Alya’nın öldüğünden beri geçen zaman, bir takvim yaprağı gibi değil, üzerime dökülen soğuk bir su gibi işliyor. Artık günlerin isimleri yok; sadece sabahın o acımasız aydınlığı ve gecenin bitmek bilmeyen ağırlığı var. Odadaki her eşya, her kıyafet, her toz zerresi sanki onun yokluğunu yüzüme vurmak için oraya yerleştirilmiş.
Annemle aynı evin içinde yaşıyoruz ama aramıza aşılmaz, görünmez bir uçurum girdi. O, mutfakta tıkırdayan tabaklarla, gündelik hayatın sıradanlığıyla meşgul. Benim yasımı anlamıyor, belki de anlamak istemiyor. "Hayat devam ediyor, Emily," diyor mutfak kapısından geçerken. O cümle, bir bıçak gibi saplanıyor göğsüme. Hayat devam etmiyor, sadece biz bir şekilde nefes almaya devam ediyoruz, hepsi bu.
Evlatlık olduğumu öğrendiğim o günden beri üzerimde taşıdığım "ait olamama" hissi, Alya’nın gidişiyle başka bir boyuta evrildi. Artık sadece aileme değil, dünyaya da ait değilim sanki. Alya, benim bu dünyadaki tek köprümdü. Şimdi o köprü çöktü ve ben, derin bir boşluğun kıyısında, tek başıma duruyorum.
Geçtiğimiz gün, onun en sevdiği hırkayı buldum dolabın bir köşesinde. Hâlâ onun kokusu var üzerinde; hafif bir vanilya ve kış esintisi. Hırkayı yüzüme bastırıp saatlerce ağladım. Sesim kısıldı, gözlerim şişti ama o boşluk dolmadı. Aksine, hırkanın kumaşı parmaklarımın arasında incelirken, kendimi daha da eksik hissettim.
Aynaya bakmaya korkuyorum. Karşımda duran kızın gözlerindeki o ifade, tanıdık gelmiyor. O eski, her şeyi umursayan, dünyayı değiştirebileceğine inanan Emily gitmiş; yerine sadece acıyla yoğrulmuş, kabuk bağlamış bir gölge gelmiş. Kendi kendime konuşmaya başladım bazen. Sanki yanımda o varmış gibi, ona günün nasıl geçtiğini, ne kadar canımın yandığını anlatıyorum. Sonra odanın sessizliği yüzüme çarpıyor ve gerçekliğin soğuk duvarlarına geri dönüyorum.
Odama hapsoldum. Yemek yemeği bile unuttuğum oluyor, annemin kapıyı zorlamasıyla hatırlıyorum aç olduğumu. Ama yemek yemek, dünyayla bağı koparmamak demek ve ben o bağı koparmak istiyorum. Amber’ın o günkü o küçümseyici bakışları, o sinsi gülüşü hâlâ zihnimin bir köşesinde. Alya’nın neden öldüğünü, o sırrın peşinden kimlerin koştuğunu düşünmek bile istemiyorum artık. Sadece susmak, sadece uyumak ve bir daha uyanmamak istiyorum.
Bu ev, bu oda, bu şehir... Hepsi bir tabutun içi gibi. Ve ben, bu tabutun içinde, nefes almadan çürümeyi bekliyorum. Yas, sadece sevdiğini kaybetmek değilmiş; yas, kendi ruhundan bir parçanın sonsuza dek o karanlığa gömülmesiymiş. Alya gitti ve onunla birlikte, benim "Emily" olan o masum parçam da gitti.
