Bölüm Şarkısı:
⚔️ Enhypen - Fatal Trouble
Çeliğin soğukluğu beni sıkıştırdıkça daha güçsüz gözüktüğümü düşünüyordum. Duygusal anlamda ne yapmam gerektiğini bilmiyordum. Ama karşımda beni düşmanı olarak belleyen bu kişiye karşın sinerek durmaktansa kafa tutmanın daha iyi olacağına karar verdim. Alaycı bir gülümseme ile delirmeme ramak kalmış bir halde bağırdım.
"Dalga mı geçiyorsun sen benimle amına koyayım?! Ne sesi, ne göksel kubbesi?! Bırak beni!"
Bu sözleri işittiğinde histerik bir şekilde gülmeye başladı, ben de ona saf saf eşlik ettim. Gözlerindeki kararlılık kendime olan özgüvenimi yerle bir ediyordu. Kalbimin ritmi kulaklarımda uğulduyordu. Neden buradaydım? Nasıl buraya gelmiştim?
Japonya'da yalnız bir ölüm mü yoksa hiç bilmediğin dünyanın izleriyle beraber acımasız şekilde öldürülmek mi? Hayır, yemin ederim benden değerlisi yok ve ölümü yeğlemiyorum. Evime dönmek istiyorum. Bu insan kim bilmek istemiyorum. Yalnız olmak da kimsenin bana zarar vermesini bekleyecek olmaktan iyidir.
"Evime dönmek istiyorum." dedim. Sesim önceki konuşmama göre güçlü çıkmıyordu.
"Bu topraklarda ne olduğunun, kim olduğunun ya da neyi bilip bilmediğinin hiçbir önemi yok yabancı," dedi, her bir kelimesine ölümün o çiğ kokusunu sindirerek. "Burada kurallar basittir: Gökyüzü susarsa, kan akar. Ve bizim krallığımızda, dilini tutamayan casusların önce çeneleri sökülür sonra bedenleri saray meydanında ibreti âlem olsun diye parçalanır. Senin palavralarını dinleyemem."
O derin, acımasız, merhametten yoksun gözlerinden anlamalıydım bana bir çıkış yolu göstermeyeceğini. Saf saf pes etmiş halde elinin altında beklerken asker bozuntusu şey, hançeri geri cebine sokup ayağa kalktı ve kılıcını kabzasından tutup çıkardı.
"Kalk ayağa, sakın yanlış bir hareket yapayım deme." diye emretti. Ağzımın içinden geveledim "Silahım bile yok, ne yapabilirim sana..." derken kılıcı üstümde savurup kalkmamı işaret etti. Elimi iki yana hayır anlamında sallayıp kendimi zorla gülümsemeye ittim ve ayağa kalkmaya çalıştım. Sırtım, bacaklarım ve tüm bedenim sanki üstümden tır geçmiş gibi ağrıyordu, bir anda yine alnımın sağ tarafından gözüme doğru yayılan bir ağrı girince geri ıslak toprağa yapıştım. O sırada askerin hazır ol biçimde beni tehdit halinde görmesini beklemiyordum.
"Anladık! Hiç şakan yok."
Öfkem beni arada da olsa daha diri tuttuyordu. Ani gelen güçlerle iniş çıkışlarım hiç belli olmuyordu.
"Boş konuşmalar için vaktimiz yok. Acele et yoksa bir yerini deşmekten çekinmem. Sağlam gideceksin diye bir kural yok casus."
Elimi alnıma yapıştırıp kafamı sağa çevirdiğimde birkaç metre ötemizde, yerde, dükkanda elimden fırlayıp parçalara ayrılmış o plağı gördüm. Işık huzmesi neredeyse yok denecek kadar azalmıştı. Karnıma bir öküz oturdu, bu plak paramparça ise ben geriye nasıl dönecektim?
Kafamı askere çevirdiğimde o da benim baktığım plağa bakıyordu artık.
"Hiçbir yere kıpırdama, demek silahın yok ha?" dedi. Plağı almak için o yöne doğru hareket etti. İşte o an bu an dedim, başımdaki ağrıyı göz ardı etmek zorunda kaldım. Şimdi kaçamazsam hiçbir zaman böyle bir fırsat doğmayacaktı. Buraya gelmemde o plağın bir rolü olduğunu düşünmeye başlamıştım yavaştan. Şimdi bunun için geç de olsa bir gün o plağı almak için fırsatım olacaktı. Öncelikle kendimi kurtarmalıydım.
Hiç bilmediğim bu saçma sapan dünyada hiçbir yeri süzme fırsatım olmadan ilk yöneldiğim yöne, ormana doğru koşmaya başladım. Ne planım vardı ne de bir şeyim, öleceksem bu ormanın içinde açlıktan ölmeliydim. Onların elinde eziyet çekerek ölmek istemiyordum. Gözümdeki en büyük risk kurda kuşa yem olmak gibiydi.
Sırılsıklam olmuş kıyafetlerim biraz kurumuştu ve o çamur tamamiyle üstümü kaplamıştı. Dalağıma aniden bir ağrı saplandı, ciğerim patlayacak gibiydi. Aramızda 30 metre gibi bir mesafe olmuş olmalıydı derken saniyeler içinde ensemde bir el hissettim. O normal bir asker değildi. Tişörtümün yakasını tek bir hamlede yakaladığı gibi o güçle tişörtü boynumdan aşağı doğru tamamiyle yırttı. Dengem bozulup yere yapıştığım anda -bugün gerçekten yerçekimi beni içine almak için elinden geleni yaptı- o da dengesini sağlayamayıp üstüme doğru düştü. Soğuk zırhı sırtıma değdikçe içimde korkudan öte başka bir duygu daha uyandı: İğrenme. Tüm vücudunun altında sıkışıp kalırken debelenmeye çalıştım. Bir an önce o mide bulandırıcı histen kaçmak istiyordum. Bir kolumdan tutup beni öne doğru çevirdi, diğer kolumla birleştirdi. Düşüşün etkisiyle şapkası düşmüş ve siyah saçları yüzüne doğru savrulmuştu.
"Sana rahat durman gerektiğini demiştim!"
Tehditkar sesinden çok hâlâ bu pozisyonda oluşumuz midemi ağzıma getiriyordu. Midemdeki tüm o eski kelebekler zehirli iğnelere dönüşmüş gibi batıyordu, zangır zangır titremeye başladım. Dudaklarımdan acı, nefret dolu bir ses döküldü; sanki canımı yakan önümde bu asker değil de kalbimi paramparça eden o eski sevgilimdi. Kendimi ondan kurtarmak için deli gibi çırpındım. Artık bağırıyordum. Asker sakinleşmemi beklemeden tokadı yapıştırdı.
