Kasım ayının başında, rüzgârın mahallenin dar sokaklarında kuru yaprakları savurduğu, havanın akşamüzerleri aniden kararıp insanın ciğerlerini ısıran o ilk soğuk günlerden biriydi. Havanın henüz tam aydınlanmadığı o alacakaranlık saatte, mutfaktan gelen tıkırtılarla uyandım. Pencerelerin camları dışarıdaki soğuktan hafifçe buğulanmıştı. Üzerimdeki hırkaya iyice sarınıp terliklerimi sürüye sürüye mutfağa adımladım.
Seda ablam tezgahın başındaydı. Saçlarını tepesinde maşayla hafifçe dalgalandırmış, üzerine pazardan aldığı mor hırkasını giymişti. Normalde sabahları alelacele bir peynir zeytin çıkarıp "Hazal çabuk ol, otobüsü kaçıracağız" diye söylenirken, bu sabah ocağın üzerinde küçük bir sos tavasında ceviz kavuruyordu. Masanın üzerinde ise iki katlı cam kurabiye tabağı duruyordu. İçinde fırından yeni çıkmış, üzerlerine pudra şekeri serpilmiş elmalı kurabiyeler vardı.
Kapı eşiğine yaslanıp uykulu gözlerle onu izlemeye başladım.
"Abla?" dedim esneyerek. "Sabahın yedisinde ev niye mis gibi taze fırın kokuyor? Kim yiyecek bu kadar kurabiyeyi?"
Seda irkilerek arkasına döndü. Elindeki tahta kaşığı alelacele tavanın kenarına bıraktı. Yanaklarına hafif bir pembelik hücum etti.
"A-Aman Hazal! Ne zaman kalktın sen? Ayaklarına çorap giymeden dolanma şu soğuk taşta!" dedi lafı değiştirmeye çalışarak. "Hiç... Uyku tutmadı sabahın köründe. Atölyedeki kızlara götürürüm dedim. Kötü mü etmişim?"
Masaya doğru yaklaştım. Kurabiye tabağının yanındaki kâğıt peçetelerin üzerine özenle atılmış düğümleri gördüm. Kurabiyelerin yarısı saklama kabına koyulmuş, üzeri şeffaf jelatinle sarılmıştı.
"Atölyedeki kızlara demek..." dedim bir sandalyeyi çekip oturarak. Gözlerimi kısarak ablamı süzdüm. "Abla, atölyedeki kızlara mı gerçekten? Yoksa baska birileri mi? Ah dur! Sahi, Aykut Abi atölyeye kumaş bobinlerini sabah sekiz aralığında getiriyordu değil mi? Hani şu 'İrsaliyeleri bırakıp iki dakika soluklanayım' dediği saatlerde."
Seda elindeki bezi tezgaha vurur gibi bıraktı. "Kız Hazal! Senin çenen çok uzadı bakıyorum! Ne alakası var Aykut Bey’le? Adam kumaş getiren tedarikçi bir insan. 'Seda Hanım taze çayınız varsa bir bardak içerim' diyor, hepsi bu. Sanki ne var bunda?"
"Hiçbir şey yok ablacığım," dedim gülmemi tutamayarak. "Ben bir şey demedim ki. Sadece Aykut Abi iki haftadır haftada dört gün atölyeye 'yanlış kumaş irsaliyesi' getiriyor. Geçen gün de bizim mahallenin alt caddesindeki dükkânın önünden geçerken gördüm, senin en sevdiğin o cevizli kurabiyelerden almak için sıradaydı. Adam resmen senin ne sevdiğini ezberlemiş."
Seda sandalyeyi çekip karşıma oturdu. Elindeki çay kaşığıyla oynamaya başladı. Yüzündeki o sert, kuralcı abla maskesi bir anlığına süzülüp gitti. 27 yaşındaki bir kadının o tatlı, utangaç çekingenliği kaldı geriye.
"Hazal..." dedi alçak bir sesle. "Kızlar atölyede arkamdan konuşuyor zaten, farkındayım. 'Seda Şef'in kumaşçıyla ne işi var, adam atölyeden çıkmıyor' deyip duruyorlar. Ben... Ben hiç alışkın değilim böyle şeylere biliyorsun. Babamdan sonra bir erkeğin sesini yükseltmeden konuşması, 'Seda Hanım yoruldunuz mu, bir çay getireyim mi' demesi bana o kadar tuhaf geliyor ki. Bazen gece yatarken 'Yanlış mı yapıyorum, mahalleli ne der, kızlar ne konuşur' diye kafayı yiyorum."
