Üniversiteyi kazanmak, hayallerin kapısını bir çırpıda açan sihirli bir anahtar değildi; sadece o kapının önündeki devasa kayayı kendi tırnaklarınla kaldırma hakkıydı.
Kendi bölümüme adım attığım o ilk gün, sırtımda hâlâ o rutubetli gecekondunun kokusu, ellerimde dikiş iğnelerinin bıraktığı nasırların sızısı vardı. İki yıllık ön lisans eğitimi, dışarıdan bakan biri için belki hızlıca geçip gidecek kısa bir maraton gibi görünebilirdi. Ama benim için her bir günü, her bir ders saati, mikroskop başında harcanan her bir dakika hayatla yapılan amansız bir pazarlıktı.
O iki yıl boyunca amfilerde, laboratuvar tezgahlarının başında ve hastane stajlarında kendimi adeta yeniden inşa ettim. Beyaz önlüğü ilk kez üzerime geçirdiğimde, o kumaşın sadece bir üniforma değil, geçmişimin üzerini örten koruyucu bir zırh olduğunu hissetmiştim. Hücre yapıları, lam-lamel arası kan sayımları, biyokimya analizleri, santrifüj cihazlarının o düzenli uğultusu... Hepsi zihnimde yeni bir dünyanın ritmini oluşturuyordu.
Okul bittiğinde ve diplomamı elime aldığımda durmaya niyetim yoktu. Kamu atamalarını bekleyerek vakit kaybetmek yerine, sektörde adını duyurmuş, özel ve köklü bir analitik medikal araştırma ve tanı laboratuvarında işe başladım. Ve işte o günden bu yana tam dört yıl geçti.
Dört yıl... Zamanın insanı nasıl sessizce, hissettirmeden değiştirdiğinin en büyük kanıtıydı.
---
Sabahın altı buçuğunda gecekondudan bozma ama yıllar içinde ablamla birlikte bir yuvaya dönüştürdüğümüz tatlı evimizin küçük mutfağında, çaydanlığın fokurdama sesi yükseliyordu. Evin içini tamamen yenilemiştik. Duvarlardaki rutubetli duvar kâğıtlarını söküp ferah, açık sarı bir boya çekmiştik. Pencerelere ablamın elleriyle diktiği rengârenk tül perdeler asılmıştı.
Mutfağın kapısında beliren Seda ablam, üzerindeki bornozu ve saçındaki havluyla esneyerek bana baktı.
"Hazal... Yine mi sabahın köründe uyandın sen?" dedi pürüzlü bir sabah sesiyle. "Kızım sen laboratuvarın anahtarını üstüne mi aldın, bu ne erkencilik?"
Çay bardaklarına demi boşaltırken hafifçe gülümsedim. Üzerimde siyah, tam oturan bir kumaş pantolon ve krem rengi şık bir bluz vardı. Saçlarımı hafifçe dalgalandırıp arkada toplamıştım.
"Abla," dedim tabağa zeytinleri dizerken, "biliyorsun bugün tahlil sonuçlarının yoğun olduğu gün. Burçin yine işe geç kalırsa bütün numune kabulünü ben sırtlanmak zorunda kalacağım. Erken gideyim ki düzenimi kurayım."
Seda sandalyeyi çekip oturdu, masadaki taze ekmekten bir parça koparıp ağzına attı. Sonra gözlerini kısıp beni baştan aşağı süzdü.
"Yine çok şık olmuşsun bakıyorum... Bordo ruj da sürülmüş," dedi takılarak. "Valla Hazal, bazen sana bakıyorum da... Şu mahalledeki eski halimizi düşünüyorum. Hani şu sobanın yanında dikiş dikerken parmaklarını kanattığın günleri. Şimdi karşımdaki bu kadına bakıyorum, gururdan patlayasım geliyor."
Gözlerim bir an daldı. Ekmek bıçağını masaya bırakıp ablama baktım. "Sen olmasaydın abla, o tekstil atölyesine girip kendimi okutmam için o yükü sırtlanmasaydın... Ben bugün hiçbir şey olamazdım."
