Kim daha temiz?
Üstü başı parıldayan mı?
Yalan söylemeyip yüreği ışıldayan mı?
Kim dost?
Yara bandı yapıştıran mı?
Yaralarını öğrenmeye çalışan mı?
Hangisi gerçek?
Ölüm mü?
Yaşam mı?
~İhsan Oktay Anar
04.04.2004
Nefes alamıyordum.
Sakin kal. Sakin. Sakin.
Nefes. Alamıyordum.
Fakat sabit durmak zorundaydım çünkü eğer hareket edersem beni daha fazla boğacağını biliyordum. Eskiden olsa belki su yutabilirdim, belki boğulabilirdim ama alışmıştım. Doksan saniyeye kadar nefesimi rahatlıkla tutabiliyordum. Ama daha fazlasını yapmayacağını biliyordum. En azından bugüne kadar doksan sekiz saniyeden fazla tutmamıştı.
89.saniye. Zorlanmaya başlamıştım. Kulaklarım uğulduyor, bedenim nefes almak için beni zorlamaya başlıyordu.
90. saniye. Kulağımın uğuldamasının yanında kalp atışlarımı da duymaya başlamıştım.
Güm. Güm. Güm.
91. saniye. Vücudum benden bağımsız bir şekilde hareketlenmeye başlıyor.
92. saniye. Varilin iki yanından destek alan kollarım hareket etmek için can atıyordu, bacaklarım arkaya doğru savrulmamak için direniyordu.
93. saniye. Tutuşunun gevşediğini hissediyorum ve düşüncelerimde yanılmadığımı anlıyorum. Boğmak isteseydi bunu yapmakta zorlanmayacağına emindim.
Amacı öldürmek değil, cezalandırmaktı.
Onun. Kadının.
Başka bir deyişle, kendi isteği üzerine, namıdiğer; Ateş anne.
Sonunda ensemi rahat bıraktığını hissettiğimde kafamı bastırdığı buz dolu varilin içerisinden yavaşça çıkardım. Bu bir cezaydı ve ben haketmiştim. Suçumu bilmiyordum fakat Ateş Anne’ye göre ceza varsa suç da vardı, her şeyin bir nedeni olmak zorundaydı. Şaşırtıcıydı.
Ona inanıyordum fakat son zamanlarda olduğundan daha garip davranmaya başlamıştı. Cezalarımızın sıklığı artmıştı ve uzun zamandır birbirimizle görüşmemize da izin vermiyordu. Turkuaz'ı bir haftadır göremiyordum. Diğer arkadaşlarımı da... Acaba nasıllardı? Bugünkü cezamı onların yanına gitmeye çalıştığım için almıştım büyük ihtimalle.
Kendime gelmek için düzenli bir şekilde nefes alırken duyduğum ayak seslerinden Yurt’a doğru yürüdüğünü anladım.
Hepimiz aynı binada kalıyorduk, ki başka yer yoktu. Herkesin kendine ait birer odası vardı. Odalarımızdan yalnızca belirli zamanlarda çıkabiliyorduk. Yemeklerimiz çoğunlukla odalarımızda geliyordu ve ayrı ayrı odalarımızda yiyorduk fakat yıllar öncesinde fazlasıyla ısrar ettiğimizden Ateş anne bizlere bir yemek odası hazırlamıştı.
Ayda birkaç kez beraber sofraya oturabiliyorduk.
Biz, henüz yaşları 13 ile 15 arasında olan çocuklar, belki de birbirimize en çok ihtiyaç duyduğumuz dönemde kapana kıstırılmıştık.
Nona Adası'ndaydık. Nona; Latince'de dokuz demekmiş. Dokuz çocuğu, yani bizi temsil ediyormuş, öyle söylemişti Ateş anne. Bize her şeyi o öğretmişti. Okuma yazmayı da; hayatta kalmayı da. Akla gelebilecek herhangi bir bilgiyi de. Yaşatarak öğretiyordu.
Rastgele bir gece ormanda gözlerimizi açtığımız oluyordu. O zamanlarda tek yapabileceğimiz dönüş yolunu bulmaktı.
Biz 9 kişi. Bu adada yaşıyorduk.
Biz 9 kişi. Bu adada mahkumduk.
Kendimizi bildiğimizden beri buradaydık. Ateş anne, ailelerimizin bizleri o daha neler olduğunu anlamadan kendi elleriyle kendisine verdiğini ve hayatlarımızdan çekip gittiklerini anlatmıştı. Bizi bu adaya mahkum edenlerin ailelerimiz olduğunu söylemişti. Onları merak etmediğimi söylesem yalan olurdu. Beni, bizi niye bırakmışlardı?