Ablamın elini masanın üzerinden tutup sıktım.
"Bırak kim ne konuşursa konuşsun abla," dedim ciddiyetle. "Sen 27 yaşındasın. Yıllarca benim okumam için, bu evin kirası için atölyelerde ömrünü tükettin. Babamın o bağırış çağırışlarının ortasında beni korumak için göğsünü siper ettin. Eğer Aykut Abi senin yüzünü güldürüyorsa, sana değer veriyorsa, bir bardak çay içerken bile sana saygıyla bakıyorsa kimsenin laf etmeye hakkı yok. Aykut Abi dürüst, efendi bir adam. Ben senin arkandayım."
Seda’nın gözleri buğulandı. Elimi sıkıp gülümsendi. "Deli kız... Tıbbi tekniker oldun diye bana ablalık mı taslıyorsun şimdi? Hadi hadi, ye kurabiyeni de üstünü giyin, geç kalacaksın."
Tam o sırada dışarıdan hafif bir korna sesi geldi. İki kere kısa kısa.
Ablam panikle ayağa kalktı. Mutfak penceresinden dışarı baktı. Sokağın başında Aykut Abi’nin o küçük beyaz nakliye kamyoneti duruyordu. Aykut Abi arabadan inmemiş, direksiyonun başında mahcup mahcup bekliyordu.
"Aynen abla, atölyedeki kızlar için hazırladın o kurabiyeleri," dedim muzip bir tebessümle saklama kabını eline tutuştururken. "Hadi tutma adamı soğukta, teslim et irsaliyeleri!"
Ablam bana sahte bir kızgınlıkla bakıp kapağı kapattı, hızlı adımlarla dışarı çıktı. Pencerenin tülünü hafifçe aralayıp baktım. Aykut Abi arabadan inip ablamın elindeki saklama kabını alırken yüzünde beliren o kocaman, içten tebessüm ve ablamın başını öne eğip utangaçça gülümseyişi... Bizim o yıllarca şiddet ve keder kokan gecekondumuza nihayet insanca bir sıcaklık sızıyordu.
---
Saat sekiz buçukta ana laboratuvara geçtiğimde Burçin tezgahın kenarına yaslanmış, elindeki kahve bardağıyla telefonuna bakıyordu. Deniz ise acil servisten taşıdığı kırmızı kapaklı numune tüplerini masaya dizerken bir yandan da nefes nefese bir şeyler anlatıyordu.
"Hazal! Sonunda geldin!" dedi Burçin beni görünce kahvesini masaya bırakarak. "Gözünü seveyim geç tezgahın başına. Bu Deniz sabahın köründen beri kafamı ütüledi, acildeki dedikoduları dinlemekten beynim süngere döndü!"
"Ne dedikodusu yine?" dedim eldivenlerimi takıp cihazların durum paneline bakarken.
"Ne olacak, bizim acilin yeniyetme asistan doktoruyla başhemşirenin kavgaları!" dedi Deniz gözlerini devirerek. "Kızlar siz bilmiyorsunuz tabii, dün gece vardiyasında kıyamet koptu. Doktor Bey gelmiş, Narkotik’ten gelen adli tahlil tüplerini karıştırmış! Demir Komiser bir geldi kliniğe... Adamın o deri ceketini savuruşu, o doktorun tepesine dikilişi vardı ki, görmeniz lazımdı. Doktorun rengi attı, 'Ben uzmanım' falan diyemedi, kedi gibi pustu köşeye!"
Burçin kıkırdadı. "Demir Komiser’e de bulaşmasın bir zahmet. Adam Emniyet’in en belalı şubesinden. Geçen gün Soner Abi'yle güvenlik kulübesinde otururken gördüm, belindeki silahın kılıfı bile gözüküyordu. İnsan bakarken çekiniyor."