"Aman başlama yine duygusallığa!" diyerek elimi hafifçe pışpışladı Seda. "O günler geçti bitti. Bak, ben de atölyede şef oldum sayılır, sen de laboratuvarda teknikersin. Ama hâlâ şu çorabını ortalıkta bırakma huyunu değiştiremedin hazret!"
"Abla!" diye gözlerimi devirdim. "O çorap dün gece yıkanmak üzere kirli sepetinin kenarına düşmüş sadece, abartma!"
"Sadece düşmüşmüş... Sayın Tıbbi Tekniker Hazal Birtek, laboratuvarda mikroplarla savaşmayı biliyorsunuz ama odanızdaki çorap canavarıyla baş edemiyorsunuz!"
İkimiz de birden kahkahayı bastık. Sabahlarımızın ritmi böyleydi işte. Tatlı atışmalar, ablamın her zamanki süslü ve kuralcı tavırları, benimse işkolik düzenim. Babamın yokluğu ilk zamanlar kocaman duran bir boşlık yaratmış olsa da, o boşluğu abla-kardeş birbirimize sarılarak, gülüşlerimizle doldurmuştuk.
---
Laboratuvara adım attığımda, dezenfektan ve sterilize edilmiş havalandırma kokusu genzimi yaktı. Bu koku bana hep güvende olduğumu hissettirirdi. Burası benim krallığımdı. Giyinme odasına geçip beyaz önlüğünü giydim, yaka kartımı taktım: Hazal Birtek - Tıbbi Laboratuvar Teknikeri.
Hayat bana bir aile vermemişti belki ama bu klinikte ve mahallede etrafımı öyle adamlarla örmüştü ki, her biri üzerime titreten birer ağabey gibiydi.
Soner Abi... Soner Kılıç. 40 yaşında, saçlarına kırlar düşmüş, eski bir uzman çavuş, şimdiyse kliniğin baş güvenlik görevlisi. Benim buradaki ilk günlerimde, hastalardan birinin bana sesini yükselttiği an içeri girip adamı tek eliyle dışarı çıkardığı günden beri beni öz kardeşi gibi korurdu.
Cihazların çalışmasını başlattıktan sonra kahve almak için alt kata, güvenlik kulübesinin olduğu girişe indim.
Soner Abi kulübenin önünde durmuş, geniş omuzları ve ciddiyetiyle etrafı süzüyordu. Beni görünce o sert yüzü aniden yumuşadı, gözlerinin kenarları kırıştı.
"Ooo, Hazal Hanım. Günaydın," dedi kalın, babacan sesiyle.
"Günaydın Soner Abi. Nöbet nasıl geçti?"
"Sakin... Bizim buralarda vukuat olmaz biliyorsun," dedi çay makinesinden bana bir karton bardak çay doldurarak. Uzattı. "Al bakalım, şekersiz içiyordun değil mi?"
"Evet abi, sağ ol."
Çayımdan bir yudum alırken Soner Abi beni baştan aşağı süzdü. "Yine zayıflamışsın sen. Düzgün beslenmiyorsun değil mi? O ablana söyleyeceğim, sana akşamları çift porsiyon yemek yedirsin."
"Abi iyiyim ben, valla bak. İşler yoğun sadece."
"Yoğun moğun... Dikkat et kendine," dedi kaşlarını hafifçe çatarak. "Bu kliniğin düzeni sana bağlı. Biri seni üzerse, laf ederse hemen bana geliyorsun, tamam mı? Polis molis dinlemem, hallederim."
"Aman abi, sakin," dedim gülerek. "Kimse bir şey demiyor."
"Derlerse de karşısında bizi bulurlar," sesi öyle güven vericiydi ki... Yıllarca babamın şiddetiyle, bağırışıyla büyümüş bir kız çocuğu için Soner Abi’nin bu korumacı tavrı, yaralarıma sürülen en tatlı merhemdi. O benim için sığınacak bir limandı.
