Sabahın ilk ışıkları sarayın soğuk taş duvarlarını aydınlatırken, talim alanındaki sis henüz tamamen dağılmamıştı. Genç Prens, gece boyu gözüne tek bir damla uyku girmemiş olmanın verdiği yorgunlukla meydanın ortasında duruyordu. Parmakları, giysisinin altındaki o gümüş işlemeli hançerin kabzasına sıkıca kenetlenmişti. Annemin hatırası, kalbindeki tek sığınaktı ancak bu sığınak bile Alistair’in dün gece odasında bıraktığı o baskın, erkeksi kokuyu ruhundan söküp atmaya yetmemişti. Çenesi, üvey abisinin parmaklarının sertçe kavradığı yer hala hafifçe sızlıyordu.
"geç kalmadın, şaşırtıcı,"
dedi boğuk ve ukala bir ses.
Genç Prens arkasını döndüğünde, Alistair’in sisten sıyrılıp ona doğru yürüdüğünü gördü. Üzerinde sadece siyah deri bir talim zırhı vardı; bu zırh onun geniş omuzlarını, yapılı göğsünü ve heybetli kalıbını her zamankinden daha belirgin, daha tehditkar kılıyordu. Kuzguni saçları hafifçe dağılmıştı ve o buz mavisi gözleri, narin prensin üzerinde yine o tanıdık, tepeden bakan kibirle geziniyordu.
"Senden emir alacak değilim"
dedi Genç Prens, dik durmaya çalışarak.
Alistair cevap vermedi. Dudaklarının kenarında o sinir bozucu, her şeyi bildiğini iddia eden tebessüm belirdi. Yerde duran ağır, yayı tek bir hamlede kavradı ve doğrudan genç prensin eline tutuşturdu. Yayın ağırlığıyla prensin narin kolları hafifçe aşağı doğru ivmelendi.
"Yay tutmayı bilmediğini dün fısıldamıştım."
dedi Alistair, sesindeki o ezici tonla.
"Bu meydanda sadece ikimiz varız, prenscik. Ve sen o hedefi vurana kadar buradan çıkmayacaksın."
Genç Prens, dişlerini sıkarak oku kirişe yerleştirmeye çalıştı. Ancak Alistair’in hemen karşısında, kollarını göğsünde bağlamış bir şekilde onu izliyor olması içindeki tüm dengeleri altüst ediyordu. Narin parmaklarıyla kirişi çekti, yayı germeye çalıştı fakat kolları o kadar şiddetle titriyordu ki ok daha fırlamadan yere düştü. Meydanda yankılanan o ahşap tıkırtısı, prensin gururunu bir kez daha ayaklar altına almıştı. Alistair iğneleyen bir şekilde mırıldandı.
"Zayıf"
Ancak bu kez orada durup izlemekle yetinmedi. Ağır, kendinden emin adımlarla prensin arkasına doğru yürümeye başladı. Genç Prens, arkasından yaklaşan o tehlikeli gölgenin baskısıyla donakaldı. Alistair, aralarındaki tüm mesafeyi yok ederek prensin tam arkasında durdu.
O an, narin prensin sırtı Alistair’in geniş, sert göğsüne tamamen yaslandı.
Alistair o kadar yapılı ve büyüktü ki, prens onun kollarının arasında adeta küçücük kaldı. Genç Prens, üvey abisinin zırhından yayılan o yoğun deri ve erkeksi ten kokusunu yeniden içine çekmek zorunda kaldığında nefesi boğazında tıkandı. Kalbi göğüs kafesini delecekmiş gibi hızla çarpmaya başladı.
Alistair, uzun ve nasırlı kollarını öne doğru uzattı. Büyük elleri, genç prensin yayın üzerinde titreyen narin ellerinin üzerine kapandı. Alistair'in ellerinin sıcaklığı ve sertliği, prensin tenini anında kavradı. Alistair, göğsünü prensin sırtına daha da bastırarak, onun duruşunu zorla düzeltti. Genç Prens, arkasındaki o kaslı bedenin sarsılmaz sertliğini ve Alistair'in düzgün, ağır nefeslerinin boynunu yalayıp geçişini hissettikçe delirecek gibi oluyordu.
"Kollarını serbest bırakma,"
diye fısıldadı Alistair. Sesi tam prensin kulağının dibindeydi, boğuk tınısı prensin tüm vücudunun ürpermesine neden oldu.
"Eğer krallığı yönetmek istiyorsan, önce bu yaya boyun eğdireceksin."
Alistair, prensin ellerini sıkıca yönlendirerek yeni bir oku kirişe yerleştirdi. Prens geri çekilmek, bu boğucu ve yakıcı temastan kaçmak istedi ama Alistair’in arkasındaki sarsılmaz bedeni bir duvar gibiydi; onu tamamen kendi hakimiyeti altına almıştı. Alistair, prensin narin parmaklarını kendi güçlü parmaklarıyla ezerek kirişi geriye doğru çekti.
Şimdi ikisinin de omuzları birbirine kenetlenmişti, nefesleri birbirine karışıyordu. Alistair, başını hafifçe eğerek yanağını prensin saçlarına sürttü. Bu hareket, sadece duruşu düzeltmek için yapılan bir hamle değildi Alistair, bu narin prensi tamamen kendi buyruğu altına almanın, onun tenindeki o çaresiz titremeyi hissetmenin tadını çıkarıyordu. Bakışları, prensin kızarmış kulak memesine ve korkuyla açılıp kapanan dudaklarına kaydı. Gözlerindeki o üstten bakan yırtıcı parıltı daha da koyulaştı. dudakları prensin kulağına değercesine fısıldayarak Alistair komut verdi
"Bırak."
Kiriş serbest kaldı.
Ok, büyük bir hızla havayı yararak tam on ikiden hedefi parçaladı. Ancak Genç Prens’in gözü hedefi görmüyordu bile. O, hala Alistair’in kollarının arasında esirdi. Alistair ellerini hemen çekmedi; parmaklarının ucuyla prensin elinin üzerini yavaşça, tenini yakacak bir sürtünmeyle okşayarak geri çekildi. Aradaki o birkaç santimlik boşluk açıldığında, narin prens soğuk havayla baş başa kaldı.
Alistair, yayını indiren üvey kardeşine yukardan her zamanki gibi kibirli bakışıyla baktı. Gözlerinde, prensi sadece tahtta değil, kendi teninde de bozguna uğratmış olmanın verdiği o tehlikeli haz vardı.
gitmek için arkasını dönen Alistair
"Gördün mü Benim yanımda olduğun sürece, o oku nasıl atacağını öğreneceksin. Tabii benim kurallarımla oynamayı kabul edersen, bücür."