"Çekinirsin tabii," dedim tüpleri santrifüj cihazına dizerek. "Ama Demir Abi de Soner Abi de kalıplarının aksine çok ince insanlardır. Bizi öz kardeşleri gibi korurlar."
"Orası öyle," dedi Deniz. Sonra bana doğru yaklaşıp sesini iyice düşürdü. "Bu arada Hazal... Sizin mahalleden dedikodular var, haberin var mı?"
Kaşlarımı kaldırdım. "Bizim mahalleden mi? Ne olmuş?"
"Hani şu sizin atölyenin tedarikçisi Aykut var ya... Bizim acile geçen gün onun yeğeni geldi, eli kesilmişti. Çocuk sohbet ederken kaçırdı ağzından. Aykut Bey bizim Seda Abla’ya fena tutulmuş! Adam evinde sürekli 'Seda Hanım şöyle hamarat, Seda Hanım öyle terbiyeli' diyip duruyormuş. Hatta anası 'Oğlum git iste kızı' demiş de, Aykut 'Yok ana, Seda Hanım gururlu kadındır, öyle lap diye gidilmez, zamana bırakacağız' demiş. Bütün aile biliyormuş yani!"
Burçin kahkaha attı. "Oha! Hazal sizin evde düğün var kızım! Valla Seda Abla’yı everiyoruz!"
"Sakin olun ya!" dedim tüplerin kapağını kapatırken yüzümdeki tebessümü gizlemeye çalışarak. "Ablam duysa ikinizi de oyar! Yok öyle bir şey, adam sadece atölyeye mal getiriyor."
"Yeme bizi Hazal!" dedi Deniz dirseğiyle beni dürterek. "Aykut, Abla’mıza göz koymuş işte, ne güzel! Hem yalnız kalmayacak kadıncağız. Sen ne zaman birine bakacaksın, esas onu söyle? Bak Yiğit kaç haftadır senin gözünün içine bakıyor."
Söz Yiğit’e gelince yüzümdeki tebessüm biraz donuklaştı.
"Yiğit iş arkadaşımız arkadaşlar," dedim sesimi ciddileştirerek. "Ayrıca benim şu an tek düşündüğüm şey işim ve ablamın huzuru. Böyle şeylerle kafamı bulandırmayın."
"Of Hazal, amma duvar yaptın kendine he!" dedi Burçin elindeki makası masaya bırakarak. "22 yaşındasın kızım, biraz gez, toz, biriyle kahve iç! Hayat sadece kan sayımı yapmaktan ibaret değil ki!".
Maria içeri girer girmez elindeki dosyayı masaya pat diye bıraktı. Saçları dağılmıştı, gözleri heyecanla parlıyordu.
"Ooh, hello girls!" dedi Maria, o kendine has peltek, aksanlı ses tonuyla. Kelimeleri tam doğrultamıyor, harfleri yuvarlıyordu. "Ben... Ben çok yorulmak! Bu transit... yani ne dersiniz siz, trafik! Çok disaster bugün! Otobüs gelmek bilmedi, ben yürümek cold havalarda!"
Burçin gülümsedi. "Yavaş Maria, nefes al. Ne oldu yine?"
Maria ellerini havaya kaldırdı, çantasını sandalyeye fırlattı.
"Look Hazal!" dedi bana dönerek. "Ben sana soylidim geçen week, hatırladin mi canim? O art exhibition... Yani resim galerisi! Biletler... ben buldüm bak! I mean, zor oldu ama iki tane ticket almak başarmak! Cumartesi günü biz gitcegiz, absolutely!"
"Maria," dedim tebessüm ederek. "Ben sana 'Bakarız' demiştim. Biliyorsun bu aralar kliniğin yoğunluğu çok. Hem ben öyle sergilerden, tablolardan pek anlamam."
Maria hemen kaşlarını çattı, ellerini beline koydu. Aksanı iyice belirginleşti:
"No, no, no! Sen her zaman 'bakariz' demek ama sonra never gelmek! Hazal, listen to me... Sen constantly calisiyorusn! Laboratuvar, ev, abla, tahlil... Where is Hazal? Hani senin kendi life’ın? You need to chill out, okay? Sergide sadece bakmak var, picture’lar var. Çok intellectual bir ortam, çok nice! Ben seni birakmam, cumartesi saat iki, I will pick you up!"
