Bölüm 3: Sanayinin Paslı Dumanı
Sanayi sitesinin üzerindeki gökyüzü, mahallenin üzerindeki gökyüzünden her zaman daha gri ve daha alçaktı. Islatılmış kömür tozu, gres yağı ve yanık motor kokusu havadaki oksijeni neredeyse tamamen emmişti. Burada zaman, çırakların çekip durduğu paslı kepenklerin gürültüsüyle ve çıplak elle tutulan sıcak demirlerin caddelere savurduğu kıvılcımlarla ölçülüyordu.
Karan, altı aydır bu gürültünün tam ortasındaki iki metreye üç metrelik bir tezgâh altı barakasında yatıp kalkıyordu. Tavanı nemden kararmış, duvarları rutubet kusmuştu.
Genzi yakan yağ kokusu içinde gözlerini açtığı her sabah, avucunun içinde tuttuğu o pirinç yüksüğün soğukluğuyla kendine geliyordu. Parmak boğumları yağ lekelerinden siyahlaşmış, tırnak araları nasırla kaplanmıştı. Ne kadar sabunlarsa sabunlasın, tenine sinen o sanayi kiri çıkmıyordu. Ama Karan için asıl kir ellerindeki değil, ruhuna çöken o ağır suçluluk duygusuydu.
"Karan! Yine mi daldın lan?"
Ustasının gür sesi, dükkânın beton zemininde çınladı. Nuri Usta, elindeki paslı anahtarı tezgâha vurarak ilerledi. Yüzündeki derin çizgiler sanayinin yıllanmış tozunu taşıyordu. "Müşteri arabayı bekler, sen elindeki somuna sevdalı gibi bakarsın! Kafan nerede senin boyu devrilesice?"
Karan cevap vermedi. Çenesindeki kas seğirdi, elindeki İngiliz anahtarını somunun üzerine yerleştirip var gücüyle yüklendi. Kol kasları gerildi, damarları deri yüzeyine fırlayacakmış gibi kabardı. Bedenini acıtana kadar çalışmak, zihnindeki o sesi susturmanın tek yoluydu. O ses, Bahar’ın o son gece sokakta haykırdığı cümleydi: "Bizi korumuyorsun, bizi yok sayıyorsun!"
"Yok saymıyorum," diye fısıldadı Karan kendi kendine. Somunu sıkarken parmak boğumunu demirin keskin kenarına çarptı. Teninden süzülen sıcak kan, gres yağına karışarak yere damladı. Acıyı hissetti ama yüzünü bile buruşturmadı. "Sizi bu çöplüğün içine çekmiyorum sadece."
Aynı dakikalarda mahalleye kışın ilk sert karı düşüyordu. Bahar, terzi dükkânının camından dışarıya, caddenin karşısındaki kahvehaneye bakıyordu. Oğuz yine oradaydı. Sobanın yanında oturmuş, elindeki çay bardağını iki eliyle kavramış, gözlerini terzinin kapısından bir an olsun ayırmıyordu.
Oğuz’un bu sessiz nöbetleri artık Bahar’ı boğmaya başlamıştı. Oğuz kötü bir adam değildi; aksine, Bahar’ın üstüne titriyor, fırtınalı günlerde dükkânın çatısı akmasın diye kiremitleri tek başına değiştiriyor, Bahar’ın sevdiği kurabiyeleri fırından taze çıkınca alıp getiriyordu. Ama Oğuz’un her iyiliği, Bahar’ın boynuna geçirilmiş görünmez bir ilmek gibiydi.
Terzinin kapısı açıldı, çıngırak neşesizce çaldı. İçeri giren soğuk rüzgârla birlikte Oğuz içeri adım attı. Üzerindeki paltonun omuzlarında kar taneleri eriyordu.
"Bahar," dedi Oğuz, sesini olabildiğince yumuşak tutmaya çalışarak. "Hava iyice bozdu. Dükkânı kapatsak mı artık? Seni eve bırakayım."
Bahar elindeki kumaşı sertçe tezgâha bıraktı. Makasın metalik sesi dükkânda yankılandı. "Oğuz, ben çocuk değilim. Kendi başıma eve gidebilirim."
Oğuz’un yüzündeki o uysal ifade bir anlığına gölgelendi. Çenesindeki o eski kavga izi hafifçe kızardı. Bir adım yaklaştı. "Ben seni çocuk görmüyorum Bahar. Sadece... Yanında olmak istiyorum. Karan gibi arkamı dönüp gitmiyorum ben. Buradayım. Her zaman buradaydım."
"Karan’ın adını anma," dedi Bahar. Sesi titriyordu ama bu titreme korkudan değil, içindeki o kontrol edemediği öfkeden kaynaklanıyordu. "Onun adı bu dükkânda geçmeyecek demedim mi ben sana?"
"Neden?" diye sordu Oğuz. Sesindeki örtülü kırgınlık birden su yüzüne çıktı. "Hâla onu mu bekliyorsun? Seni bir kalemde silip atan, haber bile göndermeyen o adamı mı bekliyorsun hâlâ? Onca şeyden sonra..."
"Ben kimseyi beklemiyorum!" diye bağırdı Bahar. Gözleri dolmuştu ama yaşların akmasına izin vermemek için çenesini sıktı. "Ben sadece nefes almak istiyorum Oğuz! Senin bu sürekli tepemde durmandan, beni koruyormuş gibi yapmandan yoruldum!"
Oğuz durdu. Yüzündeki ifade tamamen sertleşti. Dudakları ince bir çizgi halini aldı. "Seni koruyorum Bahar. Çünkü o herif gittiğinde senin elini tutan tek kişi bendim. Bunu unutuyorsun."
Oğuz ar arkasını dönüp dükkândan fırladı. Kapı çarpılarak kapandığında çıngırak uzun süre sallandı. Bahar tezgâha tutundu. İçinde büyüyen bu karmaşa onu bitiriyordu. Oğuz’a haksızlık ettiğini biliyordu, adam onun için çırpınıyordu. Ama kalbi, mantığının emrettiği doğrulara itaat etmeyi reddediyordu.
O sırada sanayi sitesindeki barakada Karan, tefeci Rıza’nın adamlarının masaya bıraktığı senede bakıyordu. Masadaki gaz lambasının titrek ışığı, senedin üzerindeki rakamları ve altındaki o ıslak imzayı aydınlatıyordu. Oğuz’un imzasıydı bu. Karan cebindeki tüm birikimi masaya sürdü.
"Bu bu ayın payı," dedi Karan, sesi bir kurt gırlaması gibi alçaktı. "Oğuz’un kapısına bir daha gitmeyeceksiniz. O mahalleden tek bir adam bile o çocukların kapısını çalmayacak."
Tefecinin adamı parayı saydı, pişkince gülümsedi. "Yetmez Karan usta. Faiz işler. Bu parayla sadece zaman satın alırsın."
Karan masaya doğru eğildi. Göğsünden gelen o ağır nefes adamın yüzüne çarptı. "Zaman satın alıyorum zaten," dedi Karan. "O borç bitene kadar buradayım. Ama o mahalleye bir adım atarsanız, bu sanayiden cesediniz çıkar."
Karan, Oğuz’un tefecilere olan devasa borcunu ödemek için sanayide kendi hayatını hiçe sayarak köle gibi çalışırken; Oğuz’un mahallede Bahar’a "Karan bizi unuttu" yalanını söylemeye devam etmesi, bu saklanan devasa sır ortaya çıktığında iki dostu birbirine mi kırdıracak?