Tam o sırada kliniğin otomatik kapısı açıldı ve içeriye uzun boylu, deri ceketli, keskin bakışlı, siyah saçları diken diken olan bir adam girdi.
Demir Mert Vural. 39 yaşında, Emniyet’in Narkotik ve Kaçakçılık şubesine bağlı gizli operasyonlarda çalışan, klinikle adli tıp ve kimyasal tahlil bağlantılarını yürüten komiser. Mahalleden de tanıdığımız, tehlikeli işlerin ortasında gözünü kırpmadan yürüyen ama bana karşı her zaman bir ağabey şefkatiyle yaklaşan Demir Abi.
Demir Abi içeri girer girmez deri ceketini silkeledi. Gözleri doğrudan bana kaydı.
"Vay, bizim ufaklık ayakta," dedi yanımıza adımlarken. Soner Abi ile el sıkıştılar. "Günaydın Soner."
"Devrem günaydın. Hayırdır, sabah sabah ne işin var?"
"Adli tıp tahlilleri var," dedi Demir Abi, cebinden mühürlü bir zarf çıkarıp bana uzatırken. "Hazal, şunların toksikoloji sonuçlarını hızlandırabilir misin? Bizim çocukların yürüttüğü bir dosya var, acele."
Zarfı aldım. "Hemen hallederim Demir Abi. Bir saate sisteme düşer."
Demir Abi elini başıma uzatıp saçlarımı hafifçe karıştırdı. "Aferin benim zeki kardeşime." Sonra aniden ciddileşti, gözlerini kısıp yüzüme baktı. "Bu arada... Dün akşam mahalleden geçerken gördüm. Şu Yiğit denen çocuk yine senin evin sokağında dolanıyordu. Bir sıkıntı var mı?"
Yiğit, 29 yaşında bizimle aynı departmanda çalışan biyomedikal ve laboratuvar cihazları sorumlusu olan uzman bir teknik personeldi. Uzun boylu, düzgün hatlı, sarışın, koyu yeşil gözlü, oldukça efendi ve işinde son derece başarılı bir adamdı. Geldiği ilk günden beri bana karşı olan ilgisini anlamamak için kör olmak gerekirdi. Ama benim kalbimde, ne idüğü belirsiz, adını koyamadığım, yıllar öncesinden kalma aşılmaz bir kilit vardı. Yiğit’e karşı her zaman son derece profesyonel, nazik ama bir o kadar da mesafeliydim.
Hafifçe iç çektim. "Yok Demir Abi. İşle ilgili bir aksaklık oldu, o yüzden geç kalınca eve bıraktı beni."
Demir Abi’nin çenesi kasıldı. "Bana bak Hazal. O çocuk seni rahatsız ediyorsa, 'Hayır'dan anlamıyorsa tek kelimene bakar. Geçerim karşısına, iki dakikada aklını başından alırım. Benim kardeşimle oynayamaz kimse."
"Demir Abi valla yok bir şey!" dedim telaşla. "Kendi çapında işte..."
Soner Abi de araya girdi. "Demir haklı Hazal. O çocuk fazla yüz buldu. Geçen gün klinikten çıkarken de seni bekliyordu. Çağırayım mı bir gün köşeye?"
"Ya siz delirdiniz mi ikiniz de?" dedim gülümsememle karışık bir şaşkınlıkla. "Sen polissin, sen güvenlik görevlisisin, koskoca adamlarsınız! Bir genç çocuk için çete mi kuracaksınız başıma?"
Demir Abi hafifçe gülümsedi ama gözlerindeki o korumacı ışık sönmedi. "Biz senin abileriniz kızım. Seni bu sokaklarda kolay büyütmedik. Kimse seni üzemez. Hadi git şu tahlilleri yap, ben yukarıda Başhekim'in yanındayım."
