Tarihler, isimler, topraklar, mermerler ve bazıları kurumuş, bazıları yeni ekilmiş çiçekler. Burda çaresiz duran, ağlayan, hatta mezar taşlarıyla konuşan insanlar var. Ben de onlardan biriyim.
Bu taş ve toprak yollar aslında çok karışık, ben bu yolların nereye çıkacağını ezberledim. Bir taraftan iç çekmeye dönüşmüş ağlama sesleri, bir taraftan çığlık sesleri geliyor. Ses işitemediğim yönler de var. Bu yönler zaman geçtikçe değişiyor.
Çok değişik. Bir gün karşısında durduğun, sarıldığın, konuştuğun insanın diğer gün bedenin üstüne serilen toprağa çiçek ekmek.
Yine her zaman geldiğim noktadayım. Karşımda beraber duran 3, onlardan ayrı tek başına duran 1 mezar var. Kemal, Asude, Aybüke Aral. Titriyorum, lanet olsun ki 10 yıldır bu manzara karşısında titriyorum.
Asude Aral yazan mezara gittim.
“Annem, Günaydın.“ Gözlerim dolu, acı bir ses tonuyla konuştum. “Odamı toplamadım yine, çok kızma bana.” Bana lütfen yine kız, bağır. Sesini unutuyorum.
Kemal Aral yazan mezara gittim.
“Babam, nasılsın?” Titrek sesime yine cevap gelemeyeceğini biliyorum. “Param yeticek bu ay, senden öğrendim tutumlu olmayı yetsin bir zahmet.” Seni vaktinde hiç dinlemedim, paramı hala zor yettiriyorum. Bana biraz daha öğret.
Aybüke Aral yazan mezara gittim.
“Bi’ tanem, Aybüke’m, kardeşim.” Gözlerimdeki yaşları tutamadım yine, saldılar kendilerini. “Bugün yine senin şımarık hareketlerinle uyanmadım, keyifli bir uyku çektim.” dedim gülerek. Acı bir gülüştü. Uyumadım bile, bana yine şımarmanı istiyorum. Benimle evcilik oyna, bana tatlı bir şekilde yine sinirlen ve lütfen düştüğünde yine ağlayarak bana koş kaldırayım seni. Bu sefer sana yardım edemiyorum, saramıyorum yaralarını.
Ağladım. Her birine sarıldım. Yoklukları kalbimde sızıya neden oluyor. Çok özlüyorum.
Ve ailemden ayrı olan mezara baktım. Durduramadım ağlamayı, akan yaşlarımla titreyen vücudumla onun yanına gittim. Tek ve en yakın arkadaşım.
Tuğrul Ertekin yazan mezara gittim.
“Elma dersem çık armut dersem çıkma. Elma!” çıkmanı istiyorum. “Niye çıkmıyorsun Tuğrul, unuttun mu bunu yoksa?” diye fısıldadım.
Yanıma gelirken hep bunu söylerdi, sonra çıkardım ve sarılırdık. Saatlerce oyun oynardık. “Aybüke seninle oynamayı özlemiştir.” En yakın arkadaşımın, tek dostumun üstündeki toprağa yattım. Sevdim toprağını. Çıkıp o da bana sarılsın istedim.
____
Mozaik Kafe’nin camlı, ahşap kapısından içeri girdim. Gördüğüm ilk yüz Mert oldu, gülümseyip hemen kahve makinesinin önüne geçti. Büyük ihtimal orta türk kahvesi yapıcaktı. Her geldiğimde bunu içerim, Mert ve Ece bunu ezbere bilir ve geldiğimde ben söylemeden yaparlar.
Mert’in gülümsemesine karşılık verip her zaman oturduğum kapı kenarındaki masama geçtim. Koluma taktığım bez çantayı yanımdaki sandalyeye koyup gözlerimle Ece’yi aradım. Çoğu zaman kapıda karşılardı beni.
Boş durmamak için bez çantadan bilgisayarımı ve dosyalarımı çıkarıp masaya koydum. Tam bilgisayarımı açtığım sırada karşımdaki sandalyeye biri oturdu. Bakmadan, burnuma gelen çiçek kokulu parfümden Ece olduğunu anladım.