"Bak Maria bile isyan etti Hazal," dedi Deniz gülerek. "Git işte kızım, ne var? Bir resim sergisine gidip iki tabloya bakacaksın."
Maria başını hızla salladı. "Yes! Deniz çok right! Sen sürekli bu beyaz coat... önlük giymek. Biraz rengârenk clothes giy, çık dışarı! I promise, çok fun olacak!"
Maria’nın bu ısrarcı, tatlı ve aksanlı halleri karşısında direnmek imkânsızdı. Derin bir nefes aldım.
"Tamam Maria," dedim gülerek. "Tamam, pes ediyorum. Cumartesi öğleden sonra sergideyiz."
"Yeyyy!" diye küçük bir çığlık attı Maria. "You are the best! Şimdi ben gidmek aşağıya, Yiğit Bey’e bu teknik kroki gostercegim canim. O cihazlar kalibre olmak lazım."
Maria dosyasını kapıp neşeyle dışarı çıkarken arkasından baktık. Burçin başını salladı. "Bu kızın enerjisi beni öldürecek valla." diyip kahkaha atti.
---
Öğleden sonra saat ikiye doğru laboratuvarda hava aniden ağırlaştı.
Sağlık Bakanlığı’ndan ve Kimyasal Denetim Şubesi’nden bir heyetin kliniğe geleceği haberi yayıulmıştı. Aşağıdaki eksi ikinci katta bulunan toksikoloji ve zehirli atık depolarının rutin denetimi yapılacaktı.
Başhekim yardımcısı koridorda hızlı adımlarla yürürken Soner Abi de güvenlik kulübesinden çıkıp eksi katlara giden merdivenlerin başında durmuş, etrafı kontrol ediyordu.
Işıkları kontrol etmek için aşağı inerken merdivenlerde Soner Abi ile karşılaştım. O geniş omuzları, kırlaşmış saçları ve ciddiyetiyle merdiven sahanlığında duruyordu. Beni görünce sert yüzü aniden yumuşadı.
"Hazal? Kızım aşağıda ne işin var?"
"Soner Abi, aşağıdaki steril depodan fazladan tüp stantlarını alacağım," dedim.
Soner Abi kaşlarını hafifçe çattı. "Çabuk hallet çık yukarı. Aşağıda teknik ekip çalışıyor, havalandırma motorunda bir arıza varmış, sabah bir ses yapıyordu. Denetimciler gelmeden bakacaklar. Kimyasal deposunun oralarda çok dolanma."
"Tamam abi, merak etme, iki dakikaya çıkarım."
Eksi ikinci kata inen beton merdivenlerden aşağı adımladım. Burası kliniğin en soğuk, en tenha yeriydi. Havada garip, geniz yakan bir koku vardı. Tinerle karışık, plastik yanığını andıran keskin bir koku...
Steril malzeme deposuna girip stant kutularını aldım. Dışarı çıktığımda kokunun daha da ağırlaştığını fark ettim. Koridorun sonundaki Toksikoloji ve Benzen Atık Deposu’nun kapısının altından ince bir duman sızıyordu!
İçime aniden bir dehşet saplandı.
O depoda yüksek derecede uçucu, yanıcı benzen türevleri, etil alkol galonları ve çözücüler duruyordu!
"Yiğit?" diye bağırdım koridorda.
Kapıya koşup metal kola bastım. Kapı açılmadı! Otomatik kilit mekanizması sıkışmıştı ya da içeriden kilitlenmişti.
"Yiğit! İçeride kimse var mı?" diye bağırdım kapıya defalarca vurarak.
İçeriden şiddetli bir öksürük sesi ve ardından bir raflık dolusu cam tahlil şişesinin gürültüyle yere devrilme sesi geldi!
"Hazal!" Yiğit’in sesi kapının arkasından son derece boğuk geliyordu. "Hazal... Kapı kilitlendi! Elektrik panosu kıvılcım aldı, havalandırma motoru yandı!"
"Açılmıyor mu kol?" diye bağırdım.
"Yok! Otomatik kilit kilitlendi... Can da içeride, stajyer çocuk! Bayıldı o, gaz çok yoğun! Nefes alamıyoruz!"