Onların bu aşırı korumacı halleri bazen beni bunaltsa da, içten içe kendimi bu dünyada hiç olmadığım kadar güvende hissettiriyordu.
Laboratuvara dönüp adli tahlilleri cihaza yükledim. Öğlene doğru içeriye Burçin girdi.
Burçin benimle aynı dönemde işe giren, neşesi hiç bitmeyen, patavatsız ama altın gibi bir kalbi olan en yakın meslektaşımdı.
"Hazal! Meleğim! Kurtarıcım!" dedi kahvesinden bir yudum alıp kendini dolabının önüne atarak. "Yolda trafik kilitlenmişti, valla 'Hazal yine numuneleri dizmiştir, beni öldürmez' diye dua ederek geldim!"
"Yine şaşırtmadın Burçin," dedim tebessüm ederek. "Tüp standlarını hazırladım. Biyokimya cihazının kalibrasyonunu da yaptım. Sadece santrifüj edilecek kanlar duruyor."
Burçin gelip boynuma sarıldı. "Sen bir tanesin! Yemin ederim bu laboratuvar senin sayende ayakta duruyor. Aksi halde başhekim bizi oymuştu!"
Gülüşerek ana laboratuvar alanına geçtik. Çok geçmeden, kliniğin hemşirelik kadrosundan yakın arkadaşımız olan Deniz içeri girdi. Deniz, hastane tarafının acil servisinden laboratuvara sürekli numune taşıyan, pratik, hazırcevap ve gözü pek bir hemşireydi. İri siyah gözleri ve küt kestiği siyah saçlarıyla çok havalı bir duruşu vardı.
"Kızlar, günaydın!" dedi elindeki taşıma kutusunu tezgâha bırakırken. "Acilden iki acil kan var, lipid paneli ve kardiak hormonlar. Hazalcığım, sana emanet ediyorum, biliyorsun bizim acilin doktoru sonuçlar beş dakika gecikince kıyameti koparıyor."
"Hallediyorum hemen Deniz," dedim tüpleri alıp barkodlarını okuturken. "Sen nasılsın? Gece vardiyası çok mu yoğundu?"
Deniz tezgahın kenarına yaslanıp derin bir iç çekti. "Sorma Hazal... Bir ağır yaralanmış hasta geldi gece yarısı, sabaha kadar kan anonsu yaptık. Bazen insan şu hastane koridorlarında hayatın ne kadar pamuk ipliğine bağlı olduğunu görünce hayret ediyor."
"Doğru," dedim gözlerimi mikroskoba çevirirken. "O yüzden aldığımız her nefesin, durduğumuz her anın kıymetini bilmek lazım."
Tam o sırada laboratuvarın otomatik cam kapısı kayarak açıldı. İçeriye elinde bir demet evrakla Yiğit girdi.
"Günaydın millet," dedi Yiğit, gözleri doğrudan beni bularak. Yüzünde yumuşak bir tebessüm belirdi. "Hazal, dün bahsettiğin spektrofotometre cihazının filtre değişimini tamamladım. Artık test sonuçlarında sapma yapmayacaktır."
"Çok teşekkür ederim Yiğit, eline sağlık," dedim başımı hafifçe eğerek. "Çok işimize yarayacak."
"Rica ederim, ne demek... Bir şey olursa haber ver hemen bakarım," dedi, gözlerini üzerimden çekmekte zorlanarak.
Burçin yanımda kıkırdadı, Deniz ise manidar bir bakış fırlattı. Yiğit arkasını dönüp çıktığında Burçin hemen dirseğiyle beni dürttü.
"Hazal... Çocuk sana resmen tapıyor kızım! Bakışlarındaki o 'senin için dünyayı yakarım' edasını bir tek sen görmüyorsunuz herhalde!"
"Saçmalama Burçin," dedim tüpleri santrifüj cihazına yerleştirirken. "Çalışma arkadaşımız o bizim. İşini iyi yapıyor, hepsi bu."
"Hadi oradan!" dedi Deniz araya girerek. "Çalışma arkadaşıymış mış..."