Neden gitmişlerdi?
Küçücük bir bebeğin ne suçu olurdu ki?
Olmazdı. Her bebek günahsız doğardı.
Burada bir de Asiye ablamız vardı. O bize hep Ateş anneye nazaran iyi davranırdı. Tek yaptığı şey, onun söylediklerini sorgusuzca yerine getirmekti. Cezamı vermesi için beni bahçeye o indirmişti.
Yemekleri hazırlamak için görevliler, temizlikten sorumlu hizmetçiler de vardı. Gelip gidiyorlardı. Madem yolculuk bu kadar kolaydı, biz neden burada kalmak zorundaydık ki? Bizim ne işimiz vardı burada? Ben küçükken hatırladığım kadarıyla her işe Ateş anne yetişmeye çalışıyordu fakat yetersiz kalıyordu. 5 katlı bir bina ile ilgilenmek ve 9 çocuğu yetiştirmek, eğitmek kimseye kolay gelmezdi. Neden 9? Aklımda çok fazla soru vardı. Yanıtları ise Ateş Anne’de saklı olmalıydı.
Yurt’un, kaldığımız 5 katlı binanın, tam önünde durdum ve bakışlarımı yukarı doğru kaldırdım. Bulutların arkasından çıkan güneş gözlerimi acıttığından biraz daha ilerlemek zorunda kalmıştım. Camlardan birinde, beni izleyen biri vardı. Hissetmiştim. Ve yanılmadım da. Güneş’in görüş açımdan çıkması için birkaç adım atarak öne geçtiğim sırada camdan bana doğru bakan Turkuaz ile göz göze gelmiştim.
Kendimi bildim bileli bu çocuklarla birlikteydim fakat başından beri Turkuaz ile aramdaki ilişki çok daha farklıydı. Evet, diğerleriyle de çok yakındım ve çok seviyordum fakat beni sürekli olarak Turkuaz’a çeken bir şeyler vardı. Garipti.
Mavi gözleriyle dikkatlice bana bakıyordu. Aşağı doğru eğildiği için kısa olmayan saçlarından birkaç tutam yüzüne doğru düşmüştü. Yukarıdaki Güneş, yüzünü daha bakılası kılıyordu. Bakışlarıysa Güneş’in de etkisiyle Ay’dan parlak görünüyordu.
En belirgin fiziksel özelliklerinden biri olan, fazlasıyla dikkat çekici gözlerine baksam yok olacağımı hissederdim. Bugüne kadar hiç mavi gözlerine bakarak konuşamamıştım onunla. Sebebi utanç değil, hislerdi. Gözlerine baktığımda farklı hissediyordum, kalbim hızlanıyordu, eriyip yok olacakmış gibi oluyordum.
Güzelliğinden olmalıydı.
Neler olduğunu sormak anlatmak için sorgulayan bakışlarıyla kafasını hafifçe omzuna doğru eğdi. İyi misin? Kafamı iki yana sallayarak cevap verdim. Sorun yok.
Öncelikle buna kendim de inanmam lazımdı. O yüzden Yurt’un kapısına doğru yürürken içimden tekrar ettim. Sorun yok. Sorun yok. Sorun yok.
Ayaklarımı yere sürte sürte odama doğru yol aldım. Bugün günlerden cumartesiydi, o yüzden eğitim yoktu. Tek yapmam gereken odama çıkıp günü bitirmekti. Önce gidip günlük egzersizlerimi yapacak, sonra duş alıp uykum gelene kadar masamda resim çizecektim.
Her günün sonunda o gün bana nasıl hissettirdiğini kağıda dökerdim, çizimlerimle.
Yazılar okunur, şifreler çözülürdü.
Fakat iç dünyası, kişinin kendininkini bile çözemediği bir karmaşaydı.
Kapıdan geçince geniş bir giriş alanına ulaşıyorduk. Burada pek bir şey yoktu. Sanki adada yeterince yokmuş gibi öteye beriye koyulan bitkiler, boydan boya cam olan bir köşeye koyulan koltuk takımı gibi basit ve düz bir zemin kat. İleride ise tahta merdivenler görünüyordu. Merdivenleri kullanarak yukarı çıktım. Çıkardığım ayak seslerinden dolayı beni fark eden Asiye abla hemen peşime takıldı. Rahatsız ediciydi. Birinci katta; sağ tarafında spor alanı, geri kalan kısmında binlerce kitaptan oluşan, duvarları tamamen dolu kitaplıkları olduğu, büyük bir kütüphane bölümü ve okuma köşesi, bulunuyordu.
