İçeriğe geç

Kırık Pena

Bölüm 9 · 6 dk okuma

Kırık Pena

Bölüm 9

Bölüm - 9

Yaklaşık bir saat sonra parmak uçlarım hafifçe sızlıyordu.

Bunun beni durdurmak yerine rahatlatması muhtemelen hakkımda çok şey söylüyordu.

Bir süredir yarışma parçamızdaki soloyu çalışıyordum. Haftalardır yaptığım gibi aynı bölümü tekrar tekrar çalıyor, hoşuma gitmeyen küçücük yerleri düzeltiyordum.

Bir kez daha.

Bir kez daha.

Son notayı susturduğumda gitarı kucağımda bıraktım.

İyiydi.

Hatta çok iyiydi.

Ama kafam hâlâ başka yerdeydi.

Telefonumu sehpanın üzerinden aldım.

Saat altıya yaklaşıyordu.

Bildirimleri görmezden gelip yarışma komitesinin gönderdiği duyuruyu yeniden açtım. Öğleden sonra eşleşmeleri görünce geri kalanını doğru düzgün okumamıştım.

Aşağı kaydırdım.

Eşleşmeler.

Kurallar.

Değerlendirme sistemi.

Performans süresi.

Derken yeni bir başlık gördüm.

Eşleşen Katılımcılar İçin İlk Buluşma ve Prova Bilgilendirmesi

Doğruldum.

Yarın.

Saat 18.00.

Müzik bölümü prova odaları.

Her eşleşmeye ayrı bir oda verilecekti.

“Harika.”

Okumaya devam ettim.

Ve yüzümdeki ifade yavaşça değişti.

Performans parçaları katılımcılara ilk prova başlangıcında teslim edilecekti.

Önceden açıklanmayacaktı.

Telefonu biraz daha yaklaştırdım.

Belki yanlış okumuşumdur diye tekrar okudum.

Hayır.

Aynı şeyi söylüyordu.

Parçayı önceden çalışamayacaktık.

Düzenlemeyi önceden düşünemeyecektik.

Kimin hangi bölümü çalacağını planlayamayacaktık.

Her şey yarın başlayacaktı.

“Kim böyle bir kural koyar ki?”

Gitarı kenara bırakıp duyurunun devamını okudum.

Amaç, eşleşen müzisyenlerin uyum sağlama, yaratıcı karar verme ve birlikte çalışma becerilerinideğerlendirmekti.

Tabii.

Benim en sevdiğim şey.

Kontrolüm dışında gelişen olaylar.

Üstelik Rüzgar’la.

Ekranın görüntüsünü alıp Lex grubuna gönderdim.

Bunu gördünüz mü?

İlk cevap Can’dan geldi.

evet

Ardından:

çok eğlenceli olacak

Benim için değil.

Ceren yazdı.

Hande’yle konuştum yarın buluşuyoruz. kız tatlı bu arada

Can:

Derin de iyi kız.

Bir süre sonra Uğur yazdı.

Tamer’le konuştum. Sorun yok.

Ekrana baktım.

Ne güzel.

Herkes mutlu mesut yeni partneriyle kaynaşmıştı.

Benim payıma da Rüzgar düşmüştü.

Ceren’den yeni mesaj geldi.

Rüzgarla konuştun mu

Hayır.

Üç nokta belirdi.

konuşmayacak mısın

Yarın saat altıda aynı odada olacağız. Yeterince konuşacağız.

Can hemen mesaja emoji bıraktı.

Telefonu kilitledim.

Hayır.

Rüzgar’a yazmayacaktım.

Ne yazacaktım zaten?

Merhaba, yarın zorunlu olarak birlikte vakit geçireceğimiz için çok heyecanlıyım.

Ölmeyi tercih ederdim.

Gitarımı yeniden elime aldım.

Uğur’un cümlesi bir kez daha aklıma geldi.

En az senin kadar iyi biriyle çıktığında ne yapacağını henüz bilmiyorsun.

Pekâlâ.

Öğrenecektim.

Amfinin sesini biraz açtım.

Penayı tellerin üzerine getirdim.

Yarın parçanın ne olduğunu bilmeyecektim.

Ne çalacağımızı bilmeyecektim.

Rüzgar’ın ne yapacağını da bilmiyordum.

Ama bir konuda kararımı vermiştim.

O prova odasına hazırlıksız girebilirdim.

Rüzgar’dan kötü girmeyecektim.

Ertesi gün saat altıya on kala müzik bölümündeydim.

Şaşırtıcı değildi.

Rüzgar’la aynı odada çalışmak yeterince sinir bozucuydu; bir de onu bekleyen taraf olmak istemiyordum.