Onlar kendi aralarında takılmaya devam ederken ben derin düşüncelere daldım.
Derin bir nefes aldım. Yiğit gerçekten çok iyi bir insandı. Beni el üstünde tutacağından, bir dediğimi iki etmeyeceğinden en ufak bir şüphem yoktu. Ama bir insana karşı içimde en ufak bir kıvılcım yokken ona umut vermek, onu idare etmek benim karakterime aykırıydı. İçimde bir yerlerde, ne zaman bir erkeğe baksam, zihnim beni otomatik olarak o eski günlere... O sessiz bakışlara götürüyordu.
Nedim...
Aradan yıllar geçmişti. O belki de hedeflerine ulaşmış, bambaşka bir dünyada, bambaşka insanlarla hatta belki evlenmiş ve çocuk bile yapıp kendine kusursuz bir hayat kurmuştur. Benim onu hatırlamam bile mantıksızdı. Ama kalbimin en derinindeki o ilk sızı, bir mühür gibi orada duruyordu işte. Kimseye yer açmama izin vermiyordu.
---
Öğle arasına doğru laboratuvarın kapısında beliren figür, üstünde hafif salaş ama çok şık bir kazak, altında kot pantolonu ve elinde kocaman bir çizim dosyasıyla duran Maria’ydı.
Maria, üç yıl önce yurt dışındaki bir değişim programıyla üniversitemizin sağlık bilimleri fakültesine gelen ve stajını bizim laboratuvarda yapan yabancı bir öğrenciydi. Türkiye’ye ilk geldiğinde Türkçesi neredeyse hiç yoktu. Yabancı bir ülkede olmanın, dil bilmemenin verdiği o muazzam çekingenlik ve utangaçlıkla laboratuvarın en karanlık köşesinde büzülür, kimseyle göz teması kuramazdı.
Onun o halini gördüğümde, kendi lise yıllarımdaki yalnızlığımı hatırlamıştım. O günlerde lisede kendi kendime, bulduğum eski kitaplardan ve internetten pratik yapmaya çalıştığım o temel A2 seviyesindeki İngilizcemle onunla konuşmaya çalışmıştım. İlk günlerde sadece "Hello", "Do you need help?" gibi basit cümlelerle başlayan iletişimimiz, zamanla kopmaz bir bağa dönüşmüştü. Ben onun utangaçlığını kırmış, Türkçeyi az buçuk öğrenmesine yardım etmiş; o da bana İngilizce pratik yaptırarak dilimi geliştirmemi sağlamıştı. Şimdi Maria, o eski çekingen kız değildi; en yakın arkadaşlarımdan biri haline gelmişti.
"Haazalll!" diye bağırdı Maria, hafif aksanlı ama oldukça düzgün Türkçesiyle.
"Maria!" diyerek tezgâhın arkasından çıktım ve ona sarıldım. "Hoş geldin! Hani öğleden sonra gelecektin?"
"Dayyanamidimm! " dedi Maria neşeyle gülerek."Saana tahlyil odasinin yeni layout' ini ve lab içın hazırladiğim organization chart'larini göstermek istedim. Anyway, ogle yemeginde yaliniz kalmak istemedim... Sen ne yiyiorusun bügünn?"dedi Maria.
"Harika yaptın," dedim önlüğümü çıkarıp sandalyenin arkasına asarken. "Burçin, Deniz, biz kantine iniyoruz, geliyor musunuz?"
"Siz gidin canım," dedi Burçin göz kırparak. "Benim şu sonuçları sisteme girmem lazım."
Maria ile hastanenin bahçesindeki çardaklardan birine oturduk. Sonbahar güneşi içimizi ısıtıyordu. Maria dosyasını açıp laboratuvarın numune kabul akışını kolaylaştıracak o pratik kroki çizimlerini ve yeni düzenleme fikirlerini göstermeye başladı.