"Bu şekilde yargılanmaktan kaçacaksın öyle mi?"
Yüzüm toprağa dönük bir şekilde gözümden birkaç yaş döküldü. Nefesimi tutup kendimi sıkmaya başladığımda konuştu.
"Aptal."
Ne yaptığını göremiyordum, kemikli parmaklarını bileklerimde daha çok hissediyordum.
"Sana yerinde dur demiştim. Üzerinde tek bir silahın olmadan, bu kadar korkak ve acizken..."
En sonunda bileklerimde bir ip hissettim. İyice sıkıyor, doluyor ve bağlıyordu. Çok sıktığı için kendimi tutamadan bağırdım. İki saliseliğine durup bana baktı.
"... nereye kaçabileceğini sanıyordun?" dedi.
Yüzünde bir kafa karışıklığı ifadesi vardı. Daha sonra devam etti. İşini bitirdiğinde hala bileklerimi tutuyordu. Onun bu bakışlarına karşı kendimi durduramadım. Kaşlarımı çatıp öfkeyle onun bakışlarına cevap verdim. Ama bu bakışlar bana yarardan çok zarar veriyordu. O kadar rahatsızdım ki en sonunda yalvardım.
"N'olur, üstümden kalk. Zaten kaçamam."
Asker afallamış bir şekilde ayağa kalktı, ipten tutuyordu. Benim de ayağa kalkmamı bekledi. Ayağa kalktığımda tişört üstümden düşmüştü. Vücudumu kollarımla örtmeye çalışıp kafamı eğdim. Burnum akıyordu. Öfke, tiksinti, hüzün artık ne hissedeceğimi bilmiyordum. Göz ucuyla askere baktığımda kafasını çevirip hiçbir şey olmamış gibi beni arkasından bir it gibi sürüklemeye başlamıştı. İlerlerken ekledi: "Bu tuhaf cisimle neden birden sınırımızı işgal edip tüm krallığın sesini nasıl susturmaya cesaret ettiğinin hesabını Kral Jay huzurunda vereceksin."
Şimdi bilinmeyen bir suçlu, bir casus olmuş bu engebeli topraklarda pislik bir askerle cezamın verilmesi için yürüyordum. İkimiz de darmadağınık, mahvolmuş bir haldeydik.
Birkaç yüz metre sürüklendikten sonra, patikanın kenarında ağaçlara bağlanmış simsiyah parlak tüyleri olan bir at belirdi. Asker ipe sertçe asılarak beni durdurdu. Yaklaştığı an gerilememe engel olamadım, kollarım hâlâ vücuduma yapışık bir şekildeydi.
"Ata binmek istiyorsan yerinde dur." dedi. Belindeki zırhı düzeltti ve elleriyle çıplak bedenimi tutup beni tek bir hamlede, adeta bir çuvalı fırlatır gibi atın sağrısına yerleştirdi. Ayaklarıma bir ip daha geçirip düğüm attıktan sonra işini halledip ata bindi ve elimdeki düğümde kalan uzun ipi zırhına bağladı. Sırtım artık soğuk zırhına yapışmış bir şekildeydi. Tuttuğu yerler ise buz kesilmişti. Çok üşüyordum. At sağa sola hareket edip hızlandıkça dengemi kaybedecek gibi oluyordum. Odunsuluğundan hiç vazgeçmeden bağırdı:
"Düzgün tutun, hayatında hiç ata binmedin mi?!" bir de bu şekilde azar yedikten sonra nasıl tutunacağımı düşündüm. Sence, gerçekten binmişe benziyor muyum? Ben daha buranın neresi olduğunu bilmiyorum.
Birden at şahlanınca gerçekten kusmayı hiç beklemiyordum. Asker ise umursamadan devam etti yola.
At ormanın içinden ilerlerken kafamda tek bir düşünce vardı: Burası Japonya'nın renkli ama renksiz hissettiren sokaklarına hiç benzemiyordu. Evet renksizdi, ağaçlar esmesine rağmen tek bir ses çıkmıyordu, bu dünyada tek bir renk paleti vardı ama o sıcaklığı hissediyordum. Ormandaki kuşlar suskundu, rüzgarın uğultusu yoktu, akan nehrin akıp da canlı olduğu bile denilemezdi ama yaşam vardı. Yaşamı arayan canlılar vardı.
Ormanı aştığımızda ileride devasa giriş göründü. Orayı gördüğüm an hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını hissettim. Bugün her şeyle başa çıkmak çok zordu ama en zoru bu halkın önüne esir olarak çıkmayı hiç beklemezdim. Kaçıncı yüzyıldaydık?
Asker, atın süratini dizginleyip yana doğru çevirdi. Etrafı görmemi istiyordu. "Buradan içeri girince çıkışın olmayacak yabancı." diye gözdağı verdi.
Kafamı çevirdiğimde surun, kırmızı göz alıcı ahşap kemerinin tepesinin kiremitten yapılmış yemyeşil uçlarının göğe doğru eriştiğini gördüm. Oraya baktıkça o sivri uçları midemde hissediyordum. Hemen arkadaki devasa saray ben buradayım diye bağırıyordu. Kulede askerler, kapının önünde dikilen bir başka asker, askerler ve askerler... Muazzam bir güç önümüzde dizilmişti. Bu işin şakasının olmadığını anladım. Bir anda beni bulan askere dediklerim aklıma geldi, gerçekten kafa tutacak başka biri bulamamış mıydım? Utancımdan kafamı çevirip bakmaya devam edemedim.
"Ne o?" diye alay etti. "Kiminle uğraştığını gerçekten bilmiyor muydun?"
Atı çevirip surlara doğru yaklaştı, artık kalbim kaldırmıyordu bu heyecanı. Aniden asker ipimi bedeninden çekip savurdu ve diğer askerlerin eline verdi. Bir askerin gözündeki korkuyu gördüm. Şapkasından beni yakalayan askerin çok yüksek bir rütbesi olduğunı biliyordum ama rütbesel olarak neye tekabül ettiğini bilmediğim için çok rahat davranmıştım. Ayaklarımdaki ipler çözülürken onun güçlü, gür sesini işittim. Bir mühür dolaştı.
