Kimsesiz Kent: – Ne kadar iyisiniz! İyiliği ben de seviyorum ama siz iyilik yapmayı kendinize görev edinmiş gibisiniz. Diğer insanlardan oldukça farklısınız. Darian, utandığından başını biraz öne doğru eğdi ve gülümsedi. Gülümseyince gözleri kaybolurmuşçasına kısıldı. Darian Ronan Alistair: – Çok teşekkür ederim, aslında bakarsan benim pek bir farkım yok. Onlar benden farklı... Darian Ronan Alistair: – Eğer bir şeyi seviyorsan, onun uğruna her şeyi göze alıp savaşmalısın. Çaba harcanmamış hiçbir şeyin, hiçbir sevginin gerçekliği olmaz. Bu görevden sayılıyorsa, evet, görev edindim. Kimsesiz Kent, Darian'ın söyledikleri karşısında öylece kalakalmıştı. Kimsesiz Kent: – Bu görev sizi yormuyor mu? Yani... Bu kadar iyi olmak? Darian, birden kendini yere atarak: Darian Ronan Alistair: – Her yerde olan düşmüş mü demektir? Bak, kendi hür irademi kullandım. Sırf gökyüzünü daha net görebileyim diye. Darian'ın sözleri, Kimsesiz Kent’in bir şeyleri anlamasını sağlamış olsa da, ona herhangi bir zarar gelmesinden korkmuştu. Kimsesiz Kent: – İyi misiniz bayım? Canınız acıdı mı? Darian Ronan Alistair: – İyiyim iyiyim, çok rahatım. Kabanım tozlandı o kadar. Üzerine çok düşünmediği gelişigüzel şakalarından birini tekrar yapmıştı. Darian Ronan Alistair: – Birkaç toz beni yoramaz, gözlerimle bulutları takip etmekten beni alıkoyamaz. Darian, son derece kendinden emin ve komik görünüyordu. Kimsesiz Kent: – Ne demek istediğinizi az çok anladım fakat sizin üzülmenizi istemiyorum. Darian Ronan Alistair: – Üzüntü gelecekse böyle gelsin, en hoş haliyle. Darian bu sözü söyledikten sonra yerden kalktı. Darian Ronan Alistair: – Herkes üzülmüyor mu en sonunda? Ben de iyi olmaktan, iyileştirme arzumdan üzüleyim. Kimsesiz Kent: – İyileştirme arzunuz? Her şeyde olması gerektiği gibi bunda da dengeyi yakalamak gerekmez mi? Darian Ronan Alistair: – Bitmek bilmeyen bir iyileştirme arzusu var içimde ama bir yandan da... Darian’ın cümlesi bitmeden nefes alıp veriş hızı artmıştı. Başı dönüyordu, vücudu tir tir titriyordu, aldığı nefesler ona yetmiyordu. Aklından geçen şu cümleler bulanıklaşıyordu: "Bazen ruhumu bedenime sığdıramıyorum. Sürekli bir hareket halinde, bedenim de onun aksine yorgun... Dışarıdan durgunum, içeriden vurgun... Kendi kendime tutsağım sanki. Onlara nasıl anlatayım, hayata kasırgalarına rağmen tutunmaya çalıştığımı? Savrulduğumu görmekteler sadece... Düşüşler, düşüşler, düşüşler... Bir sürü düşüş, yükseleceğime inandırmıyor kimseyi. Kendim bile inanmıyorum bazen. Bu dünyadaki en büyük imtihan, onca kötünün arasında iyi kalmaya çalışmakmış. Bilmiyorum, evet dürüstçe söylüyorum ki hiçbir şey bilmiyorum. Bugün öğrenip doğruladığımız bilgiler, yarın yanlışlanabilirken hiçbir şey bilmiyorum. Emin olmadığımda da bilmiyorum diyorum. Bildiğimde de bilmiyorum diyorum. Kesinlik yok hiçbir zaman ve bu belirsizlik beni çok rahatsız ediyor. İnsanlığı düşünüyorum, kim olduğumu, kim olduğumuzu... İyiyi ve kötüyü, toplumu, topluma dair her şeyi, dünyayı, evreni, saklı olanı, görünmeyeni, fark edilmeyeni, göz önünde tutulanı. Sevgiyi ve nefreti, içinde zıtlık bulunan ne varsa hepsini düşünüyorum. Ve bunlar hakkındaki düşüncelerimi kimseye dayatma derdinde değilim. Ama esinlendirmek insanın elinde olması gereken bir şeydir daima. Bunun sayesinde yeni ahlaki düşünceler üretmek mümkün. Bilmek, öğretmek