Koridor, gündüze göre daha sakindi. Derslerin çoğu bitmişti. Kapalı prova odalarının arkasından birbirine karışan piyano, davul ve gitar sesleri geliyordu. Omzumdaki gitarı düzelterek telefonumdan oda numarasını kontrol ettim.

204.

Kapıyı açtığımda içerisi boştu.

“Güzel.”

En azından birkaç dakikam vardı.

Gitar çantamı duvarın kenarına bırakıp ceketimi çıkardım. Amfilerden birinin önüne geçtim, kabloları kontrol ettim ve gitarımı çıkardım.

Saat 17.53.

Rüzgar ortada yoktu.

Gitarı bağlayıp akort etmeye başladım.

17.56.

Son teli de kontrol ettim.

17.59.

Kapıya baktım.

Tam saat altı olduğunda telefonumu çıkarıp saate baktım.

“Tabii.”

Altıyı bir geçti.

İki.

Üç.

Kapı açıldı.

Rüzgar hiçbir şey olmamış gibi içeri girdi.

Siyah bir sweatshirt giymişti. Gitarı sırtındaydı, bir elinde kahve vardı. Saçları her zamanki gibi dağınıktı ve yüzünde, dünyanın hiçbir yerine geç kalamayacakmış gibi rahat bir ifade vardı.

Bana baktı.

“Selam.”

Telefondaki saate baktım.

Sonra ona.

“Altıda başlayacaktık.”

Rüzgar kapıyı arkasından kapatırken bileğindeki saate baktı.

“Altıyı üç geçiyor.”

“Yani geç kaldın.”

“Üç dakika.”

“Geç kalmanın süresine göre adı değişmiyor.”

Kahvesini masaya bıraktı.

“Sen kaçta geldin?”

“Bunun konuyla ilgisi yok.”

“Beş buçuk?”

“Hayır.”

“Beş?”

“Rüzgar.”

Güldü.

Aslında dakikalara o kadar çok takılan biri değilimdir. Hatta çoğu zaman Lex provalarına geç kaldığım oldu ama konu o olunca kendimi daha hırslı, daha sinirli ve hatta daha kontrolcu hissediyordum.

Gitarını sırtından indirirken başını iki yana salladı.

“Seninle bir ay geçirmek gittikçe daha heyecan verici oluyor.”

“Bir ay geçirmeyeceğiz.”

“Program öyle söylüyor.”

“Gerekli olan en az sayıda prova yapacağız.”

Gitarını çantasından çıkarırken bana baktı.

“Hayranlarımız buna üzülür.”

Elimdeki penayı ona doğru çevirdim.

“Bir daha onlardan hayranlarımız diye bahsedersen gitarının tellerini keserim.”

“Şiddete eğilimlisin.”

“Senin yanında gelişti.”

Dudaklarının kenarı kıvrıldı.

Tam cevap verecekken kapı tekrar açıldı.

İçeri müzik topluluğundan tanıdığım bir öğrenci girdi. Elindeki iki sayfayı masaya bıraktı.

“Parçanız bu. Düzenleme tamamen size ait. Orijinaline bağlı kalmak zorunda değilsiniz ama ana melodinin tanınabilir olması gerekiyor.”

Kâğıdı hemen elime aldım.

Rüzgar da omzumun üzerinden baktı.

“Ne kadar süremiz var?” diye sordum.

“Performans maksimum altı dakika. İlk değerlendirmede teknik uyum, düzenleme ve sahne iletişimine bakılacak.”

Sahne iletişimi.

Harika.

Çocuk çıktıktan sonra notalara baktım.

Parçayı biliyordum.

Tamamen yabancı değildi ama gitar için hazırlanmış bir eser de değildi. Bu yüzden ikimizin de kendi partisyonumuzu yaratmamız gerekecekti.

Aslında yarışmanın istediği şey tam olarak buydu.

Rüzgar kâğıdı elimden aldı.

“Güzelmiş.”

“Önce bir kez orijinal yapısına yakın çalalım.”

Kaşını kaldırdı.

“Bu bir emir mi?”

“Öneri.”

“Emir gibi geldi.”

“İstersen demokratik oylama yapabiliriz. İki kişiyiz, birimiz mantıklı olanı seçer.”

“Ve o kişi sensin.”

“Çabuk öğreniyorsun.”

Rüzgar güldü.

“Peki.”

Şaşırarak ona baktım.

“Peki mi?”

“Her söylediğine karşı çıkmamı mı bekliyorsun?”

“Genelde öyle yapıyorsun.”

“Bugün seni şaşırtmaya karar verdim.”

“Üç dakika geç gelerek başladın zaten.”

Başını iki yana sallayarak amfinin önüne geçti.

