İçeriğe geç

kırık plak yangını ¦ sunsun

Bölüm 3 · 11 dk okuma

kırık plak yangını ¦ sunsun

Bölüm 3

adak

Bölüm Şarkısı:

⚔️ Enhypen - Sacrifice

Ellerini uzattığında tek yolumun bu askerin yolu olduğunı düşündüm. Şimdilik ona inanmaktan başka seçeneğim yoktu. Elimi yavaşça, emin olmadan uzattığımda beni tutup çekti ve kaldırdı. Dehlizi gösterip inmem gerektiğini işaret etti.

"Acele et."

Üstümdeki kıyafetleri günlük hayatta kullanmadığım için bu gibi aksiyonlarda epey zorlanıyordum. Zorlanarak aşağı indiğimde etrafı kontrol ettim. Dehliz yukarıdan daha karanlıktı. Gözlerimin alışması birkaç saliseyi alırken Riki çoktan kapağı kapatıp inmişti. Kolumdan tutup bilinmeyen yöne doğru sürüklerken nefes nefese kalmıştım. Kolumu çekip dehlizdeki duvara yaslandığımda beni çekiştirdi.

"Dinlenemeyiz. Askerlerin bizi fark etmesi an meselesi. Çok vakit kaybettik. Kral Jay çoktan bir şeylerin ters gittiğini anlamıştır."

Gözlerimi kapatıp kafamı sağa sola salladım baş dönmesini durdurmak için. Koluna destek için tutunduğumda o çoktan başlamış ve beni bu cehennemden kurtarmak için elinden geleni yapıyordu. Bir yandan üstümdeki jeogoriyi tutup göğsüme baskı yapıyordum. Beni görünce nefes nefese konuştu.

"Söz, bundan sonra nefes alacaksın."

Ayağım bir çukura takıldığında beni sımsıkı tutup düşmemi engelledi. Ne yollara alışabilmiştim ne buraya, beni kendine çektiğinde sadece derin nefesini, kalın zırhının ardındaki hızlı kalp atışlarını işitiyordum. İtmek yerine öyle sahiplenircesine tutuyordu ki, ormanda yaşadığım o hissin aksine, ondan zindandaki ilk dakikaların devamındaki iğrenme hissini almıyordum. Kollarından bana doğru yayılan gerçek şefkati hissediyordum. Çenesi alnıma değiyordu, yavaşça başımı kaldırdım. İkimizin de hızlı nefes alışverişi birbirine karışıyor, sıcak bir hava yayıyordu. Az önce bile onun diğerleri gibi olduğunu düşünüyordum. Ama şimdi tünelin sonunun ne olduğunı bilmeden belimi tutan bu elin beni kahramancasına çekip çıkarması için gözlerimle ona yalvarıyordum. Eli belimden indiğinde elimi hırsla tuttu, "Niçin beni buradan çekip çıkarıyorsun?" diyemeden onunla savruldum.

Labirent gibi o basık dehlizden çıktığımızda ayaklarımızın altında iki gün önce geldiğim orman seriliydi. Geriye baktığımda tepeden sarayı görüyordum.

"Az kaldı." dedi.

Çok uzakta olsak da kuledeki muhafızların bizi görmesi mümkündü. Bu yüzden Riki, sık ormanlık alanın içine kamufle olmam için pelerini çıkarmamamı ısrar etti. Şansımıza bugün epey rüzgarlıydı. Ben rastgele yürüdüğümüzü düşünürken ileride bir atın yere uzandığını gördüm.

"Sen... bunu planladın mı?"

Riki cevap vermeden atına doğru gidip gülümsedi.

"Aferin oğlum..."

At uysal bir biçimde kafasını uzattı, ağzı bağlıydı. Riki atın düğümünü açtı, sağrısına ipi yerleştirdi. Atın ayakları kalın pirinç hasırla kaplıydı. Kuyruğu sıkıca örülmüş ve bağlanmıştı. Dizgininden tutup bana döndü.

"Sunghoon bana atın üstündeyken kustuğunu söyledi. Bu yüzden seni besleyemeyeceğim. Ancak kötü koku mideni bulandırırsa..."

Birden diğer elinde bir kese belirdi.

"Bunu burnuna götür."

Bana uzattığında kaşlarımı çattım. Onun ismini duymak bile beni geriyordu.

"Benim kustuğumu bile bile mi..."

Gerçekten acımasız piçin tekiydi. Üstüne üstlük bunu normal gibi anlatmıştı!

