İçeriğe geç

Kimin Bu Anılar

Bölüm 7 · 14 dk okuma

Kimin Bu Anılar

Bölüm 7

Anne Ve Canavar

Bu gün yazmakla aramda duran engeller bir bir kalkıyor gibi hissediyorum. Su arıtma cihazı satmak için girdiğim işte bir çok açıdan daha rahat ve mutluyum, ancak satışım yok denecek kadar az olduğu için, fırında ki işten daha az kazandığımı itiraf etmeliyim. Aralığın 27 si yılın son günleri ve ben bu yılı da hiç iyi bir şey olmayan yıllar arasına ekledim. Bu yıl yaptığım ve belki hayatımın amacını gerçekleştirdiğim bu yazı dışın da bir kaç ufak iyi anım var. Harici olarak hep daha kötüye gittiğim, hem maddi hem manevi olarak bu kadar tükendiğim bir yıl daha yaşamamıştım. Şimdi sana bir haberim var ve bu haber sayesinde dünden beri yerimde duramıyorum.
Geçen gün en az 3 saat aralıksız telefonla konuştuğum Yaren ve Kübra nın önerileri ile kitabımı yani bu sohbetimizi yayınlamaya karar verdim. Ve bütün gün yazdım. Yani defterdekini uygulamaya döktüm. Birinci bölüm olarak "ilk Sancı" adında ki bölümü yayınladım. Arkadaş çevremden bir kaç insana gönderdim ve yorumlarını aldım. Beğenilmesinin yanında bazılarına acemice geldi ama benim de olmasını istediğim zaten bu biliyorsun tabi. Çünkü ben profesyonel bir yazarlığa hiç soyunmadım ki, ben zaten buyum. Olmadığım biri gibi davranamam sana, çünkü en başta bu konuda anlaştık. Ben olabildiğim kadar kendim olacağım dedim ve sende zaten beni dinleyerek ve anlayarak kıvama erdin dostum. Aslında şunun farkına mutluluk la varıyorum ki bu ilk bölümü okuduktan sonra şu an yazdığım bu satırlara gelenlerin her biri aslında sensin. Yani okuyucularım bu gün bu satırlarda o ilk bölümlerdeki yabancı okuyucular olmaktan çıkıp dostum oldunuz ve bu kitap her birinize itafen yazıldı. Gel gelelim yine kendi aramızdaki sohbete. Bu hafta sonu iş yerinden izinliydim ve evdeydim. Beni arıyan bir kaç arkadaşımla konuştum ama en etkilisi daha önce Kars daki tiyatro kursundan yakın arkadaşlarım olan Yaren ve Kübra ile olan oldu. İkisine de senin le ve aslında onlarla da olan sohbetimizden bahsettim ve dayanamayıp Aurora olduğum günleri anlattım. Çok beğeniler, kurgu olduğunu sandıkları için hayal gücümü taktir ettiler. Ama nereden bilsinler ki ben bütün bunları gerçekten hatırlıyorum ve yaşadım. Bunlar benim değilse kimin anıları o zaman. Eğer bana ait değillerse kafamın içinde ne işleri var. Onların sayesinde bu ikili sohbeti sosyal bir platforma taşıdım ve bu sohbeti artık daha başka insanlarla da yapıyor olmanın verdiği sorumluluk bilincinden hemen kurtuldum. Netice de sorumluluk beraberinde kendin olma çabasını ortadan kaldırıyor ve özgünlüğü yok ediyor. Kişiyi sorumluluk sahası içinde belli kalıplar içinde hareket etmeye mecbur bırakıyor. Yaren ve Kübra'nın fikri beni her ne kadar böyle bir sorumluluk altına itse de, benim hakkımda gerçekten iyi olduğuna inandıkları bu fikri verdiler ve bende kabul ettim. İyi ki de ettim, çünkü bu sorumluluk duygusundan da hızla kurtulmanın bir yolunu buldum senin sayende. Artık kendimi bir kafesten salınmış veya mahkumiyetim sona ermiş gibi hissediyorum. Bırakalım sohbetimize şimdi tanık olmaya başlayanlar, akışa uyum sağlayana kadar bir süre bizi yadırgasın. Bu ana geldiklerinde onlarda kaç kişi olurlarsa olsunlar, artık sadece sana dönüşmüş olacaklarından. Artık onlar içinde yeni başlayanlar yabancı sayılacak nitelikte olacaklar. Sevgili dostum dostlarım ben Adem. Bu gün bu yazılarda size şunu açıklamak isterim ki ben hayatı boyunca hiç kimsenin tüm kalbi ile sevilmedim. Kimsenin ilk önceliği olmadım. Bunu sırf bana acı diye söylemiyorum. Ciddi manada ne kendime en yakın arkadaşım