"Kapıları açın! Bu dünyayı mahveden o casusu getirdim! Kral Jay'in huzuruna çıkacağız!"
Taş bloklarla çevrilmiş yuvarlak deliğin içerisindeki ahşap kapı açılmadan önce askerlerden birinin ona doğru gidip eğilerek birkaç şey söylediğini duydum.
"Efendim, üstünüz çok kirli..."
Eliyle rütbesini gösteren şapkayı çekti, salladı ardından tekrar taktı.
"Bir Naegeumwi'nin nasıl ayaklar altına serildiği, gururla çatıştığı görülmeli." diyerek açılan demir kapının ardından yavaş yavaş görkemli bir şekilde atın üstünden ilerledi. Bense ardından bir muhafız eşliğinde itile kakıla yürüyerek ilerletiliyordum. Naegeumwi, kralın baş muhafızı demekti. Gerçekten faka basmıştım.
O göğsünü gere gere ilerlerken yavaş yavaş evlerin kapısı açılıyordu. Dışarıda kimse yokken bir anda ortam kalabalıklaştı. Ben ise şimdi çıplak bir biçimde halk tarafından yuhalanıyor, çocukların bakışları altında eziliyordum. Bir ara vücudumda küçük taşlar hissettiğim an Naegeumwi'nin atı durdurup sertçe halka baktığını gördüm.
"Ona zarar gelmemeli."
Ardından askerler bağırdı.
"Herkes evine geri dönsün. Sokağa çıkma yasağını çiğnemeyin. Eve!"
Yavaş yavaş halk kendi kapılarının eşiğine geri döndü, ben ise uzun süre yolda epey yürütüldüm. Sonunda devasa saraya geldiğimiz an askerler bu defa saray kapılarını açtı ve Naegeumwi attan indi. Bu demek oluyordu ki bakışlar altında ikinci kez ezilecektim. Tamamiyle çıplaklığımı ve pis oluşumu unutmuştum. Bahçenin ilerisinde onlarca asker aşağıda birlik kurmuş, biraz ileride büyük tahtta görkemli bir kral oturuyordu. Kafamı kaldırıp biraz incelemek istediğim anda muhafız sert bir şekilde beni itmiş ve bana bağırmıştı. Neymiş dik dik bakamazmışım... Bağla o zaman gözlerimi. Ayrıca kralın benden önce gelmesi de kafamda çokça soru işaretleri bıraktı. Niçin bu kadar büyük bir özendi, ben kimdim ki? Suçum tam olarak neydi? Evren mi yüzyıl mı değiştirdim?
Naegeumwi bu azarlamadan sonra muhafızdan ipi alıp beni kolumdan tuttu ve yere diz çökmemi sağlayıp yanımda eğildi.
"Kralım." dedi hürmetle ve gururla. Yan gözle ona bakıyordum, zırhından plağı çıkarıp muhafızlardan birine uzattı.
"Bütün hepsi gözümün önünde oldu. Bu yabancı geldiği an gökyüzündeki tüm melodi soldu. Taşıdığı büyülü silahla her şeyi yapmış olmalı. Üstelik sorgu sırasında kaçmaya yeltendi. Hiçbir askeri eğitimi yok gibi görünse de dilleri bizimle aynı, sinsi bir casus."
Olan bitenleri görebilmek için kafamı geriye çekip göz ucuyla yukarı doğru bakmaya çalıştım. Kral Jay dedikleri kişi, tahtında hafifçe öne doğru eğildi. Yüzü çok pürüzsüz, esmer, oldukça yakışıklı bir gence benziyordu.
Gözleri önce masanın üzerindeki kırık plağa, ardından her tarafı çamur olmuş yarı çıplak bana kaydı. Bakışları o kadar ağır ve baskıcıydı ki havayı bile kurutuyordu. Gözlerimi hemen geri çektim. Ağır adımlarla merdivenlerden inip tam önümde durdu. Yerdeki plağa emin olamayıp uzaktan baktı sonra merakına yenik düşüp eğilerek incelemeye başladı. O sırada Naegeumwi hemen plağın üstüne atlayarak eliyle bir bariyer kurdu.
"Efendim, sizin için tehlikeli olabilir. Lütfen uzaktan inceleyin. Casusun işi belli olmaz."
Gözlerimi kapatıp yere atmak istedim kendimi bu drama karşısında. Kral Jay "Haklısın Sunghoon, aferin." diyerek geri çekildi. Demek ismi Sunghoon'du bu pis Naegeumwi'nin. Artık dayanamayarak kafamı kaldırıp dik dik bakmaya başladım kral denilen adama. Bakışlarım dikkatini çekmiş olmalıydı, dudakları acımasızca kıvrıldı. Sanki bir tehlikeye bakan o değil bendim. Ondan hiç hoşlanmamıştım ama açıkça o benimle ilgileniyor gibi duruyordu.
"Yabancı... sen kimsin, kimlerdensin?" diyerek volta atmaya başladı. Sadece benimle eğleniyordu. Gerçek adımı verdim.
"Kim Sunoo."
"Buraya mı aitsin?"
Sunghoon anında araya girdi.
"Yalan söylüyor, bizimle alay ediyor. Halkımıza ait olmasının imkanı yok, tanıdık biri değil. Şu giyime, alete bakın!"
Gerçekten artık tahammülüm kalmamıştı. Kral Jay bana sorular soruyor ama ben cevap vermiyor, yüzümü bile kaldırıp bakmıyordum. Sadece Sunghoon'u öldürmek istiyordum. Sonunda Kral Jay pes etti.
"Tuhaf kıyafetli şarlatan casus ve cismi, krallık için bir tehdit unsurudur. Halkın içinden biri gibi gözükmeye çalışmış, kaçmaya teşebbüs etmiş ve sınırımızı işgal etmiştir. Onu zindana atın. İdam cezası makbuldür, iki hafta sonra ne olduğunu anlarız. Ya da... Birkaç gün sonra meydanda ikisini de alevlere atın."
"Ben casus değilim!" diye haykırdım. Bahçedeki askerler aniden kabzalarına davrandı.
"Sadece düştüm! O nesne de plak! Şarkı çalıyor düt düt işte! Kırılınca susmuştur melodi dediğiniz şey! Ne idamı ne yakması?! Cani misiniz siz?! Japonya'daydım bir anda kendimi burada buldum!"
Kral kahkaha attı.