"Look! büraya santrifüj cihazlarını yerleştyirirsek, numüne kabülüden gellien kixzlar hiç vakit kaybetmemek, okey? ," diyordu heyecanla.
Onu dinlerken yüzümdeki gurur dolu tebessümü gizleyemedim. Çizimler o kadar profesyonel ve ince düşünülmüştü ki... Maria gerçekten harika bir tasarımcı ve stratejist olmuştu.
İkimiz de gülerken çaylarımızı tazeledik. Zamanın nasıl aktığını anlamamıştım. Maria ile yaptığımız bu sohbet içimdeki o eski tozlu rafları havalandırmış, bana ne kadar katettiğim yolu bir kez daha hatırlatmıştı.
---
Mesai bitimine doğru laboratuvarda son tahlilleri de tamamlayıp önlüğümü çıkardım. Çantamı omzuma asıp kliniğin çıkışına doğru ilerlerken durağa yürüyüp gelen ilk belediye otobüsüne bindim. Otobüs her zamanki gibi tıklım tıklımdı. Tutunma demirlerinden birine tutunup camdan dışarıyı izlemeye başladım. Şehrin sarı ışıkları akan trafikte birbirine karışıyordu.
Otobüs sallana sallana ilerlerken çantamda telefonum titremeye başladı. Zorlukla cebimden çıkarıp ekrana baktım: **Ablam.**
"Efendim abla?"
"Kızım neredesin sen? Çıktın mı klinikten?" dedi Seda ablamın arkadan gelen fokurdama ve cızırtı sesleriyle karışık neşeli sesi.
"Çıktım abla, otobüsteyim. Bir yirmi dakikaya mahallede olurum. Bir şey mi lazımdı marketten?"
"Yok yok, hiçbir şey lazım değil. Sadece elini çabuk tut diye aradım! Sana dev bir sürprizim var."
Kaşlarımı kaldırdım. "Sürpriz mi? Ne sürprizi?"
"Eve gelince görürsün hazret! Bak sana ne diyorum; masada öyle bir lezzet var ki, parmaklarını yiyeceksin. Sır sırttan kaysın diye unları eledim, elceğizimle kıymalı mantı açtım sana! Kayseri mantısı gibi minik minik!"
Gözlerim parladı. "Gerçekten mi? Abla sen çıldırmışsın! O kadar dikişten, atölye yorgunluğundan sonra bir de mantı mı açtın?"
"Sana feda olsun güzel kardeşime! Ama bak, tek değiliz ha. Poyraz Abi de burada."
"Poyraz Abi mi?" dedim şaşırarak. "Belediye evrakları için mi geldi?"
"Haa, evrakları getirdi öğleden sonra. Ben de adamcağızı öyle kapıdan göndermedim tabii. 'Abi valla bak mantı yapıyorum, Hazal da işten gelecek, oturup iki lokma yemek yiyelim' dedim. Zaten kaç zamandır komşuluk hakkı, ağabeylik hakkı var üzerimizde. Kıramadı beni, salonda çay içip haberleri izliyor şimdi. Çabuk gel de mantıları kaynar suya atayım!"
"Tamam abla, hemen geliyorum!" dedim yüzümde sıcak bir tebessümle.
Telefonu kapatıp çantamın cebine koydum. İçim sıcacık olmuştu. Eski günlerde babamın o karanlık, kasvetli gölgesinin çöktüğü o evde şimdi gülüşmeler, mantı kokuları ve bizi koruyup kollayan insanların varlığı yükseliyordu. Hayat gerçekten de bizden aldıklarını başka yollarla geri veriyordu.
İneceğim durağa geldiğimde otobüsten indim. Mahallenin dar, arnavut kaldırımlı sokaklarında yürümeye başladım. Sokağın başındaki lambanın altında tanıdık bir silüet duruyordu.
Poyraz Abi...