O an beynimden aşağı kaynar sular döküldü. Korku, panik, çaresizlik... Hepsi bir an için zihnimi felç etti. Aklıma gelen ilk refleks yukarı koşup Soner Abi’ye haber vermekti. Ama eksi ikinci kattan yukarı çıkıp geri dönmek en az üç-dört dakika alırdı. O gazın ve dumanın içinde üç dakika kalmak, bir insanın ciğerlerinin tamamen durması demekti.
Duvardaki kırmızı yangın dolabına koştum. Camını elime sardığım hırkamın ucuyla vurup kırdım. İçindeki ağır, kırmızı yangın söndürme tüpünü iki elimle kavrayıp çıkardım.
Kapının kilit mekanizmasına var gücümle vurmaya başladım.
*Pat! Pat! Pat!*
Metalin metale vurma sesi koridorda çınladı. Kolum kemiklerime kadar sızladı ama durmadım. dördüncü darbede kilit mekanizması büyük bir çatırtıyla kırıldı ve kapı içeri doğru aralandı.
Kapı aralandığı an, içeriden dışarıya simsiyah, geniz yakan, dondurucu ve kimyasal bir duman fışkırdı!
"Öhö! Öhö!"
Hemen boynumdaki şalı ağzıma ve burnuma kapattım. İçeri doğru bir adım attım. Elektro-panelin olduğu köşede sarı, küçük alevler çatırdıyordu ama asıl tehlike alev değildi; yerdeki kırık benzen şişelerinden ortalığa yayılan dondurucu zehirli gazdı.
Yiğit, yerde baygın yatan 19 yaşındaki stajyer Can’ı tişörtünden tutmuş kapıya doğru çekmeye çalışıyordu ama kendisinin de bacaklarının bağı çözülmüş, dizlerinin üzerine çökmüştü.
"Yiğit! Tutun bana!" diye bağırdım eğilerek. Duman yukarıda toplandığı için olabildiğince zemine yakın durmaya çalışıyordum.
Can’ın diğer kolundan yakaladım. İkimiz gücümüzün son damlasıyla Can’ı çekip koridora fırlattık. Yiğit de kapının eşiğine düştü, koridordaki nispeten temiz havayı solumak için çırpınmaya başladı.
Ama o an gözüm içeriye kaydı.
Alevlerin yaklaştığı ahşap rafın üstünde, elli litrelik Etil Alkol galonu duruyordu. Eğer o alev galona ulaşırsa, bu kat tamamen patlardı.
"Hazal çık oradan! Çık!" diye öksürdü Yiğit dışarıdan.
Düşünmedim. O kuralı, klinikteki yangın tatbikatında adamın söylediği cümleyi hatırladım: *Ana şalter kesilmeden akım durmaz.*
Tekrar içeri hamle yaptım. İki adım attım. Görüş alanım sıfırdı. Duvara tutuna tutuna panoya ulaştım. Elimi sıcak metalin üzerine koydum. Siyah ana şalteri yakalayıp var gücümle aşağı indirdim!
Çat!
Kıvılcımlar kesildi. Manyetik ark durdu. Alev küçüldü.
Ama tam o anda... Şalım yüzümden kaydı.
Şalım kaydığı an, ciğerlerime keskin, kimyasal ve buz gibi bir duman kütlesi doldu. Boğazım aniden kilitlendi. Göğsüme binlerce kızgın iğne saplanmış gibi bir acı yayıldı. Bacaklarımın dermanı kesildi.
Duvardan kayıp soğuk zemine düşerken koridordan gelen yankılı ayak seslerini ve çığlıkları çok uzaktan duydum.
"HAZAL!"
Soner Abi’nin o kükreyen sesi... Ve hemen ardından Demir Abi’nin gürültüsü:
"Çekilin! Yolu açın! Ulan ne duruyorsunuz, ambulansı arayın!"
Gözlerimin önünde ışıklar patladı. Gerisi zifiri bir karanlıktı.
---
Gözlerimi açtığımda ilk hissettiğim şey ağzımdaki plastik tat ve genzimi yakan keskin oksijen kokusu oldu.
Tavanın beyazlığı gözlerimi kamaştırdı. Hafifçe inledim. Göğsüm her nefes alışımda adeta bir bıçak gibi batıyordu.