"Düştün mü? Latifen pek komik. Japonya diye bir hanedanın casususun, kendi ağzınla itiraf ettin. Peki plak... yani o krallık için bir silah mıydı?"
Anlatsam da anlamayacaklarından ellerimle toprağa vurdum sinirden. Kral geri çekilince Sunghoon beni ipten tutup kendine çevirdi. İsyan edercesine tekrar güç alıp bağırdım. Aslında sitemim Sunghoon denilen adamaydı.
"Manyak mısınız siz?! Hiç böyle adam gördünüz mü yarı çıplak, silahsız, şapkasız?! Hangi ülkenin casusu silah taşımaz, hangi ülkenin casusu dünyayı mahvetmek ister, hangi ülkenin casusunun atı olmaz, gökten zembille..."
Bir askerden aldığı bezle ağzımı kapattı Sunghoon. Kral Jay kaşları çatılmış bir biçimde bakıyordu.
"Sunghoon." dedi. "Gözlerinle gördüğüne emin misin?"
Sunghoon kafasını sallayıp eğildi.
"O şeyden ışık çıkıyordu efendim. Çocuk yerde susunca her şey durdu. Ona bakıp bana imalı bir şekilde baktı. Üstünde bilinmedik alfabe ile bir şey yazıyordu. Çözemedim. Silah olmadığını söylüyor fakat bu şey kesinlikle bir silah olmalı, onu alınca kaçmaya yeltendi. Bizi kandırmaya çalışıyor."
"Bekle... O zaman..." diyerek düşünmeye çalıştı Jay.
"O ikisi yok olursa her şey geriye dönebilir mi? Yani o ikisi nasıl geldi? Nasıl bir cisim araştırın plak denen zımbırtıyı. Belki de büyüdür o şeyin üstündeki yazı? Göğü susturdu da... Bizim topraklara mı kurban geldi? Kafam iyice karıştı. Gerçekten de bize benziyor. "
Sunghoon başını çevirip bana baktı, yüzündeki ciddiyet hala aynıydı.
"Asıl buradan korkmamız gerek. Dilimizi konuşması, bize benzemesi asimile olmuş bir bedenin lanetidir... O ve cismi açık bir şekilde büyülü. Bizim topraklarda o plakla büyüyle tüm evreni susturdu. "
"Onu zindana götürün. Sunghoon, aferin. Bizi gururlandıracağını biliyordum. Çok çalıştın."
Yanındaki askerin omzunu sıvazladı.
"Ondan sorumlu olan sensin Riki."
Yavaştan Sunghoon ipimi Riki denen askerin eline verirken gözlerimi yumup Japonya'da olmayı yeğledim. Japonya'da olsaydım ve sıcak yatağımda dışarıda yağan yağmur eşliğinde acımı dindirmeye çalışsaydım her şey daha farklı olacaktı.
"3 gün izinlisin Sunghoon. Ziyafet verilsin, hareme girişin olacak. Cariyeler..."
Birimiz yok yere ödüllendirilirken birimiz yok yere cezalandırılıyordu. İpimden tutan Riki denen asker yavaşça beni yerimden kaldırırken onun kolunu hızla ittiğimde diğer askerler yeltendi. Ona nefretle bakarken anladım ki o da bir Naegeumwi.
Ters bir hareket yapmama rağmen askerlere durmasını işaret edip ağzımdaki bezi çıkardı, ipimi tuttu ve ilerledi. Ben durduğumda beni bekledi ve iteklemedi. Zindana girdiğimizde beni duvara bağladıktan birkaç saat sonra birkaç askere kıyafet ve sıcak su emretti ardından zindandan ayrıldı.
Diğer askerlere baktığımda bana tiksinircesine bakıyordular. Beni baştan aşağı bakışlarıyla dürtüp rahatsız ediyorlardı. İçeri iki asker emredilen şeylerle girdi. Elemanlara teslim ettiğinde ufak bir tartışma çıktı.
"Ne yapacağız?" dedi biri diğer askere.
"Ben o şeye dokunmam."
Bir asker kıyafeti diğerine veriyor, diğeri kıyafeti suratına vurup üstüne yürüyordu. Dayanamadım. "Kim size bana dokunun dedi ki?!" diye bağırıp tartışmayı bağırmamla durdurdum. Ama bu onları daha çok kızdırmıştı. Biri nezarethane kilidini açıp içeri girdi ve elinin tersiyle bana yapıştırdı. O şiddetle kafamı duvara vurdum.
"Uğursuz! Nasıl bu şekilde bize bağırmaya cürret edersin?!"
Askerin elinden sertçe kıyafeti alıp ellerini sildi ve suratıma fırlattı. Görüşüm çok bulanıktı. Başımdan sıcak bir şey süzülüyordu.
"Şu bakışları görüyor musunuz siz de?"
Cebinden hançeri çıkartıp bana gösterdi.
"Gözlerin ve dilin olmasa da yanacaksın."
Hançeri kaldırdığında gözlerimi sımsıkı kapattım ancak yere bir metal düştü. Hayır, bana kimse bir şey yapmamıştı. Gözümü açtığımda Riki, sinirden deliye dönmüş bir şekilde askerin bileğini kavramıştı. Tek bir çevirişte bileğini kırdığında asker acı içinde bağırdı. Ardından askerin saçından tutup duvara vurdu. Diğer askerler korkudan titriyordu. Bir tekme hamlesiyle yere leş gibi yığıp arkasına döndü.
"Size emanet ettiğim, benim bakmakta hükümlü olduğum mahkuma karşın duruşunuz bu mu?! Kral Jay'in sorgu için getirttiği adamı geri cesediyle mi çıkaracağız meydana?! "
Alnındaki saçı geriye atıp hepsine acı acı güldü. Baştan sona dizilmiş askerler, kafalarını aşağı eğmişti. Parmağının ucuyla bir askerin kafası nişan aldı. Ardından tokadı yapıştırıp sersemletti. Diğer askere geçtiğinde asker kafasını kaldırdı. Bir tokat bekliyordu o da. Ancak o kadar sinirliydi ki hırsını alamıyordu. Saçlarından tutup yere diz çökmesini sağladı. Çıkışa kadar yerde sürükledi ve daha sonrasını sadece işitebildim. Zindanlığa tekrar giriş yaptığında ellerini çırpıp kollarını geriye aldı.
"Bu gece şafak sökene dek saray avlusunda kırbaçlanacaksınız. Ardından rütbelerinize veda edin. Bir daha gözüme gözükürseniz o zaman sizin gözünüzü ve dilinizi söken kişi ben olacağım. Çabuk zindandan dışarı çıkın."