"Bu planın içinde o da mı var? Nasıl... nasıl bunu yapar? Beni önce Kral'a yem edip..."

Riki elindeki dizgini bırakıp beni tutup kaldırdı, neredeyse şaşkınlıktan çığlık atacaktım. Atın eyerine tutunup yerleştiğimde dönüp" Deli misin?" dedim ses tonuma hakim olmaya çalışarak.

"Sizde adet mi böyle insanları aniden kaldırıp fırlatmak falan?"

Kendi kendime konuşurken Riki de ata yerleşince elindeki keseyi tekrar uzattı. Tam alacak iken elimi keseyle tutup beline yerleştirdi. Tüm vücudumla ona yapışıp kalmıştım. Kafam omzundayken bana: "Seni ben kurtarıyorum. Onun bu işle bir alakası yok. Sadece sıkı sıkı tutun ve keseyi kokla." dedi.

Elimi bıraktığında kafamı çekip sımsıkı keseyi tuttum. Yolculuk başlamıştı. Atın üstünde süzülmeye başladığımızda kendimi çok, çok özgür hissettim. Önceki at deneyimime göre bu hiçbir zaman deneyimleyemeyeceğim harika bir şeydi.

Demek Riki sabahtan beri bunlarla meşguldü, demek benim için... Kafamı geri omzuna yavaşça yerleştirdim. Göz ucuyla bana baktıktan sonra dizgini hafiften şaklatıp atın hızlanmasını sağladı. Gözlerim ellerine kayıp duruyordu. Birinin benim için hayatını tehlikeye atacağını hiç düşünmezdim. Kendimi buna değer de görmezdim.

"Sana güvenebilir miyim ki..." dediğimde çenesinin kasıldığını gördüm. Derin bir nefes verip "... zaten çoktan güvendim." dediğimde dizgini sımsıkı tutmaktan elinin altında gıcırdadığını hissettim. Göğsüme iyice yaslanan sırtıyla adeta bir olmuştuk. Gözlerim yavaştan kapanıyordu. Kendimi bıraktım.

Ne kadar saat geçtiğini bilmiyordum, sıcak bir nefes tenimi kavurup geçiyordu. İrkilip gözlerimi açtım. At durmuştu, Riki bana sesleniyordu.

"Uyandın mı?"

Geri çekilip gözümü ovuşturdum ve başımı salladım. Aşağı atlayıp ellerini belime uzattı. Omuzlarına doğru tutunup indiğimde ağırlığım tam olarak boynuna gelmişti. Bu adamla artık daha fazla yakınlaşmamam gerektiğine dair alarmlar kafamın içinde ötmeye başlamıştı.

"Üzgünüm."

Ormandaki ağaçların gövdeleri o kadar büyüktü ki sanki kaybolmuş gibi hissettiriyordu. Hemen üstümü başımı silktim. Elimdeki kesenin düştüğünü ancak silkelendiğimde fark etmiştim.

"Kese!" dedim panikle. Etrafa dikkatlice bakınmaya çalıştım ama görünürde hiçbir şey yoktu. Eğer keseyi bulurlarsa yakınlarda olduğumuzu tespit edebilirdiler.

"Telefonun... telefonunun ışığını açabilir misin?"

Sesim, ormanın içinde yalnız başına dolaştı. Ancak Riki hiçbir cevap vermedi. Karşımdaki bedenin bana baktığını hissedebiliyordum. Muhtemelen bu aksiyon içerisinde panikten, korkudan kafayı yemiş olabileceğimi düşünüyordu.

"Ah..."

"Telefon ne demek hiçbir fikrim yok." dedi onun yerine. Zindandaki gibi, şaşkın ve meraklıydı ifadesi.

Utançla elimi boynuma götürüp sıvazladım. O sırada güçlü bir rüzgar esti. Saçlarımın her bir ayrımı bağımsız hareket ederken tüm tüylerimin soğuktan diken diken olduğunu hissettim. Ellerim seri şekilde omzumdan aşağı kollarımı buldu. Çaktırmadan sıvazlayarak ısınmaya çalıştım. Riki çoktan meraklı bakışları kesmiş yerde bir şeylerle uğraşıyordu.

Yalnızca yerlere odak kesilmiş tekrar keseyi aramaya koyulmuştum. O esnada "çıt" diye bir ses işittim. Riki bana seslendi.

"Işık istiyordun, değil mi? Yalnız yerden birkaç dal bulman gerek. Ateşe bir kere baktın mı iki kere parlar sonra söner."