"Hazal? Uyandı! Valla uyandı!"
Burçin’in ağlamaklı sesiydi bu.
Başımı zorlukla sağa çevirdim. Serum askısı, hastane odasının o soluk gri duvarları ve odadaki kalabalık...
Seda ablam yatağın kenarındaki sandalyeye çökmüş, ellerimi yüzüne bastırmış ağlıyordu. Yanında Aykut Abi duruyordu; elinde ablamın kabanı vardı, gözleri dolu dolu bana bakıyordu.
Odanın kenarında Burçin, göz altları mosmor olmuş Deniz ve sırtındaki çantasıyla Maria duruyordu.
Ve kapının eşiğinde... Soner Abi ile Demir Abi.
Demir Abi’nin deri ceketi kenara atılmış, gömleğinin kolları kıvırılmıştı. Yüzündeki o her zamanki rahat, alaycı ifade gitmiş; yerini kapkaranlık, gergin bir çizgiye bırakmıştı. Soner Abi ise ellerini tespih gibi birleştirmiş, sessizce dualar okuyordu.
"A-Abla..." dedim. Sesim zımpara kâğıdı gibi pürüzlü çıkmıştı.
"Kurban olduğum! Güzel kızım!" Seda ablam başımı öpmeye başladı. "Bizi nasıl korkuttun sen! Ne işin vardı senin o depoda? Ya sana bir şey olsaydı?"
"İyiyim..." dedim fısıltıyla. "Can... Yiğit nerede?"
"İyiler Hazal," dedi Deniz öne doğru adımlayarak. Gözyaşlarını sildi. "Yiğit yan odada, dumandan etkilendi biraz ama durumu iyi. Can’ı da akşam taburcu edecekler. Sen şalteri indirmeseydin bütün kat yanacakmış... Doktor 'Biraz daha kalsa ciğerleri tamamen yanardı' dedi. Kızım sen ne deli bir şeysin ya!"
"Deli ki ne deli..." diye gürledi kapıdan Demir Abi. Adımları ağır ağır yatağın yanına yaklaştı. Yüzü sertti ama gözlerinin içi titriyordu. "Ufaklık... Sen kendini polis mi sandın, itfaiyeci mi? O gazın ne olduğunu bilmiyor musun sen? Biz gidiyoruz o alevlerin içine! Sen niye giriyorsun?"
"Demir, yüklenme kıza," dedi Soner Abi araya girerek. "Allah korudu. Çok şükür..."
Maria yaklaşarak elimi tuttu. Yeşil gözleri dopdoluydu. O aksanlı, devrik Türkçesiyle konuştu:
"Hazal... You are crazy! Really, Ben çok scared... Bir daha yaparsan ben seni alıp gitmek England’a!"
Odadakiler hafifçe tebessüm etti. O dumanlı, soğuk günün ortasında o hastane odası bir anda dostluğun ve sevginin en sıcak yuvasına dönüşmüştü.
Tam o sırada kapı yavaşça tıklatıldı.
İçeriye üstünde koyu renk takım elbisesiyle Poyraz Abi girdi.
Poyraz Abi içeri girdiğinde odadaki konuşmalar bir anlığına kesildi. Gözleri doğrudan yatakta yatan bana kaydı..
"Geçmiş olsun Hazal," dedi sesi son derece sakin, tok ve mesafeliydi. "Seda haber verince adliyeden direkt çıktım."
"Sağ ol Poyraz Abi," dedim tebessüm etmeye çalışarak. "İyiyim ben."
"İyi ol," dedi Poyraz Abi, Demir Abi ile Soner Abi’ye başıyla selam verdi. "Çocuklar, olayın ihmal boyutu var mı? İtfaiye raporu ne diyor? Eğer klinikten kaynaklı bir kural ihlali varsa adli süreç başlatayım hemen."
"Elektrik panosundaki kaçakmış Poyraz," dedi Demir Abi. "Klinik yönetimi zaten bütün sorumluluğu üstlendi. Ama Hazal bir toplasın kendini, raporu tutacağız."
Poyraz Abi başını salladı. Birkaç dakika daha kaldı, ablama bir ihtiyacı olup olmadığını sordu ve aynı ağırbaşlı adımlarla odadan çıktı.