Yerdeki asker güç bela sürünerek diğerleri ile zindanı terk etti. Riki yere bırakılmış sıcak su, bezi alıp içeri geçti. Bana diğerlerinin baktığı gibi bakmıyordu ama yine de tuhaftı. Ona hiç güvenmiyordum. Bu davranışlarının sebebi güvenimi kazanıp benim idam sürecimi hızlandırmak olmalıydı.
Ağır zırhı ile yere çöktü, suyu bıraktı. Bezi sıkıp bana yanaştığında geri çekildim. Israrcı bir şekilde tekrar elini kaldırıp silmeye çalıştığında bağırdım.
"Dokunma bana!"
Tek bir söz söylemedi. Ne kadar yaklaşırsa yerinden o kadar duvara doğru sindim. Kaçıcak yerim kalmamıştı. Kafamı çevirip bağlı elimle ittirmeye çalıştım. Bileklerimi kavradı sonra duvara yaslayıp silmeye devam etti. Kafamı çevirmem işe yaramamıştı. Daha sonra ellerimi bıraktı. Suya tekrar batırıp çamurlu bedenime bezi tuttuğunda bacaklarımı kullanıp suyu devirdim. Bir anda bezi yere koyup iki bacağımı sıkıca yere bastırdı ve kafasını tehditkar bir biçimde öne eğdi.
"Ne yapmamı istiyorsun, bacaklarını da mı bağlamalıyım?"
Önemsemeden sinirle dişlerimin arasından konuştum.
"Sana bana dokunma demiştim."
"Bizzat kralın emrini yerine getiriyorum."
"Ben de..." kafamı öyle vurdum ki dünyam oturduğum yerde dönüyordu. Olan olanaydı. Zaten ölmeme ramak kalmışken bugün cidden infazımı bekleyemeden ölecek gibiydim.
"... istemiyorum!"
Yerdeki ıslak bezi alıp ağzıma sokunca ayaklarımı yere vurdum. Bezi tükürecek gücüm yoktu.
"Destek lazım! Yeni sıcak su, kıyafet, bez ve ip getirin!"
Başka bir asker gelene dek yanımda kaldı. İçeri bir asker istediklerini getirince gerçekten gücüm olmadığı, şu duruma düştüğüm için ağlamaya başladım. Ben neden böyle bir şey yaşıyordum?
Sıcak su ile kirim gittiğinde yeni getirilmiş hanboku giydirmek için ellerimi çözdü. Artık bileklerim hava alıyordu, resmen olduğu yerde zonkluyor ve yanıyordu. Bileklerimi tutup giydirmeye çalıştığında geri çekilmeye çalıştım fakat ayağa kalkıp ilerleyemedim. Dizleri ile bacaklarıma baskı yapıyor, benim olduğum yerde durmamı sağlıyordu. Mücadele edecek halim zaman geçtikçe azalıyordu. Üzerime seri şekilde jeogoriyi geçirdi ve yine tutup bileklerimi bağlayarak duvara sabitledi. Sadece üç dakika nefes almıştı bileklerim...
Kıyafetin omuzlarını oturtmak ve göğüs iplerini bağlamak için üzerime doğru eğildi. Yüzü yüzüme o kadar yakındı ki burnundan çıkan sıcak nefes doğrudan boynuma çarpıyordu. Sırf ipleri bağlamak için yakınlaşması bile midemi bulandırmaya yetiyordu.
"Beni burada çürütecekseniz neden bu saçmalığı yapıyorsun? Acizliğimi izlemek egonu mu tatmin ediyor?"
Gözlerimi gözlerine diktiğimde zindandaki sessizlik daha da ağırlaştı. Dudaklarım sussuzluktan çatlamıştı, ıslatmaya bile çekiniyordum. Dudağımı yaladığım an elleri göğsümün tam üzerinde, kalbimin üzerinde duraksadı. Gözlerinde ilk kez tehlikeli bir şeyin dalgalandığını gördüm. Korkudan ve adrenalinden göğüs kafesimi kırarcasına çarpan kalbim tamamen onun avuçlarının altında çırpınıyordu.
Cevap vermedi. Bana hakaret etmedi, kendini savunmadı. Sadece gözlerini gözlerimden bir saniye bile ayırmadan göğsümdeki ipleri sertçe çekti. Düğümü attığı an üstümden geri çekildi, pantolonumu seri şekilde çekip çıkardı, artık göz göze gelmemeye çalıştım... Bajiyi de giydirdiğinde eşyaları alıp zindanı kilitleyerek dışarı çıktı. Çok utanıyordum doğrusu ama rahatlamıştım.
O sırada dışarıdan birkaç buğulu ses işittim yine, bunlardan biri o askerin kalın baskıcı sesiydi. Ayırt etmesi çok kolaydı. Beni bu halimle bıraktığı için şükür ettim. Olan biteni tartmaya çalışmadım. Zihnim ve bedenim bu ağırlığa mana vermek istemiyordu artık. Yavaş yavaş gevşiyordum ama bileklerim canımı çok yakıyordu ve bu ortam tamamiyle güvensizdi. Biraz gözüm açık biraz kapalı bir şekilde uykuya dalar gibi oldum. Ve uyandığımda ağzımda kocaman bir çöl kuraklığı vardı. Uyku mahmuru bir şekilde etrafa baktım, zindanda loş meşaleler yanıyordu artık. Karşımdaki asker geri gelmiş, sandalyede beni izliyordu. Kafamı geriye yaslayıp gözlerimi tekrar kapattığımda zindan kapısı açıldı. Elindeki tepsiyi getirip yere bıraktı. Tepsinin içinde su, sade doenjang çorbası ve küçük bir kase kongbap vardı.
"Efendim isterseniz ben yedireyim."
Askere karşı kafasını iki yana sallayıp eliyle geri git işareti yaptı. Yanıma çöktü, suyu dudaklarıma götürüp içirmeye çalıştı ama hiçbir şekilde içmedim. Suyun tamamı üstüme döküldü. Pes etmedi, pilavı zorla ağzıma soktuğunda yüzüne tükürdüm.
"İyi polis kötü polis değil mi? Çek o pis ellerini artık üstümden." dedim. Eliyle yüzündeki pilav tanelerini temizledi, derin bir nefes verip anlamsız bir biçimde baktı. Kızmasını bekliyordum ama o "Polis ne?" dedi.