Merdiveni kullanarak bir üst kata geçtim. Bu katta Jasper, Akik ve Garnet; İkinci katta Yakut, Safir ve Yeşim kalıyordu. Üçüncü katta ise Turkuaz, Yakut ve benim odam bulunuyordu.
En üst kata ise çıkmamız yasaktı. Orada Ateş Anne ve Asiye abla kalıyordu.
Cebimden çıkardığım kartımı kapının yanındaki bölmeye taktıktan sonra çıkan tık sesiyle içeriye geçtim. Ferah bir odam vardı. Çoğunlukla beyaz renklerle süslenmişti. Duvara dayalı bir yatağım, yanında çalışma masam ve beyaz tonlarında gardroba sahiptim.
Bugünkü tablomun teması mavi rengiydi. Belki turkuaz. Belki de biraz beyaz. Biten eserime bakmaya devam ettikçe yeni bir eksiklik fark ediyordum. Gün daha fazla rahatsız edici olmaya başlamıştı. Hem de acıkmaya başlamıştım. Acaba bugün yemekte ne vardı?
Düşüncelere dalmışken üst kattan bağırma sesleri gelmeye başladı. Anladığım kadarıyla Ateş Anne’den geliyordu. Bağırıyordu. Korkunçtu. “Zaten saçmalıyordun iyice abarttın.” Duraksadı, heralde karşı tarafı dinledi. “Hayır dedim sana!” Bir şeyler devrildi, camlar kırıldı, olduğum yerde daha çok sindim. Daha büyük bir çığlık sesi yükseldi, her yerde yankılandı. “Hayır.”
Birkaç dakikalık sessizlik oldu. Daha çok korktum. “Benden bunu isteyemezsin. Onlar hala çocuk, senin deney farelerin değil. Bugüne kadar istediğin ne varsa yaptım. Daha fazlasını kabul edemem.”
Yine bir sessizlik oldu. En sonunda Asiye ablanın sesi geldi. Bu daha kısıktı, duymakta zorlandım. “N’apacaksın? Onu hep ertelemiştin. Artık kontrol etmeye başlayacağını söyledi. Daha doğrusu; ne yapacağız Ateş? Onlara sen de ben de çok bağlandık.”
Ateş Anne’den duyduğum son kelime ise, “Bilmiyorum.” oldu.
Günlük olarak yapmam gerekenleri yaptıktan sonra biraz uzanmak istediğimden yatağıma yavaşça kıvrıldım. Duvardan art arda 3 adet tıklatma sesi geldi. Turkuaz ile odalarımız yan yanaydı ve ondan geliyor olmalıydı. 3 vuruş uyarı demekti.
Karşılık vermek için elimi yumruk yapıp duvara doğru uzandım. 2 hızlı vuruş. Sendeyim.
Ben cevap verdikten sonra, ince duvar sebebiyle sesi fazlasıyla kısık geliyordu ama dikkatli dinleyince ne dediği anlaşılıyordu. Önceden uyarı da bunun içindi. “İnci,” dedi ve yalnızca üç saniyeliğine sessizleşti. “İyi misin?” Sanırım emin olmak istemişti.
Duvara daha da yaklaşıp konuşmaya başladım. “İyiyim, merak etme.” Konuşurken sesim kısılmıştı. Soğuk sudan dolayı olmalıydı. Üşütmeyi hiç sevmiyordum. İlaçların tadı çok kötüydü. “Sorun yok.”
Bir süre Turkuaz’dan ses gelmesini bekledim fakat hiçbir ses gelmedi. Bir şey mi olmuştu?
Uzun süren bekleyişin ardından kapımdan bir tık sesi duyuldu. Asiye ablanın geldiğini düşünerek hafifçe doğruldum. Kapıya doğru bakmak için kafamı sola doğru eğdim fakat kimseyi göremiyordum. Kapı, duvarın arkasında kalıyordu. Kapı geri kapanmıştı, sesinden anlaşılıyordu. Gerilmeye başlamıştım. Yalnızca saniyeler içerisinde korku tüm bedenimi sarmıştı. Biri vardı ve şu aynı odadaydık. Asiye abla veya Ateş Anne olamazdı çünkü onlar genelde kapıyı açık bırakıp girerlerdi. Saymaya başladım.
Bir.
İki.
Ve üç.
“Benim.”