“Selin Sultan!” dedi fazla heyecanlı bir şekilde. “Öncelikle günaydın, dm kutumdan bir Emre daha eksildi… Ama üzülmek yok, bir Utku bir de Refik eklendi.” Şaşırdım.
“Refik mi?” diye sordum tek kaşımı kaldırıp. “Senin isim zevkine uyan isimlerden değil sanki.” dedim. Evet, Ece’nin isim zevki bile vardı.
Ece heyecanla anlatmaya devam ederken Mert elinde tepsiyle, orta türk kahvesiyle masaya yaklaştı. “Günlük mesai başlamış.” dedi göz ucuyla Ece’yi göstererek. “Hiç bitmedi ki.” diye yanıtladım alaycı bir gülüşle.
Ece bozulup masadan kalkınca Mert “Nasılsın dostum?” diye sorup omzuma hafif bir yumruk vurdu. “İyiyim,” diye geçiştirdim.
Kafamı bilgisayardan kaldırıp etrafa bakındım, insanları incelemek hoşuma gider. Bir çift ilişti gözüme, bugün daha çok aşk modundalar. Onlar da benim gibi uzun zamandır bu kafeye gelip gidiyorlar. Her gördüğümde yüz ifadelerinden ilişkilerinin hangi evresindeler diye anlıyorum ve yorumluyorum.
Her masaya baktıktan sonra hiç karşılaşmadığım bir adam gördüm. İlk defa gördüğüm için incelemek istedim. Uzun süre koyu kahve gözlerine baktım ve bakışlarındaki ifadeyi çözmeye çalıştım. Gördüğüm ve anladığım bir his olmadı.
Mert’e “Bu adam ilk kez mi geliyor?” diye sordum. Küçük bir kafe olduğu için takip edebiliyorlardı. “Sanırım evet.” diye yanıtladı adama değişik bir ifadeyle bakıp.
Çok umursamadım ve bilgisayarıma döndüm. Eski tarihli gazeteleri açtım ve artık ezberlediğim haberleri defalarca okumaya devam ettim. Ailemin ve çocukluk arkadaşımın nasıl öldürüldüğünü binlerce kez daha okuyacaktım.
__
11 yaşındayım. Akşam yemeği için yemek masamızda oturuyoruz. Babam, annem, kardeşim, Tuğrul ve ben. Tuğrul’un ailesi bir iş için yurtdışına çıkmışlar, ailesi ailemden bizde kalmasını rica etmişti. Ailem hiç düşünmeden kabul etti, oğulları olarak görüyorlardı Tuğrul’u. Yemeğimize başladık. Babam Tuğrul’a dersleri hakkında sorular sorup test ediyor. Babam her zaman çocukların okulunu, derslerini ve notlarını çok önemser. Tuğrul pek iyi değildi derslerinde, babamın soruları onu fazla düşündürüyor. Zorlandığını belli etmez ama ben anlarım. Tuğrul çok düşündüğünde sağ eliyle kafasını okşar her zaman. Ne kadar zorlanırsa zorlansın doğru cevabı her zaman buluyor.
Yemeğimize sohbet ederek ve eğlenerek devam ediyoruz. Işıklar kesildi aniden. Zifiri karanlık. O günden sonra karanlık en büyük korkum oldu. Sürgülü cam kapımızdan adamlar giriyor, sayamıyorum kaç tane olduklarını. Babam hızlıca kalkıp elini belindeki silaha götürüyor, asla belinden ayırmadığı silahına. Annem çığlık atıp babamın, kardeşimin, benim ve Tuğrul’un adını sayıklıyor.
“Kemal! Neler oluyor? Çocuklar, yukarı kaçın!” Sesi kısılana kadar aynı cümleleri söyleyerek bağırıyordu annem. Sandalyenin üstünde gözlerimdeki büyük korkuyla Aybüke’nin ve Tuğrul’un elini sıkıca tuttum. Birkaç saniye donakaldık. Kendimize geldiğimizde annemin sözünü dinleyip arkamıza bakamadan merdivenlere doğru koştuk. Koşarken iki üç silah sesi duydum. Aybüke’yi ve Tuğrul’u yukarı kattaki odama kapatıp merdivenlerin ucuna kapandım. Babamı ve annemi izlemeye çalıştım korkarak. Çöktüğüm yerde titriyorum. Babamın silahından çıkan kurşunlar boş gitmiş olmalı, kimse yerde yatmıyordu.