Gözlerimi devirip kafamı yana çevirdim. Daha sonrasında tekrar kaşığı tuttuğunda: "Git!" diye bağırdım. "Öleceğim zaten. Çaban kime senin!"
Hepsinin saray içi isminin zedelenmemesi için olduğunu biliyordum. Sunghoon'un aldıklarının gramını alamayan bu Naegeumwi 'nin diğerlerinin gözü önünde harika bir imaj çizip yufka kalpli gözükerek tüm cariyeleri tavlamak için bunları yaptığını biliyordum.
O sırada başka bir asker zindana girmeye yeltendiğinde Riki askere dönüp bağırdı.
"Çık zindandan!"
Asker usul usul çıktığında yalnız ikimiz kaldık.
"Buraya kadardı değil mi nazik olman senin?"
Pes edip sonunda hücremden çıktığında kafamı duvara koydum. Yerler saman, çer çöp doluydu. Gün bitmek bilmez gibiydi. Sessizlik ağ gibi üzerimi kaplayıp küçültüyordu beni. Duvarlardan is ve rutubet kokusu yayılıyordu. Dizlerim yavaştan ağrımaya kollarımı da hissetmemeye başlamıştım.
Şekilden şekile giriyor, bir sağa bir sola doğru kendimi bırakıyordum. Zincirlenmediğim sürece gerek var mıydı bir iple buraya bağlanmaya? Zaten sarayın her tarafında yüzlerce asker vardı. Riki yanındaki askeri kovmasa zindanda iki kişi, dışarda bilmem kaç asker bir tek bana bakacaktı. O pislik Sunghoon benim silahsız olduğumu bile bile, dövüşmediğim halde beni kral denen adama bir tehdit olarak sunmuştu. Bu kıyafetlerin içerisinde kendimi birden bir başkası gibi hissediyordum. Buradaki yalnızlığım Japonya'daki yalnızlıktan daha çok çaresiz hissettiriyordu. Üç bilemedim dört gün sonra yanarak ölecek olmam sanki şu an yanıyormuşum gibi hissetmeme sebep oluyordu. Gözlerim yine tüm bu haksızlıklara karşı dolmuştu. Son birkaç günümü bu şekilde esir geçirmeyi hiç yeğlememiştim. Gözümü tozlu, terlemiş ellerimle sildim. Hareket ettikçe daha çok yanıyordu kollarım. Ben bu acıya dayanamazken ateşler içinde nasıl duracaktım?
Hücre dışından gelen hışırtıyla kafamı kaldırdım ve tekrar Riki ile göz göze geldim. Hiç kuşkusuz o da ne istediğini bilen hırslı bir baş muhafızdı. Kafasını çevirmeyince sinirlendim. Zaten artık kararım verilmişti, buradan hiçbir dönüş yolu yoktu. Tüm duygularımı hafifletmeye karar verdim.
"Ne bakıyorsun?! Ellerimi çözeceğimi mi düşünüyorsun?"
Ellerimi havaya kaldırıp gösterdim.
"Şerefimle öleceğim. Çözmedim işte!"
İyice bakması için sağa sola çevirdim. Sonra kucağıma koyup kafamı eğdim. Daha fazla tahammül edemiyordum beni iğrendiren bakışlarına. Buradan artık kurtuluşum olamayacağını bile bile kendimi teslim ettiğim için içten içe kendime karşı da bir kırgınlık, öfke duyuyordum... tüm duygu karmaşaları içinde gözlerimin önüne eski sevgilim geldi. Ben şimdi bilinmeyen bir dünya içerisindeyken o nasıl bir gerçekleydi? Kendini nasıl hissediyordu? Ben hüzün içinde, bütün bu sıkışmışlığın içinde bilinmeyende yüzmeyi bırakmış akışa kapılıyordum. Kimse benim nasıl olduğumu, nerede olduğumu bilmiyordu. Ben bilmiyordum. Gözlerimden yaşlar yine akıyordu. Ağlamamak benim için çok zordu. Ama ağlarken bile kendimi samimi hissetmiyordum. Hıçkıra hıçkıra ağlamaya ihtiyaç duyuyordum. Tüm susmuşlukların, öfkenin, yalnızlığın, kendi benliğini unutmanın karşılığında ağlamak beni arındırmaya çalışıyordu yükümden. Görmezden geldiğim her şeyi daha fazla yüzüme vururak rahatlatmaya çalışıyordu beni. Görmemi istiyordu. Bağırdım, sanki ciğerim yerinden sökülüyormuş gibi bir acı hissediyordum. Kendi benliğim ölmüş de sanki onun arkasından ağıt yakıyormuşum gibi... Kafamı geri yaslayıp gözlerimi kapattığımda hala hıçkırıklarla sarsılıyordum. Çok yalnızdım. Burada bile çok yalnızdım, buraya bile ait değildim. Ölmek isteyip ölmek istemiyordum. Çünkü daha hiç yaşamamıştım. Yaşamadığım için ölmek, yaşamadığım için yaşamak istiyordum. İyileşmek değil iyi olmak istiyordum. Artık iyileşmenin beni şuan kurtarmayacağını biliyordum. Sadece nasıl iyi isem, nasıl iyi olacaksam bir an önce ona koşmak istiyordum. Ama şimdiki gibi onun için bile elim kolum bağlıydı. Hangisi bana iyi gelirdi bilmiyordum. Bilmemekle beraber uğradığım haksızlıklar boyuma kadar gelmişti. Haksızca verilen kararlar yüzünden...
Kendimle olan konuşma içerisine öyle dalmıştım ki bileklerimdeki ipin yok olduğunu fark etmemiştim. Alnımda parmak uçları hissettiğimde gözlerim açıldı. Dudaklarımı araladım, ağzımdan derin bir nefes çektim.
"Ne yapıyorsun? Neden bunu yapıyorsun?"
"Benden korkmanı istemiyorum. Neler döndüğünü merak ediyorum. Bu çelimsiz bedenin ne taşıdığını, hangi rüzgarın onu buraya ittiğini, ne günah işlediğini merak ediyorum."
Kafamı sağa doğru yerdeki samanların üstüne yatırdım. Riki'nin gizli pes etmek bilmez yapısı, bu manipülasyonlarla beni kandırmaya çalışması canımı sıkıyordu. Bileklerimin rahatlamış haliyle ellerimle kafama destek yaptım. Yorucu gün, parmaklıkların kapanması ile son buldu.