istiyorum. Öğretilerimin harmanlaştırılarak öğretilmesini de. Felsefe ve sanat olmasa, tüm bunların hiçbir anlamı olmazdı. Ne hissedebilirdim, ne de hissettirebilirdim. Ne düşünebilirdim, ne de düşündürebilirdim. Karmaşa, hayat bir karmaşa... Ceza ve ödül uğruna mı yaşayacağız? Başka amaç yok mu? Cenneti ve cehennemi düşünmeden insan olmak mümkün değil mi? Gerçekliğe ancak böyle ulaşırız. Elbette sonrasında düşüneceğiz. Ama ne bir iyilik sadece cennet için yapılmalı, ne de bir kötülük sadece cehennem için yapılmalı. "Nasıl olsa cennete gideceğim." ve "Nasıl olsa cehenneme gideceğim." kabullenişleri gereksiz kabullenişlerdir. Eylemin tek bir amaca dayalı olması, insanlığa yapılan en büyük ihanettir. Ben dürüstlüğümle, içtenliğimle yaşayıp, sessizce öldüm diyebilmeli insan. Mutluluk anlıksa haz, sonsuzsa hakikidir. Hâlâ çok dolu hissediyorum, bu kadar düşünmeme rağmen... Tükenmek, tükenmediğim halde tükenmek. Dönüp dolaşmak bir sıradanlığın içinde. Sıradanlığa başkaldırdığımda, aynı zamanda da en içinde olmalıyım. Öyle uzaktan belli olmuyor. Farklılık... Anlamıyorum neden? Neden anlamıyorum? Yol nereye gidiyor, benim bu yoldaki amacım nedir? Sokrates 'Kendini bil.' diyor. Gerçekten kendimi biliyor muyum? Her şeyden, herkesten önce... Aidiyetim yok, ben hiçbir yerdeyim. Yolun ortasında dahi değilim. İyiyi arayan, nasıl kötü olabilir? Onu tanımak için yargılamadan, soru sormak gerekiyordur belki de." Artan görme bulanıklığıyla birlikte ellerine baktı. "Bu eller gerçekten bana mı ait?" diye geçirdi içinden. Başı hâlâ dönüyordu, bedenini ağırlaşmış gibi hissediyordu. Kimsesiz Kent: – Bayım! Bayım! İyi misiniz? İlk başta duymadı, sonra sesi titreyerek konuştu. Darian Ronan Alistair: – İyiyim... Sanırım... Kendi sesi kendi kulaklarına yabancı gelmişti. Derin bir nefes alıp ellerini avuşturdu, parmaklarının ucundaki titreşimle yavaş yavaş kendine geldi. Kimsesiz Kent: – Beni yine korkuttunuz. Darian Ronan Alistair: – Seni korkutmak istememiştim, özür dilerim... Darian'ın babası, henüz Darian 17-18 yaşlarındayken gözlerinin önünde öldürtülmüştü. Şu an yaşadığı durumu ve olgunluğunu tetikleyen buydu. Kendi zihniyle kendine adeta bir savunma mekanizması geliştirmişti. Kimsesiz Kent: – Önemli değil, yeter ki siz iyi olun. Darian, ne kadar gülümseyerek acısını bastırmaya çalışsa da gözleri ondan önce konuşmuştu. Yağmur olup kendi içine yağarmışçasına konuşmuştu. Tüm samimiyetiyle teşekkür etti. Darian Ronan Alistair: – Anlayışın için teşekkür ederim. Kimsesiz Kent: – Teşekkür etmenize hiç gerek yok, karınca oldum hepsi bu. Şimdi de Darian, Kimsesiz Kent'e şaşkınlıkla bakıyordu. Gözlerini açabildiği kadar çok açmış, kaşlarını alnındaki çizgileri belirgin hale getirecek bir biçimde kaldırmıştı. Ters gülümsemesi de her zamanki gibi yüzünden eksik olmayıp, her şeyi açıklıyordu. Kimsesiz Kent: – En son neyden bahsettiğimizi hatırlıyor musunuz? Darian Ronan Alistair: – Neyden? Kimsesiz Kent: – Dengeyi yakalamaktan bahsediyorduk. Darian Ronan Alistair: – Ah... Evet, hatırlıyorum. Kimsesiz Kent: – Sizce iyilikte denge olmalı mıdır? Darian Ronan Alistair: – Hayır, olmamalı. Kötülüğün dengesi bozukken iyilikte neden denge olsun? Darian Ronan Alistair: – Sınırlara kimse uymuyor, herkes her şeyde sınırı aşıyor. Kimsesiz Kent: – Biz de herkes gibi mi olmalıyız? Darian Ronan Alistair: – Hayır tabii, ama