Her şeyin bir sonu olabileceğine inandım. Duygular olabilir: Öfke dinebilir, korkmazsın artık, utanma duygun yok olur, endişelenmezsin bundan sonra. Sonu olan şeyler bir veda içerir, vedalarda umut vardır. Ben kendimi hep bu duygulara veda ederken buluyorum.
Mesela bahsettiğim duyguların bir sonu olsa bile yerini doldurabiliyoruz, belki farkı belki aynı duygular. Ama ya sonu gelen şey bir nefes ise? Bazı nefeslerin sonu geldiğinde veda edemiyorsunuz. Ben edemedim, şansım olmadı.
En değer verdiğim ve asla biteceğini istemediğim dört nefes kesildiğinde öfkelendim. Bu insanların ruhları bedenlerinden ayrıldığında korktum. Ailemi hissedemeyince, göremeyince, duyamayınca ve koklayamayınca endişelendim. Her seferinde bu duyguyu farklı farklı travmamda yaşadım. Ben her veda ettiğim duygunun farklı bir yüzüyle tanıştım. Artık veda etmemeyi öğreniyorum, vedaların da bir sonu olmalı.
Hoşçakalsız bir veda.
__
Mert’e sorduğum adamın elinin omzumda olmasını görüp garipsediğimde bir de adımı bilmesine şaşırdım. Az önce dalmışım, bu anılarımın içinde kaçıncı kayboluşum bilmiyorum. Bir el tuttu beni o anılardan.
“İyi misin, ağlıyorsun birkaç dakikadır?” meraklı ses tonuyla sordu. Ağlıyor muydum? İnsan ağladığının farkına varmaz mı? “İyiyim, dalmışım. Önemli bir şey yok,” diye geçiştirdiğimde sormadan duramayacığımı anladım kendi kendime. “Az önce Selin dediniz, tanışmıyoruz diye düşünmüştüm.” deyip ekledim.
Eli omzumdan koluma indiğinde rahatsızca oturuşumu düzelttim ve anlamış olmalı ki elini çekti ve koyu kahverengi gözleriyle masamdaki sandalyeyi işaret etti. “Oturabilir miyim?” Tuhaf hissettirdi ama üstüne gitmedim, sanırım fazla kötü görünüyordum.
Sandalyenin üstündeki bez çantamı masanın üstüne koyup başımı onaylama manasında sallayıp oturmasına izin verdim.
“Hayır, tanışmıyoruz. Kafeye girdiğinizde arkadaşın adınla seslenince duydum adını,” diye açıklamaya başladı ve devam etti. “Dakikalardır ekrana kilitlendin ve ağlıyorsun. Bir de titremeye başladın, ben de yanına gelmek, sormak istedim.”
Hafif bir şekilde gülümsedim, yanıma gelip beni kafamdan kurtardığı için teşekkür etmek amacıyla. “Teşekkür ederim sorduğunuz için, dediğim gibi dalmışım.”
Kolunu masaya koyup hafifçe yüzüme doğru yaklaştı. “Böyle sizli bizli, resmi konuşmana gerek yok,” Dedi ve elini uzattı. “Pusat, memnun oldum.” dedi. Tek kaşımı kaldırıp anlamak istermiş gibi baktım. Gülümsemem hala suratımdayken “Selin, biliyorsun zaten.” dedim ve elini sıktım.
Pusat anlamlandıramadığım bir ifadeyle yüzümü ve hatta ellerimi inceliyordu. Ben de oluşan atmosferin garipliğini bozmayıp buna katıldım ve Pusat’ın yüzünü inceledim. Detaylı incelemeden bile göze çarpan bıyık ve sakalları hoş gözüküyordu, her zaman çekici bulurum.
Yüzümün her zerresinde gezinen koyu kahverengi gözlerin tepesindeki kirpikleri hoş duracak şekilde uzundu.
Pusat yakışıklı bir adamdı.
İncelemeyi bitirdiğimde fakat o hala devam ettiğinde artık rahatsız hissettim ve “Neden öyle bakıyorsun?” diye sormadan edemedim.
“Ağlarken yanakların kızarıyor, yanaklarından çok burnun.” dedi ve hiç beklemeden devam etti. “Gözlerinde tik var, büyük ihtimal gözlerin bozuk.” Ağzım aralandı çünkü fazlasıyla dikkat etmişti.
Evet ağlarken kızarırım, özellikle burnum. Tikim var doğru, miyop olduğum için hep uzağı göremiyorum diye gözlerimi kısardım. Bazen gözlerimi çok fazla kırpıştırmam tik olarak kaldı.
“Neden bu kadar dikkat ettin?” Diye sordum. Yüzü aniden ifadesizleşti. “Meraklı bir adamım ben, beni çözmeye çalışma. Anlatamam, anlamazsın.”
“Ee, neydi seni üzen? Öğrenebilir miyim? Ben yanına gelmeseydim düşüp bayılacaktın bence.” Diye konuşmaya devam etti.