Sabah gözlerimi açmadan önce zindanlık dışında bir hareketlenme işittim. Yavaştan gözlerimi açtığımda içeriye adımlayan kralı gördüm. Yanında hiçbir muhafız yoktu. Riki sakinlikle durum raporunda değişiklik olmadığı bilgisini veriyordu. Ne değişikliği bekliyorsun ki?
Kral adım adım hücreme doğru geldi, ellerini arkasından çekip parmaklığa vurdu. Ayağa kalkmamı işaret ettiğinde yerimden kıpırdamadım. Bir anda parmaklığa hızlı bir şekilde vurunca doğruldum. Saçlarımı gözümün önünden çekip gözlerimi ovuşturdum.
"Neden elleri bağlı değil?" diye Riki'ye sordu. Riki kafasını eğip özür diledi. Beni iyice süzdükten sonra Riki'ye dönüp bir şeyler fısıldadı.
"Efendim, bunu yapmam mümkün değil." diyince kral omzuna dokundu.
"Bana itaat etmeyecek misin?"
O an bir şeylerin ters gittiğini hissettim. Emekleyerek parmaklığa erişip tutundum. Kral ise bana dönüp baktığında Riki ile göz göze geldim. Sessizliğin ardından "Peki efendim." diyerek onayladı. İçindeki burukluğu, çaresizliği ve tüm korkuyu hissetmiştim. Bu krala karşı olan duyduğu bir korku muydu yoksa canına karşın mıydı? Yoksa kendini benim yerimde mi hissedip korkmuştu? Neler olacaktı bana?
Kral zindandan çıktığında "Neler oluyor?" dedim. Lakin Riki hiçbir cevap vermedi. Zindanlıktan çıktı, elinde yine bir tepsi ile geldi. Tepsinin üstündeki örtüyü kaldırdığında mahkum yemeklerinden farklı çeşitler gördüm.
"Son yemeğim mi bu benim?" diye düşündüm. Genelde mahkumlar idam edilmeden önce bu tarz yemekler yiyordu, sanki sistem Amerikanvari idi. Tepsiyi içeri bıraktığında karnımın gurultusunu bastırmaya çalıştım ellerimle belimi sıkarak. Tepsiye dokunmamalıydım. Koku o kadar cezbediyordu ki sanki yesem ondan hemen sonra ölecektim.
"Yemeğini ye." dedi.
"Kral spesyeli mi? Sırrımı söylemek için mi?"
Riki yine cevap vermedi. Ben de duvara geri çekildim tepsiden uzaklaşıp. Kendimi tutmak çok zordu, o kadar aksiyon sonrası inat etmek deli işiydi. Aslında pek iştahım yok gibiydi ama sadece bunları görünce karnımın deli gibi acıktığını hissetmiştim. Tepsiye bakarken "Yemeğini yemezsen ellerini geri bağlarım." diye tehdit gelince kaşlarımı çattım.
"Gerek yok." diyerek hemen ikna oldum. Ellerim o kadar acımıştı ki hem yemek cazip görünmüştü hem de ellerimi açıkta bırakmak için tepsiyi bir çırpıda alıp büyük bir yavaşlıkla sanki istemezmiş gibi kaşığı pilava batırıp az az ağzıma götürdüm. Suya sarılırken bir yandan sticklerimi kimchiye daldırdım. Bir gözümle Riki'yi kontrol ettiğimde artık beni izlemediğini, yerdeki samanlara dertli dertli daldığını gördüm. Beni hiç ilgilendirmiyordu fakat onu diğerlerinden ayıran özelliğinin duygularını belli etmesi olduğunu düşündüm. Ne kadar çıkarı olsa da, kötü biri olsa da ondaki duygu kırıntılarını görmek onun buradaki tek insan olduğunu düşündürtüyordu.
"Sorun ne?" diye sordum kendimi alamayıp. Bir yandan da tabağımı bitiriyordum. Riki daldığı yerden kafasını kaldırıp bana baktı.
"İnfazımın senin için sorun teşkil ettiğini düşünmüyorum, galiba bundan sonra öleceğim. Ama ölümümden çok başka kral sana kendini tehlikeye atacak çok ağır bir görev vermiş olmalı. Açıkçası görevin beni pek ilgilendirmiyor ama... bunu mutlak bir son olarak düşünme. Bak, ben bile dünyanın sonunda olduğumu düşünürken bir anda kendimi burda buldum. Dünyanın sonu değilmiş ama birazdan belki de benim sonum olacak."
Eliyle yüzünü ovuşturdu. "Çok safsın." dedi. Ben de anında sticki bırakıp tepsiyi ittim ve elimle ağzımı sildim.
"Niçin?"
Ayağa kalkıp parmaklıkları açtı, tepsiyi alıp geri kapattı ve zindandan çıktı. Zindanlıkta tek başıma kalırken yere kendimi bırakıp nefes verdim. İşte sonum geliyordu. Hiç kimse beni anlamadan, iki dünyanın sırrı ile gidecektim ben daha bu yeni dünyayı yaşayıp anlayamadan.
Derken saatler geçti, gelen giden kimse olmadı. Hava karardı, zindanlık zifiri karanlıktı. Kimse meşale yakmaya gelmedi. Dışarıda bir hareketlilik oluştu. Bahçeden gelen konuşma sesleriyle Riki'nin geleceğini düşündüm. Bu hareketlilik beni yakmak için oluşturdukları bir zincirden meydana gelmeliydi. Heyecanlanmıştım. Ölüme giden yolda kalbim deli gibi çarpıyordu. İnsan sesleri yavaş yavaş azaldı. Doğrulup ellerimi birleştirdim. Ellerimle oynarken sıkılıp ayağa kalktım, tur atmaya başladım içeride. Yine kimse yoktu. Gece yarılarken akıbetim ne olacak diye merakımdan bayılacaktım. Ama uyku bastırmaya başlamıştı. Ne akşam yemeği ne başka bir şey gelmemişti. Sadece dışarıda muhafızların olduğunu biliyordum. Kendi kendime yanacağım diye kuruntu yapmıştım. Samanlıklara geri kendimi bıraktım. Hiçbir şeyin olacağı yoktu. O sabah ne konuştuysa içinde ben yoktum. Ölümüm de yokmuş. Zavallı Riki gerçekten bir göreve gitmiş olmalıydı. Şimdi ona acıma kırıntısı vardı içimde. Gözlerim yarı açık halde uykuya dalmadan önce yine dün olanları düşündüm. Ben eski dünyaya geri dönmeli miydim? Uyusam geçer miydi? Yoksa bu dünyada kalıp buradaki hikaye ile yaşam öyküm tamamlanmalı mıydı? Bu evrende bir rolüm olmalıydı. Buraya geldiysem ölmek için gelmiş olmamalıydım. Beni buraya getiren, buraya gelmemi tetikleyen şeyler olmalıydı. Bu açık olarak plağın yüzündendi. Ama başka hiçbir ipucu yoktu. Yaşayacak mıydım?