iyilikte sonsuzluğa akan bir akarsuya benzemeliyiz. Darian Ronan Alistair: – Aristoteles'in "Altın Orta" anlayışı benim anlayışımla uyuşmasa da zaman zaman onu da düşünmüyor değilim. Kimsesiz Kent: – "Altın Orta" nedir? Darian Ronan Alistair: – Altın Orta (Mesotes), Aristoteles'in etik anlayışının merkezinde olan bir düşüncedir. Kimsesiz Kent: – Biraz daha açabilir misiniz? Darian Ronan Alistair: – Elbette, büyük bir zevkle. Darian Ronan Alistair: – İki aşırılık düşün. İkisinin ortasında erdemli dengeyi bulmaktır, Altın Orta. Darian Ronan Alistair: – Bir davranış ya da duygu, ne çok az olmalı ne de çok fazla. Tam kararında olmalı diyebiliriz. Darian Ronan Alistair: – Kişiye göre değişkenlik gösterebileceğini de unutmamak gerekiyor. Kimsesiz Kent: – Örnek verebilir misiniz? Darian Ronan Alistair: – Eğer örnek vermemi istiyorsan, cömertliği örnek verebilirim. Eksikliğinde cimri olursun. İhtiyaç sahiplerine çok az yardımda bulunursun ya da hiçbir yardımda bulunmazsın. Fazlalığında da savurgan hale gelirsin. Ölçüsüz ve düşüncesiz davranırsın, sürekli harcama yapıp dağıtırsın. Kimsesiz Kent: – Peki, bunun erdemli dengesi nedir? Darian Ronan Alistair: – İhtiyacı olana doğru zamanda, ölçülü olarak yardım etmek. Kimsesiz Kent: – Bu anlayış evrenin işleyişini anımsattı bana. Ben sizi geceleri de görmek istiyorum. Ama buradaki banklardan birine kıvrılıp, uyuyakaldığınızı görünce rahatsızlık vermek istemiyorum. Gece mecburen bazılarını birleştirirken, bizi ayırıyor. Kimsesiz Kent: – Belirli bir düzen olmazsa geceyi nasıl sevebiliriz? Nasıl anlarız ki kıymetini? Sevgi, kıymet bilmektir. Siz de severken de, iyilik yaparken de kendinizi feda etmeyin. Kimsesiz Kent: – Geceyi sevin, yıldızlar dursun içinizde. Ama o yıldızlarla beraber kayıp gitmeyin. Darian Ronan Alistair: – Dilek tutabilir miyim? İki tane... Kimsesiz Kent: – Dileklerinizden birini kendi adınıza tutmanız şartıyla, istediğiniz kadar tutabilirsiniz. Darian, iki dileğini de kendisi adına tutmamıştı. 1. dileğini babası, 2. dileğini de kimsesiz ve terk edilmiş tüm insanlar adına tutmuştu. Annesi, babasının vefatından sonra Darian'ı terk edip tekrar Darian’ın doğduğu yere (İrlanda’ya) dönmüştü. Ve Darian erkenden kendi ayaklarının üzerinde nasıl duracağını ister istemez öğrenmek zorunda kalmıştı. – Ki bu, insan ruhunu yiyip bitiren bir şeydir. Başa çıkma isteğiyle erkenden tanışıp, bu istekle yanıp tutuşmak – "Baba, lütfen rüyama gir lütfen! Gerçekte göremiyorum seni, bari rüyalarımda benimle ol." "Yalnızca kendimi düşünmek istemiyorum. Ben bencilliğine boyun eğen bir insan değilim. İyi olmak, iyi olduğum kadar da iyileştirmek istiyorum. Halkın savunucusu olmak istiyorum, adalet istiyorum!" Dilediği dileklerin her ikisi de gerçekleşecekti de zamanı vardı... Kimsesiz ve terk edilmiş insanların hiçbir zaman alçalmayan sesi olacaktı. Babası da Darian’ı izlediği yerden onunla gurur duyacaktı; zaten sadece Darian, kendisinin oğlu olduğundan dolayı da onunla gurur duyuyordu. Kimsesiz Kent: – Dilediniz mi? Darian Ronan Alistair: – Evet, diledim. Kimsesiz Kent: – Umarım iki dileğiniz de kabul olur, bayım. Darian Ronan Alistair: – Umarım. Kimsesiz Kent: – Terk edilmiş evlerden birinde kalsanız olmaz mı? Diğer türlü aklım hep sizde kalıyor.
Bölüm 3
3. Bölüm
Bölüm sonu
0 yorum
Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.