Yüzüme gerçeklik daha acı çarpıyordu. Telefon ve artık o eski kolay hayatım yoktu. Birkaç kuru dalı tutup götürdüm ve yanına çömeldim. Elimden dalları alıp ateşe fırlattı, bir dalla da sürekli içeride yanan dalları çevirip durdu. Ateş harlandıkça ısınıyordum. Ellerimi uzatıp bu ateşte yanmanın nasıl olacağını düşündüm. İkimiz de biliyorduk, yakalanırsak bu ateşte yanmak bile bize lükstü.

"Sabah olana dek burada olacağız değil mi?"

Riki başını iki yana salladı.

"Yalnızca iki saat. Henüz çok uzaklaşmadık ama ancak burayı bulabilir."

Meraklı bir şekilde başımı eğdim.

"Peki, o zaman uyuyacak mısın?"

Bana delirmişim gibi kaşlarını çatarak baktı.

"Sen..." dedi. "Bana daha önce hiç asker olmadığını gösteren cümlelerin, hareketlerin, tuhaf kelimelerin ve... varlığın. Ben buraya ait değilim diyorsun. Bunu biliyorum. Ama... nereden geldin? Ne zamandan? Nasıl... nasıl..."

Derince yutkundum. O benim gerçekten buralı olmadığıma inanırken büyük bir risk alıp hayatını tehlikeye atmıştı. Sadece güvenmişti. Bense... ona açıklasam nasıl inanırdı? Yine güvenir miydi? Çekinerek ellerimi kavuşturdum.

"2026 yılında Japonya denen, sizin haritalarınızda bile henüz var olmayan bir yerden geldim," diye fısıldadım ateşe bakarak. "Benim dünyamda gökyüzü gece bile aydınlıktı. Her şey çok hızlı, çok gürültülüydü... Ve sizin bu karanlığınız yoktu."

Kendimi kaptırmıştım, konuşmaya devam ederken Riki ile göz göze gelince sustum. Yüzünde belli belirsiz bir gülümseme vardı. Bana daha derin, daha yakından bakıyordu.

"Anlat." dedi. "Seni daha yakından tanımak istiyorum."

Garip bir hava oluşmuştu. Yerimde kıpırdandım. Normalde konuşmayı çok severdim, birinin beni dinlemesi o kadar hoşuma giderdi ki susmam için yalvarırlardı. Ben anlatırken Riki bu kadar heyecanlanacak neye rastlamıştı? Onu ne bu kadar mutlu etmişti? En az onun kadar ben de kafamdaki soruların cevabını duymak istiyordum.

"Şey, anlatılacak çok şey var ama ben de bir şeyleri merak ediyorum. Biz burada hangi yıldayız mesela, niçin ben bu kadar önemliyim? Niçin silah deniyor plağa?"

Bana doğru eğildikçe gözlerindeki hırsın, tutkunun yerini derin bir hüznün kapladığını görebiliyordum.

"1221 yılındayız," bedenini daha fazla yaklaştırdı. "Senin o plak dediğin nesne ise evrenin kalbinin atmasını engelledi." Duraksayarak anlatıyor, kelimeleri dikkatle ve özenle seçiyordu. "Bizim evrenimizde ağaçların, suyun, rüzgarın bir melodisi vardır. Bu sesler tek evrenin ilahisini oluşturur. Ardından renkler doğar. Ülkemiz o seslerin, evrenin kalbini saklar. Ancak senin geldiğin gün, o plak, tüm bu sesleri birbirine bağlayan, dünyayı yaşatan sesi tamamiyle yok etti. Artık evrenin ilahisi bitmişti. Ve şimdi tüm canlılar bilinmeyen bir tehlikenin altında."

Anlattıkları karşısında nefesim kesildi, ne diyeceğimi bilemeden boğazım düğümlendi. Neden varlığım iki dünyada da bir sorundu? Neden ben iki evrene de sığınamayan, sığamayan baş belası biriydim? Henüz buranın varlığını kabul edememişken kalbim benim yüzümden çıkan kötülüğün ardında eziliyordu.

"Özür dilerim... seni ve ülkeni, dünyayı tehdit altında bırakmama rağmen sen bana yardım edip yine tehlikeli bir yolu seçtin. Yine benim yüzümden... özür dilerim. Ben bu iki yaşamı da hak etmedim. Herkesin hayatını mahvettim."