---
Üç gün sonra hastaneden taburcu oldum.
Doktor ciğerlerimin temizlendiğini ama birkaç hafta dinlenmem gerektiğini, soğuk havadan ve tozlu ortamlardan uzak durmamı tembihlemişti. Eve döndüğümde ablam beni adeta pamuklara sardı. Aykut Abi her akşam uğruyor, Burçin ile Deniz taze meyve suları taşıyor, Maria ise bana resim kitapları getiriyordu.
Ama o dumanın ortasında kaldığım an, zihnimde bambaşka bir pencere açmıştı.
Hayat gerçekten bir nefesten ibaretti. Yıllarca içimde taşıdığım o kırgınlıklar, geçmişin yükleri... Hepsi bir duman bulutunda yok olup gidecek kadar hafifti aslında.
Taburcu oluşumun beşinci günü, Kasım ayının en soğuk, en rüzgarlı sabahına uyandım. Gökyüzü kurşunî bulutlarla kaplıydı. Ablam pazara gitmek için evden erken çıkmıştı. İçimde engel olamadığım bir istek yükseldi.
Siyah kabanımı giydim. Boynuma kalın şalımı sardım. Çam ağaçlarının hışırtısı ve nemli toprak kokusu havayı kaplamıştı. Ezbere bildiğim yolu yürümeye başladım.
Nihayet o iki yan yana duran mezarın önüne geldim.
Biri... Annemin mezarıydı. Üzerinde sarı kasımpatılarının kuruduğu o huzurlu yer.
Diğeri ise... Babamın mezarıydı.
Aramızdaki tek şey iki adımlık bir toprak parçasıydı.
Annemin mezarının yanına diz çöktüm. Toprağa ellerimi dokundurdum. Soğuktu ama içimi ısıtan bir şefkat yayılıyor gibiydi.
"Anne..." dedim fısıltıyla. Sesim rüzgârın uğultusuna karıştı. "Ben geldim. Kızın... Hazal."
Gözlerimden bir damla yaş süzülüp toprağa düşerken gülümsedim.
"Anneciğim... Geçen gün az kalsın yanına geliyordum. O dumanın ortasında kaldığımda, 'Acaba anneme mi gidiyorum?' diye düşündüm bir an. Ama sonra ablam geldi aklıma... Yaşayacak günüm varmış daha."
Toprağı hafifçe okşadım. "Çok büyüdüm anne. Hani o lisede okumamı istemeyen dünyaya inat tıbbi tekniker oldum. Kendi paramı kazanıyorum. Ablama bakıyorum. Yoksul değiliz artık, üşümüyoruz. Ablamın hayatında biri var biliyor musun? Çok dürüst bir adam... Görseydin çok severdin."
Bir süre sadece sustum. Rüzgâr çam dallarını salladı.
"Ama anne..." diye devam ettim. "İçimdeki o küçük kız var ya... O hâlâ senin kucağında uyumayı özlüyor. Bazen çok yoruluyorum güçlü durmaktan. Sana sarılmayı öyle çok özledim ki..."
Annemin başucunda dualarımı okudum. Yasin-i Şerif’ten bildiğim ayetleri mırıldandım.
Sonra... Başımı yavaşça yan tarafa çevirdim.
Babamın mezarı.
Yıllarca bize cehennemi yaşatan, annemin yüzünü güldürmeyen, benim okuma hayallerimi engellemeye çalışan adam. Mermerinde adı yazıyordu.
Ayağa kalktım. Babamın mezarının başında durdum.
İçimde ne bir öfke kalmıştı ne de bir nefret. O dumanın içinde kaldıktan sonra, ölülerin arkasından kin tutmanın ne kadar anlamsız olduğunu anlamıştım.
Eğilip babamın mezarının üzerini kaplayan yabani otları, dikenleri ellerimle çekip temizlemeye başladım. Dikenler parmaklarıma battı ama umursamadım.
"Baba..." dedim. Sesim sakindi. "Sana kırgın değilim artık."
Otları temizleyip kenara yığdım.
"Bana çok kızdın. Okumamı hiç istemedin... Ama bak, ben okudum baba. Kendi tırnaklarımla kazıdım o yolu. Namusumla, şerefimle çalışıyorum. Keşke... Keşke bugünlerimi görebilseydin. Belki o zaman bu kadar sert olmazdın bize."