Evet, büyük ihtimalle bayılacaktım. İlk olmazdı. Duygularım çok ağır bastığında duygularımı yaşayamadan bayılma gibi bir huyum da var.
“Bu kadar merak iyi bir şey değil. Adımı söyledim diye sana açılacak, bir şeyleri anlatacak değilim. Adımı da duymasaydın söylemezdim zaten de, şansına.” dediğimde oldukça soğukkanlı durdum.
__
Sezer abim beni böyle yetiştirmişti.
Beni sokaktan kurtaran aile dostumuz Sezer Yalçın. Beni büyüttü, eğitti. 10 yıldır o ve oğluyla yaşıyorum.
Kendimi korumayı, duygularımı kontrol etmeyi öğrendim.
Silah kullanmayı ve dövüşmeyi de biliyordum. Bunlar işime yarayabilirdi ama benim hayatımı da içe döndürmüştü.
Sezer abi bana soğukkanlılığı öğretti. Yalnızca oğlu Ahmet Aslan Yalçın ile arkadaş olmamı sağlamıştı. Kimseye kendimi açmamamı ve güvenmememi söyledi. Mert ve Ece’nin arkadaşlarım olduğunu da bilmiyor.
__
Boğazını temizledi, yüzü düştü ve hafif bi uzaklaşma belirtisi gösterdi. Fakat çok uzun sürmedi. Pek samimi olmasa da hafif bir gülümsemeyle “Kusura bakma, rahatsız olmanı istemezdim. Açık olmak gerekirse tanışmak istiyorum.” dedi.
Neden bilmiyorum ama biraz şaşırdım. Ne diyeceğimi bilemedim. Sezer abi ve Ahmet yüzünden tanışma repliklerinde kendimi geliştirememiştim.
Sezer abi eğitimi için, Ahmet ise koruma iç güdüsünün verdiği kıskançlığı yüzünden kimseyle tanışamamıştım.
Bir şekilde geçiştirmek için “Peki, sorun değil. Ama benim gitmem lazım. Başka zaman görüşürüz Pusat.” Dedim ve masadaki bilgisayarı, dosyaları hiç çalışamadan bez çantama geri yerleştirdim. Sandalyeden kalktım ve kapıya yöneldiğimde Ece’ye ve Mert’e el salladım. Ardından Pusat’a hafifçe gülümsedim. O da elini kaldırıp başını salladı.
Mozaik kafede geçirdiğim garip günlerden birini daha geçiriyordum galiba. Kulaklıklarımı takıp eve kalan 15-20 dakikalık yolu yürümeye başladım.
__
Evin kilidini anahtarla açıp kapıyı araladım. Kapı açıldığı gibi içeriden “Selin!” diye bir ses yükseldi. Ahmet’ti.
Bir çocuk gibi eve geldiğimde heyecanlanıyordu her seferinde.
Eve girmenin huzuruyla ve Ahmet’in sesiyle içime sıcaklık düştü ve rahat hissettim. “Ben geldim!” diye cevap verdim.
Oturma odasına yöneldim ve kapıdan girdiğimde Ahmet’i gördüm. Koltukla adeta yayılmış ve telefona bakıyordu.
Duruşunu düzeltti ve “Naptın bugün?” diye sordu. Yanına yerleşip anlatmaya başladım. Pusat’ı anlatıp anlatmama konusunda kararsızken Ahmet bir şey düşündüğümü anladı. Nasıl bilmiyordum ama beni hep anlıyordu.
“Ne düşünüyorsun, kafana takılan ne?” diye sordu ve cevap vermemi beklemeden “Bir şey oldu ve bana söyleyip söylememek konusunda kararsızsın.” dedi. Resmen düşüncelerimi okuyordu.
“Biriyle tanıştım.” dedim hızlıca.
Ahmet, babası kadar buna tepki göstermiyordu. Tabii ruh haline bağlıydı. Bu sefer sadece yüzü değişti, gülümsemesi silindi.
“Kimmiş o kız?” diye sordu. Gözlerimi kaçırıp “Kız değil, adı Pusat.” dedim.
Ahmet hızlıca ayağı kalkıp oturma odasının kapısını kapattı. Ne olduğunu anlamadım ama sorgulamadım da. Ahmet kapıyı kapattığı gibi yanıma oturup “Pusat derken, soyadını söyledi mi?” diye sordu. Söylememişti, ben de sormamıştım.
“Hayır.” Dedim. Ama normalde bu insanların soyadını merak etmez, sormazdı.
“Niye bana sormadan hareket ediyorsun Selin? Görüşme bir daha, babam duysun istemiyorsan.” Bir daha görüşmememi istiyordu, ben de zaten görüşmeyi planlamıyordum ama tepkisi içime oturmuştu.
“Babama da bundan asla bahsetme.” Diye eklediğinde bir şeylerin ters gittiğini kafamda kesinleştirdim.
Oldukları durum, başlarındaki dertler mi çoğalmıştı yoksa Pusat ismi tanıdık mı gelmişti?