Gözlerim pişmanlıkla dolmuştu. Aslında Riki'ye suçlayıp bağırarak vurmak çok istemiştim. Bu kadar kötü bir insanken iki kez bana sunulan yaşamda da yaşamayı hak etmeyen biriydim. Ve hak ettiğimi bile düşünmüştüm. Üstüne üstlük kafesimde ölümü bekleyeceğime, hak ettiğimi bulmak yerine bencilin teki olarak kaçmış ve beraberimde onu da mahvetmiştim. Ama sadece özür diliyordum. Şimdi, eğer şimdi bunu öğreniyorsam demek ki yaşamalıydım değil mi? Onca şeye rağmen içimdeki güçlü yaşama isteğini nasıl bulduğumu düşünüyordum. Yaşamam gerektiğini hâlâ, ısrarla nasıl düşünebilirdim? Ağlamaya başladığımda Riki'nin ellerini yüzümde hissettim. Başparmağıyla usulca siliyordu yanağımdaki yaşları. Suçlulukla karışık, hiç Riki'ye bakmak istemedim. Ama çenemi kaldırınca gözlerim gözlerini buldu. Onun yüzünde artık daha kırılgan bir ifade vardı.

"Sorun değil..." dedi. "Sorun değil..."

Ellerini tutup ittim. Sanki bendeki uğursuzluk ona bulaşacak gibi hissediyordum.

"Bu şekilde yaşamayı sürdürebileceğimizi düşünmüyorum."

İttiğim noktadan ellerimi geri tutup sıkıca kavradı. Ateşe rağmen buz gibi elleri avuçlarımı yakıyordu. Geri çekilmeme izin vermeden beni kendine çekti. Göğsüne yaslayıp saçlarımı okşadı sertçe.

"Ben uğursuzun tekiyim. Benim yüzümden öleceksin. Neden bu şekilde yaşamayı kabul ettin? Neden benim için bunu yaptın?"

"Sus. Ağzından bir daha ölüm kelimesini duymayacağım. Uğursuzun tekiysen bırak bana da bulaşsın. Evrenin ilahisi umrumda değil. Benim tek duyduğum ses senin nefesin. Ve onun susmasına izin vermeyeceğim."

"Neden?"

Bu kadar fedakarlık karşısında sadece bunu diyebildim. Ben buna değer miydim? Yeni gördüğün birine karşı bu kadar duyguyla yaklaşmak; hem de her şeyi, herkesi riske atan ben, birinin bağrına girmek için ne yapmış olmalıydım?

"Sana demiştim. Tek bildiğim bir şey var. O da şimdi, sonra ve sonsuza dek yaşamalısın. Ölümü düşünecek son kişisin. Yaşamak için benimle olmak zorundasın. Seni hep aydınlıkta tutacağım."

Kalbim o ağır suçluluk hissine rağmen hızla atıyordu. Riki'nin bana olan zamansız yakınlaşması içimdeki birçok şüpheyi uyandırsa da bu duygusal anlarımda tamamiyle gardımı düşürüp birine yaslanasım geliyordu. Bütünüyle kendimi teslim etmek istiyordum. İnadımı kırıp yalnızlığıma karşılık oluşan hassasiyete yenik düştüğümde kollarım belini buldu. Ancak çok geçmeden Riki beni omuzlarımdan uzaklaştırdı, elimi sımsıkı tuttu. Bir yere dikkatle bakıyordu.

Rüzgârın sesine karışan, toprağın üstünde sürtünen bir ses geliyordu yakınlardan. Riki'nin bakışlarını takip edip arkamı döndüğümde karanlıkta bir silüet gördüm. Ağır, temkinli bir şekilde yaklaşıyordu. Sapsarı alev suratına vurduğunda kanım donmuştu.

Sunghoon bizi bulmuştu.

"Gerçekten çok dokunaklı... Üzgünüm eski dostum, beni affet. Karanlık hep sürecek, " eliyle ateşi gösterdi ve o sinsi, tehlikeli gülümsemesiyle devam etti "Çok üşüyeceksiniz."

Ateşe koku kesesini fırlattı, alev yükseldi. Buz gibi sesi, keskin bir kılıç gibi resmen bedenimi ortadan ikiye ayırmıştı. Gözleri birbirine kenetlenmiş ellerimizi bulduğunda oraya kitlendi. Şimdi çıtırdayan, dumanı çıkan alev değil, gözlerindeki bilmediğim o şeydi. İçten içe kavruluyordu. O kontrolünü kaybetmeden hemen saniyeler öncesiydi.

"İkinizi de ateş başında böyle bulmayı beklemiyordum(!)"