Ellerimi semaya açtım. Yıllarca bana sevgiyi esirgeyen adamın ruhuna dua etmek için Fatiha okudum. Duamı bitirip yüzüme sürdüm.
"Allah seni affetsin baba. Ben hakkımı helal ettim."
Ayağa kalkıp üzerimdeki toprağı sildim. İki mezara da son kez bakıp patika yoldan aşağı yürümeye başladım. İçimdeki o son ağır taş da sökülüp gitmişti.
---
Mezarlığın çıkışına geldiğimde, kenarda siyah bir arabanın korna çalarak durduğunu gördüm.
Cam indi.
Poyraz Abi.
"Hazal?" dedi şaşkınlıkla. "Bu saatte, bu soğukta ne işin var senin burada? Yeni taburcu oldun!"
"Poyraz Abi?" dedim arabaya yaklaşarak. "Senin ne işin var?"
"Adliyeden dönüyordum, kestirme yoldan mahalleye geçeyim dedim, geç içeri, hava buz gibi. Ciğerlerini yeni topladın zaten."
Arabaya bindim. Sıcak klima havası yüzüme vurdu. Poyraz Abi de arabayı çalıştırdı.
Gözleri yoldaydı ama sesi sakindi. "Ablanın haberi var mı mezarlığa geldiğinden?"
"Yok," dedim başımı öne eğerek. "Tek gelmek istedim. Annemle babama uğradım."
Poyraz Abi vitesin üzerindeki elini bir an durdurdu. Başını hafifçe salladı.
"İyi yapmışsın," dedi tok bir sesle. "Toprak her şeyi örter. Ne yaşanırsa yaşansın ana baba hakkı ödenmez."
"Evet..." dedim dışarıdaki ağaçları izlerken. "Poyraz Abi?"
"Efendim?"
"O dumanın içinde şalteri indirirken hiç korkmadım biliyor musun? Ama hastaneden çıkınca ilk kez gerçekten yaşadığımı hissettim."
Poyraz Abi arabayı sokağın köşesinde durdurdu. Bana döndü. Bakışları derin ve sakindi.
"Sen güçlü bir kızsın Hazal. Ama kendini harcatma. Bir daha öyle tehlikeli işlere tek başına atlama. Duyarsam bozuşuruz."
Hafifçe gülümsedim. "Tamam abi, söz."
"Aferin. Hadi geç eve, Seda meraktan patlamasın."
Arabadan inip eve yürüdüm. Mutfakta ablam pazardan aldığı sebzeleri yerleştiriyordu. Beni görünce ellerini kurulayıp yanıma koştu.
"Kızım neredesin sen?"
"Mezarlıktaydım abla," dedim sarılarak. "Annemle babama uğradım."
Seda bir an duraksadı, gözleri doldu. "İyi yapmışsın güzelim..."
Akşama doğru Burçin, Deniz ve Maria geldiler. Ellerinde pastayla içeri daldılar. Salondaki masanın etrafına toplandık. Deniz acil servisteki dedikoduları anlattı, Burçin Yiğit’in laboratuvara gönderdiği dev cümbüş buketiyle dalga geçti, Maria ise cumartesi gideceğimiz resim sergisinin biletlerini masaya koydu.
"Look Hazal!" dedi Maria gözlerini açarak. "Saturday, clock two! Ben seni gelip almak! No bahane, okay?"
Gülüşmeler salonda yankılanırken arkama yaslandım.
Ablamın yüzündeki o yeni huzur, Aykut Abi’nin mahcup tebessümü, arkadaşlarımın neşesi, Soner ve Demir Abi’nin sarsılmaz korumacılığı, Poyraz Abi’nin o sessiz ama dağ gibi varlığı...
Bizim o eski gecekondumuz artık tamamen değişmişti.
Gece herkes gittikten sonra odama geçtim. Penceremin kenarına oturup dışarıdaki soğuk kasım rüzgârını izledim.
Geçmişin hayaletleriyle değil, geleceğin getireceği yeni günlerle nefes alıyordum artık. Ve o gecenin karanlığında, yeni bir güne uyanmak üzere ışığımı söndürdüm.