Poyraz Çelik. 31 yaşında kumral saçlı ve kahverengi gözlü, mahallemizin eski delikanlılarından, şimdiyse kendi hukuk ve danışmanlık bürosu olan, ciddi, dik duruşlu, her zaman şık giyinen bir adamdı. Babamın eski yıllardan komşusu, tanıdığıydı ama babamın aksine Poyraz Abi son derece saygın, gururlu ve mert bir insandı.
Siyah, tam oturan ceketinin ceplerine ellerini sokmuş, sokağın başındaki köşede duruyordu. Beni görünce esmer, sert yüzündeki o ciddi ifade hafifçe yumuşadı. Başını hafifçe sallayarak bana doğru bir iki adım attı.
"Hazal," dedi babacan bir sesle. "İşten yeni dönüyorsun sanırım?"
"Poyraz Abi?" dedim adımlarımı hızlandırarak. "Sen dışarıda mıydın? Ablam içeride haber izlediğini söylemişti."
"İçerideydim," dedi Poyraz Abi adımlarıma eşlik ederek. "Seda mantıları haşlamaya koyuldu. Ben de bir hava alayım, seni sokağın başında karşılayayım dedim. Bu saatlerde mahallenin gençleri köşelerde çok dolanıyor, tek başına yürütmeyeyim seni."
Onun bu düşünceli, ağabeyce korumacılığına gülümsedim. "Abi ya, mahallemiz zaten. Ama sağ ol yine de."
Birlikte gecekondumuzun —artık yuvaya dönüştürdüğümüz o şirin evin— kapısına doğru yürümeye başladık.
"Çok değiştin Hazal," dedi Poyraz Abi, bahçe kapısına geldiğimizde duraksayarak. Yüzümdeki o kendinden emin ifadeye baktı. "O çaresiz, fısıltıyla konuşan kız gitti... Yerine dağ gibi, kendi ayakları üzerinde duran bir kadın geldi. Seninle gurur duyuyorum. Baban yaşasaydı..."
"Babam yaşasaydı yine okumama karşı çıkardı Poyraz Abi," diye kestim sözünü nazikçe. "Ama ben kendi yolumu çizdim."
"Biliyorum," dedi Poyraz Abi saygıyla başını sallayarak. "Ve o yolu öyle güzel çizdin ki, bu mahallede kimse sana laf uzatamaz. Uzatan olursa da karşısında önce bizi bulur."
"Biliyorum abi. İyi ki varsın," dedim tebessüm ederek. "Hadi girelim içeri, ablam mantıları soğutmasın."
Kapıyı açıp içeri girdiğimizde, evin içini kaplayan o muazzam tereyağlı, salçalı ve nane kokulu mantı buharı yüzümüze çarptı.
"Geldiler!" diye bağırdı Seda ablam mutfaktan, elinde kevgirle çıkarak. "Geçin geçin, tam zamanında geldiniz! Tabağa çekiyorum şimdi."
"Seda, ne gerek vardı bu kadar zahmete?" dedi Poyraz Abi ceketini askılığa asarken. "Bir çayını içip çıkacaktım ben."
"Aaa, olur mu hiç Poyraz Abi!" dedi Seda masaya büyük kayık tabakları dizerken. "Yılların komşususun, babamın yadigârısın. Hem sen olmasan şu belediyedeki altyapı muafiyet işlerini hayatta çözemezdik. Otur şöyle başköşeye."
Salondaki ahşap masanın etrafına dizildik. Masanın ortasında tüten devasa mantı tabağı, yanında ablamın yaptığı taze yoğurt ve üzerindeki kızgın tereyağının cızırtısı iştah kabartıyordu.
Poyraz Abi masanın başında, her zamanki ağırbaşlı duruşuyla oturuyordu. Benim tabağıma mantı koyulurken, "Hazal'a çok koy Seda, bak klinikte zaten bir deri bir kemik kalmış. " diyerek takıldı.
"Duydun mu Hazal?" dedi Seda ablam elindeki kaşıkla beni göstererek. "Bak sadece ben demiyorum, Poyraz Abi de farkında! Tıbbi tekniker olduk diye yemek yemeyi unuttuk hanımefendi!"