Sözlerinin altında yatan imayı hissetmiştim. Ağır ağır ilerledikçe Riki kabzasına yöneldi. Riki'yi korumak istiyordum. Benim için hayatını öylesine riske atamazdı. Sunghoon'un sıradan olmadığını o da çok iyi biliyor olmalıydı. Elimi Riki'den ayırıp önüme döndüm. Ayağa kalktım. Sunghoon'a doğru kafa tutmak için ilerleyecekken Riki elimi yakaladı. Çekmeye çalıştım ama gitmeme izin vermedi. O da ayağa kalktı.

Kalbim yine yerinden çıkacakmış gibi atıyordu.

"Hep hislerinde nasıl yanılmayı başarabiliyorsun? Neden bu kadar körsün?! Kral'a olan içi boş sadakatin yüzünden kendi eski dostuna bunu nasıl yapabilirsin?! Eski dostuna dikkat et. Ama en çok meydanda itin ettiğin bana..."

Sunghoon kendini tutamayıp kahkahayı patlattı.

"Bu sözleri çelimsiz, silahsız gökten inen, üç gündür zindanda fareler gibi titreyen bir ukala mı diyor? Dikkatli bakıyorum da, Riki'nin ilk vakası değilsin. Öyle değil mi Riki? Ama ne var biliyor musun, sonuncusu olacaksın. Eski dostum, ricasını geri çevirmeyeceğim şu ukalanın, sana da dikkatli bakacağım. Bana yine yalvaracaksın şu köşede..." dediğinde Riki beni köşeye itip hızla kılıcını kaldırdı. Ben yere savrulurken kılıçlar tokuştuğunda tok bir ses tüm ormanda yankılandı.

Riki'nin ayakları toprakta kayıyordu, kılıcı yukarıda tutmakta zorlanıyordu. Bir şey yapmazsam Riki, benim lanetim yüzünden gözlerimin önünde gerçekten ölecekti. Gelen deli cesaretiyle en yakınımda, Sunghoon'a, yerden ne bulduysam; taşları, dal parçalarını fırlatmaya başladım.

"Açık konuşsana! Riki'nin yaşadıkları umrunda değil, değil mi?! Sorun benim!"

Sunghoon hançeri çıkarmak için yönlendiğinde anlık fırsattan istifade Riki tüm gücünü kullandı ve kılıcı indirmeyi başardı. Ancak şimdi kılıçlar birbirine sürtüşüp duruyordu. Bu gecenin kanlı bitmesini istemiyordum. Sunghoon'un da bunun için hemen işini bitirmediğini adım gibi biliyordum. Onlar arkadaşmışlar, eski arkadaşlar... birbirlerinin hatalarını göz ardı ederler değil mi? Ya ben?

Küçük taşlar kalmıştı.

"Bırak onu!" diye bağırdım çaresizce, sesim göğsümü parçalarcasına çıkıyordu. "Onun bir suçu yok! Aradığın benim, dünyanızı mahveden benim! Eğer o kılıcı indireceksen benim üstüme indir!"

Sunghoon dikkatini asla bana vermiyordu. Sanki vızıldayan bir sinektim. O inatçının tekiydi. Ayrılacakları ya da pes edecekleri yoktu. Ve her dakika Riki daha da güçsüzleşiyordu. Sunghoon'un gözleri güçsüzleşen eski dostunun üstünden asla ayrılmıyordu. Riki, yine kılıcı ile sıkışmış geri geri giderken birden adımlarını kesti Sunghoon. Riki'nin kılıcı kaydığında sadece aklımdan geçen Riki'yi kurtarmaktı. Refleksim korkunun önüne geçmişti.

Ayağa kalkmamla Riki'nin önüne, sendeleyerek kılıcın hedefine doğru atıldım. Kılıç omzumu bulurken zaman durmuş gibiydi. İlk birkaç damla ardından oluk oluk akan kan, yeri göle çevirmişti. Sunghoon ise elindeki kılıcı bırakıp gözlerimin içine şaşkınla baktı. O zafer hırsı paramparça olmuştu. Riki bağırarak afallamış Sunghoon'a doğru atıldı. Kılıca ihtiyaç yoktu.

Gözlerim kararmadan önce son gördüğüm şey Riki çılgına dönmüş bir biçimde Sunghoon'u kanlar içinde kalana dek yumruklarken; Sunghoon'un ise yumruklara karşılık vermeden onlarca yumruğa rağmen gözlerini açık tutup benden gözlerini bir saniye bile ayırmamasıydı.

Bölüm sonu

1 yorum