Gözlerim kapandığında uzun bir uykuya dalmış gibiydim. Tam uykunun derin evresindeyken zindanlığın açılma sesini işittim. Riki tam olarak karşımdaydı. İçeri girip uyanmama yardım etti.
"Neden uyandırdın beni?" diye sordum boğuk sesimle. Ağzımı kapattı.
"Sessiz ol."
"Bu saatte mi öleceğim?" dediğimde suratıma birkaç saniye bakıp beni ayağa kaldırdı. Onun bu sessizliği beni ürkütmüştü.
"Pelerinin içine gireceksin."
"Ne? Beni kaçır..."
Ağzımı kapatıp "Gukmunjang'a gidiyoruz." dedi.
"O..."
"Ağır suçlar için sorgulanma alanı."
Ha, yani şimdi işin rengi değişmişti. Hadi bakalım oraya da gidelim diyerek sorgulamadan ellerimi bağlatıp pelerininin içine girdim. Başka ne oyunlar dönüyor olabilirdi ki? Burada durup ölümü beklemektense rengin değişmesi iyidir dedim kendi kendime. Uykum da çok vardı, ayağa kalktığımda sendeleyip durdum. Kolumdan tutup yavaş yavaş beni yönlendirdi. Zindandan dışarı çıktığımızda dışarının soğukluğu bedenimi vurdu, uykumdan uyanır gibi oldum. Birkaç ayak sesi işittiğimde Riki durdu. Yüzümdeki kapşondan hiçbir yeri göremiyordum.
"Kralın emri ile tek başıma götürmem gerektiğini dedi. Saray içinin bu kaosu kaldıracak gücü yok, sadece ben sorgulayacağım. Başka birinden işitirsem hepinizi idam ettireceğim."
Başka bir muhafız "Emredersiniz." dedi.
İlerledik, başka adım sesi yoktu. Onun adımları büyüdü, ilerledikçe pelerini çıkarma ihtiyacı duydum. Resmen koşuyordu, ben ise sürünüyordum. Pelerinin kapşonunu kafamı eğerek açmaya çalıştığımda tek bir hamle ile kafamdaki kapşonu yere doğru çekti ve fısıldadı.
"Kapşonunu açamazsın."
"Gerçekten dediğin yere mi gidiyoruz?"
"Hayır." dediğinde aydınlanma yaşadım.
"Sabah... kral beni yanına mı çağırdı?"
Kolumu iyice kendisine çektiğinde acıyla inledim.
"Sessiz olmazsan ağzını kapatacağım."
"Doğru mu yani? Sen... beni bu gece vaktinde... Ben kralın cariyesi mi olacağım?!"
Anında bir odanın içerisine girip eliyle ağzımı kapattı. Kapşondan nefes alamıyordum.
"Sessiz ol dedim sana."
Yerimde kıpraşıp dururken beni duvara iyice sıkıştırdı. Kapşonu açtığında var gücümle bağırmak için nefes aldığım an tekrar eliyle ağzımı örttü.
"Sakın bağırma. Gebertirim seni."
Kafamı hayır anlamında salladım. Gözlerim dolmuştu. Diğer elini anında boğazıma götürüp sıktı. Bacaklarımla tepinirken elini ağzımdan çekti ve ellerimle bacaklarımı sabitledi. Sesim çıkmıyordu.
"Öldür..." dedim kesik kesik. Cariyesi olmaktansa ölmeyi yeğlerdim. Riki bana olan bakışlarını başka tarafa çekip ellerini yumuşattı. Sonrasında geri çekti. Derin nefes alırken onun kafasındaki şapkayı çıkartıp karanlık odadaki köşeye fırlattığını gördüm. Yere doğru ilk başım ardından bedenim düştü. İşte bu, işte şimdiki çaresizlik diğerlerinden farklıydı. İliklerime dek hissettiğim o hiçlik duygusu beni yine ele geçirmişti. Ağlamaya başladığımda Riki hızlıca yere eğilip kafamı kaldırdı. Bağlı ellerimle onu ittirmeye çalıştığımda yüzümü bırakıp kollarımdan tuttu ve beni kaldırmaya çalıştı. Ancak hiçbir şekilde kalkmadım, kalkamadım. Sonunda yanımdaki duvara yumruk attı.
"Tüm her şeyimden feragat edecek iken neden burada bana zorluk çıkarıyorsun?"
Titreyen bacaklarımı kendime çekip yüzümü kapattım. Bağlı ellerimle sımsıkı dizlerime sarıldım. O kralın yatağında bir obje gibi oynatılıp sonrasında ölecektim.
Yanı başımda diz çöktü. Beni zorlayacağını düşündüm. Hıçkırıklarla boğuşmaya çalıştım. Sabah kırdığı kalkanım tekrar günyüzündeydi, artık ondan da çok korkuyordum.
"Lütfen... yaklaşma."
Tir tir titriyordum. Ancak bileklerimde hissettiğim hançerin soğuk çeliği ile kafamı kaldırdım. Bana kendimi öldürmem için yardım mı edecekti? Minnetle kafam karışık bir biçimde gözlerimi sımsıkı kapattım. Bu karanlık ne zindanın karanlığıydı ne bulunduğumuz yerin. Bu karanlık aydınlığı olan bir karanlıktı.
Ancak hançerle iplerimi kesti, halat kucağıma düştü. Gözlerimi açıp onun karanlıkta parlayan gözlerine baktım. Elindeki hançeri uzağa doğru yerden savurdu.
"Ne yaşadığını bilmiyorum ama seni meze etmeye niyetim yok."
Ayağa kalkıp yere eğildi, ezbere bildiği yerdeki toprağı silkti ve ardından gizli kapağı tekte çekip elini bana uzattı. Sesi aceleci ve emreder gibiydi.
"Tek bildiğim bir şey var. O da yaşamak istiyorsan hemen benimle gelmek zorunda olduğun."