"Abla valla çok yiyorum, metabolizmam hızlı sadece!" dedim gülerek. Mantıdan bir kaşık alıp ağzıma attım. Lezzeti inanılmazdı. "Ellerine sağlık abla, mükemmel olmuş."
Poyraz Abi de ilk kaşığı aldıktan sonra başını salladı. "Nefis olmuş Seda, eline sağlık. Bizim bürodaki çocuklara söylesem de şöyle ev mantısı getirseler, nerede... Dışarıdaki yemeklerin hepsi samanalı gibi."
"İstediğin zaman söyle abi, ben sana borcamla yapıp göndereyim büroya," dedi Seda gururla göğsünü kabartarak.
Yemek boyunca tatlı bir sohbet hakim oldu masaya. Poyraz Abi mahalledeki kentsel dönüşüm söylentilerinden, belediyenin yeni projelerinden bahsetti. Seda atölyedeki yeni patronun ne kadar kuralcı olduğundan şikâyet etti. Ben ise klinikteki neşeli anılardan, Burçin'in sakarlıklarından bahsettim.
Çayları tazelediğimizde Poyraz Abi saatine baktı.
"Ben artık müsaadenizi isteyeyim," dedi ayağa kalkarak. "Yarın sabah adliyede erken duruşmam var."
"Çayını bitirseydin abi," dedi Seda.
"Sağ olun kızlar, ellerinize sağlık. Çok güzel bir akşam oldu," dedi ceketini giyerken.
Kapıya kadar eşlik ettik. Poyraz Abi dışarı çıkmadan önce durdu, dönüp bana baktı.
"Hazal," dedi alçak bir sesle. " Bir sıkıntın olursa, duraksama, direkt ara beni. Biliyorsun değil mi?"
"Biliyorum Poyraz Abi. Çok teşekkür ederim her şey için," dedim içtenlikle.
Poyraz Abi başını hafifçe eğip tebessüm etti, ardından gecenin karanlığına karışarak sokağın aşağısına doğru yürüdü.
---
Gece yarısı olmuştu.
Seda ablam çoktan odasına çekilmiş, mışıl mışıl uyuyordu. Evde yine o huzurlu, derin sessizlik hakim olmuştu.
Odama geçtim. Penceremin kenarındaki küçük ahşap masama oturdum. Dışarıda hafif bir rüzgar esiyor, bahçedeki ağacın yapraklarını hışırdatıyordu.
Sokağa baktım bir süre.
Artık kapının altına soğuk girmesin diye battaniye tıkamama gerek yoktu. Işığımı kapatmamı emreden, her an bağırıp çağıracak bir babam yoktu. Masamın üzerinde tıp kitapları, toksikoloji notları, tahlil parametreleri duruyordu. Kendi kazandığım parayla aldığım şık bluzum sandalyenin arkasında asılıydı.
İçimden bir ses bana ne kadar büyüdüğümü, ne kadar değiştiğimi fısıldıyordu. Bedenim, hayatım, çevrem, imkânlarım... Her şey baştan aşağı yenilenmişti.
Peki ya kalbim?
Zaman her şeyi değiştirmişti. Beni zırhlarla donatmış, etrafımı koruyucu duvarlarla örmüştü. Soner Abi'nin, Demir Abi'nin, Poyraz Abi’nin babacan korumacılıkları, ablamın ve arkadaşlarımın sevgisi... Hepsi etrafımda devasa bir kale oluşturmuştu.
Ama o kalenin tam ortasında, hiç kimsenin dokunamadığı, hiç kimsenin giremediği o gizli odada tek bir isim yankılanıyordu hâlâ.
Nedim.
"Neredesin acaba?" diye fısıldadım gecenin karanlığına doğru. "Sen de değiştin mi benim gibi? Yoksa sen de beni çoktan unuttun mu?"
Bunları aklimin en derin köşesine saklayarak huzurlu bir uykuya bıraktım kendimi.