Annemi kollarından tutan iki adam bir de annemin ağzını kapatıyorlar. Niye yapıyorlar bunu? Annemin ne günahı var? Annem çok iyi ve nazik bir insandır, kimseyle kavga etmez.
Gözlerim endişeyle babama kaydı üç dört kişi babamı kollarından tutuyor ve vücudunu sarmışlar elleriyle. Bir adam babamın boynuna ip dolamış. Babamın yüzü renk değiştirmiş. Korkuyorum, çok korkuyorum. Babam çırpınıyor çaresizce. Elimden bir şey gelmiyor.
Annem ağzı kapalı olduğu için sesi çıkmıyor. Boğuk bir sesle bağırmaktan başka bir şey yapamıyor. Gözlerinden yaşlar akıyor, kendini yere atmaya çalışıyor. Onu tutan adamların gözlerine bakıp bakışlarıyla yalvarıyor.
Babamın olduğu taraftan bir ses geldi. Babam yere düşmüş, artık çırpınmıyor. Adamlar onu bıraktı fakat annemi kurtarmaya çalışmıyor. Yerden kalkmıyor. Annem bağırıyor hala, çığlıklara dönüştü bağırışları.
Dayanamadım. Titreyen, endişeli ve korkulu sesimle
“Baba!” diye bağırdım. Tanımadığım o adamlar ilk bana sonra birbirlerine döndüler. Kısa bir süre sonra annemi bıraktılar, üzerime doğru yürümeye başladılar. Annem rahat bırakıldıktan sonra “Selin! Sakla kendini. Al kardeşini, Tuğrul’u ve saklan!” diye bağırdı. Annemin cümlesi bittiğinde üzerime doğru gelen adamlardan biri hızlı bir hareketle belinden silahını çekip annemi vurdu. Bir. İki. Üç. Dört.
Dört silah sesi. Kafasında 1, karnında 2, kalbinde 1 yara izi oluştu. Annem yere yığıldı. Çığlıklar atıp Aybüke ve Tuğrul’un olduğu odaya koştum. Kapının kilidini hızlıca açtım ve içeri girip hızlıca geri kapattım. Aybüke daha çok küçük, sadece çığlıklarla ağlayabiliyor. Tuğrul içeri girdiğim anda üstüme koşup bana sıkıca sarıldı. Aybüke’yi kendime çekip, Tuğrul’u da alıp odanın içindeki lavaboya girdim. Kapıyı kapatıp lavabonun içindeki küvetin önüne oturduk korkuyla.
Titriyoruz. İkisini de sakinleştirmeye çalışıyorum. Ben bile iyi değilken onları iyileştirmeye çalıştım. Ağlamalarını susturmaya çalışırken daha çok hıçkırıyordum. Odanın kapısının açılma sesini duydum. Kardeşimin ve arkadaşımın ellerini sıkıca tuttum.
Bulunduğumuz lavabonun kapısından bir adam içeri girdi ve iki kurşun. İki kurşun geldi ama gözümü açamıyorum. Bana mı? Canımdan çok sevdiğim, her şeyim olan kardeşime mi? Tek ve en yakın olan dostum Tuğrul’a mı?
Dakikalar sonra, içerdeki adamların ayak sesleri uzaklaşıp yok olduğunda, tuttuğum eller elimi tutmaya bıraktığını hissettiğimde açtım gözlerimi. İki yanıma baktım ve gözleri hala kapalı.
____
Gözlerim bu anılarımı tekrar tekrar izlerken kulağıma gelen boğuk sesleri farkettim. “Selin!” diyen kısık bir ses. Yabancı bir sesti ve o tanımadığım el omzuma dokunduğunda irkildim. İlk önce omzumdaki ele sonrasında adımı söyleyen sesin sahibine baktım.
Biraz önce Mert’e sorduğum, bu kafede hiç görmediğim adamdı.