Ben tekrar kâğıda döndüm.

Birkaç dakika boyunca parçayı bölümlere ayırdık. Şaşırtıcı şekilde kavga etmeden. Girişte benim ana melodiyi almama, Rüzgar’ın daha alttan eşlik etmesine karar verdik. Sonrasında yer değiştirecektik.

En azından ilk denemede.

“Hazır mısın?” dedim.

Rüzgar gitarının sesini kontrol etti.

“Sen?”

“Önce ben sordum.”

"Çocuk musun?"

Gözlerimi devirdim.

“Başlıyorum.”

İlk notayı bastım.

Rüzgar birkaç saniye sonra girdi.

Ve daha ilk dakikada bir şey fark ettim.

Onu yüzlerce kez çalarken duymuştum.

Konserlerde.

Provalarda.

Mavi’nin sahnelerinde.

Bazen koridordan geçerken bile.

Ama aynı odada, diğer enstrümanların arkasına saklanmadan yalnızca iki gitarla çalmak farklıydı.

Rüzgar’ın gitarı beklediğimden daha sessiz başladı.

Ben melodiyi taşırken altına birkaç nota bıraktı. Gösterişli değildi. Kendini öne çıkarmaya çalışmıyordu.

Tam tersine beni dinliyordu.

Ben bir notayı uzattığımda girmedi.

Bekledi.

Sonra tam bıraktığım yerde kendi notasını aldı.

Kaşlarım hafifçe çatıldı.

Çalmaya devam ettim.

Bir sonraki geçişte melodiyi ona bıraktım.

Ve Rüzgar değişti.

Ya da belki değişen o değildi.

Ben ilk kez bu kadar yakından dinliyordum.

Parmakları tellerin üzerinde beklediğimden daha sakin hareket ediyordu. Hızlı çalabileceğini biliyordum. Gerektiğinde insanı sinirlendirecek kadar kusursuz ve hızlı çalabiliyordu.

Ama yapmadı.

Bir notayı çekti.

Uzattı.

Ses yavaşça titredi.

Ardından melodiyi aşağı indirdi.

Bir anda parçanın havası değişti.

Başımı kaldırıp ona baktım.

Rüzgar bana bakmıyordu.

Gözleri gitarındaydı.

Yüzündeki o sürekli alaycı ifade yoktu.

Garipti.

Çünkü Rüzgar konuşurken her şeyi hafife alırdı.

İnsanlarla dalga geçerdi. Kendinden fazlasıyla emin görünürdü. Bir şeyi ne kadar önemsediğini anlamak neredeyse imkânsızdı.

Ama gitarı öyle değildi.

Gitarında garip bir hüzün vardı.

Melodiyi olması gereken yere götürmek yerine bir anlığına daha karanlık bir notaya çekti. Teknik olarak küçücük bir tercihti.

Ama hissettirdiği şey küçücük değildi.

Sanki parçanın içinde olmayan bir şeyi oraya koymuştu.

Kendinden bir şey.

Bir sonraki notayı çalmayı neredeyse unutuyordum.

Son anda girdim.

Rüzgar başını kaldırdı.

Göz göze geldik.

Hiçbir şey söylemedi.

Ben de söylemedim.

Çalmaya devam ettik.

Ama artık onu duymamaya çalışamıyordum.

Rüzgar’ın çalışı kendisine hiç benzemiyordu.

Gösterişli değildi.

Kibirli hiç değildi.

Aksine bazen rahatsız edecek kadar duygusaldı. Bir melodiyi hemen çözüme ulaştırmak yerine bekletiyor, insanda yarım kalmışlık hissi bırakıyordu. Bazı notalarıysa sanki bırakmak istemiyormuş gibi uzun tutuyordu.

Melankolikti.

Derindi.

Hatta bazı yerlerde… üzgündü.

Bu düşünce beni rahatsız etti.

Çünkü o gitarın arkasındaki insanla okulda tanıdığım Rüzgar birbirine uymuyordu.

Biri sürekli sırıtıyordu.

Diğeri sanki söylemediği şeyleri altı telin arasına saklıyordu.

Ve tam o anda, yıllardır inandığım o cümle hiç istemediğim bir zamanda aklıma geldi.

Bir insanı tanımak istiyorsanız onunla konuşmayın. Nasıl müzik yaptığını dinleyin.

Parmaklarım tellerin üzerinde hareket etmeye devam etti.

Karşımda ilk defa sessiz bir Rüzgar vardı.

Belki de gerçek olanı buydu.

Bu ihtimalden hiç hoşlanmadım.

Çünkü bir insanı sevmemek, onu basit sandığınız sürece çok daha kolaydı.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.