dediğim kişilerin en yakını ne sevgilisi ne de herhangi bir şekilde en sevdiği olmadım. Bu genç sayılacak olsada bu yaşıma gelene kadar böyle devam etti. Bana öyle geldi belkide ama buna inandım ve bunu gördüm. Bu yaştan sonra da eğer böyle bir şey ile karşılaşırsam fark edermiyim bilmiyorum. Bu Adem oğluna rağmen ben sana şunu söyleye bilirim dostum. Ben beni en çok sevebilecek kişi tarafından çok sevildim. Onun en yakınında her zaman ben vardım. Bu kişi seninde artık bildiğin gibi ilk ve tek gerçek aşkım olan tanrımdı. Ama onunla olan kavgamızdan sonra ya da bana yaptıklarından sonra birer düşman olduk. O bu kavgada beni kimsenin kimseye veremeyeceği şekilde cezalandırdı, bunu da biliyorsun. Peki sana daha sonra anlatırım dediğim ve hala anlatamadığım bu kavgamızdan sonra ne oldu.
Ben seninde bildiğin gibi tanrıma sevgilime ulaşmak için sayısız çaba verdim. Ardından o beni onsuz kalmak ile cezalandırdı tekrar ve tekrar. Benim ona olan aşkım o beni elgelledikçe yerini hiç tanımadığım bir duyguya bıraktı aldatılma duygusu. Bana göre benim yüzümden ölebilme yeteneğine kavuşan diğer varlıkları tanrım benden daha çok seviyordu. Çünkü onlar yeniden onunla olabiliyordu ama ben defalarca denememe rağmen ona ulaşamazdım, bunu o engellemişti. Bu aldatılmışlık hissi yerini bir öfkeye ve nefrete bıraktı. Artık ona ulaşmak istemiyordum. Sadece var olmaya odaklandım ve sürekli başka başka varlıklarda ve alemlerde dolaşıp durdum. Çok uzun bir zaman sonra dünya da bir güç dengesizliği başladı. Güçlü olanların sayısı o kadar arttı ki zayıfların saklanacak yerleri bile kalmamaya başladı. Bu güç dengesizliği tanrıma olan bağlı ruhların sayısını yeryüzünde gittikçe azalttı. Çünkü bu gruplardan güçlü olan kendi avını kendi çabası ile yakalıyordu. İstediği kadar avlana bildiğini fark etti ve tanrısından bir şeyler istemeyi bıraktı. Ruhu tanrıdan kopmaya başladı ve sayıları giderek artan güçlü ve avcı kesim tek tek tanrıdan uzaklaştı. Tanrı bunu başta umursamadı çünkü avcı kesimin katlettiği ve saklanmak zorunda kalan güçsüz av olan kesim tanrısına başlarda çok daha sıkı bağlandı. Ona her çaresizliğe düştüğünde en samimi en içten duaları etti. Öyleki artık sık sık bir araya gelip ona düşmanları karşısında eşit şartlarda olmak için toplu dualar ettiler. Ancak tanrı ne onlara keskin dişler, ne büyük pençeler vermedi. Sadece onların daha içten bir şekilde dua ediyor olmaları ile ilgileniyordu . Çünkü avcı kesim zaten ondan kopmuştu. Derken zamanla güçsüz tarafın duaları yalvarmalara dönüştü.
Birgün geniş ve dümdüz, ortasında bir ırmak akan, bir tarafı orman olan bir ovanın üzerinde, bu devirde var olmayan bir kuşun bedeninde uçarken bir manzaraya şahit oldum. Yine bu devirde var olmayan bir av canlısı çayırın ortasında doğum yapmak üzereydi. Hemen alçaldım ve bu devirde bile hala var olan bir ağacın dalına kondum, durup izlemeye başladım. Bulunduğu bölge gerçekten tehlikeliydi, çünkü o çevrede gerçekten çok büyük bir av ve avcı savaşı yaşanıyordu. Bölge her türden canlının yaşaması için yeterli su ve besini sağlayacak kadar verimliydi. Ancak yinede hep gizlenmek ve kaçmaya hazır beklemek zorundaydık. Açık alanda duruyordu. Büyük olasılıkla aniden başlayan doğum sancılarına hiçbir şekilde engel olamamış veya anca oraya kadar dayanabilmişti. Sonra bu durumu benim gibi daha bir sürü av hayvanı gördü öyle ki, sayısız çeşitte sayısız kuş ovanın etraftaki dağların her bir yerine haber uçurmaya başladı. Yeraltı canlıları bir bir yüzeye çıktı, her biri kendine farklı bir yer seçip, av olmayacaklarından emin oldukları bir yerde, bu doğum yapan anneyi izlemeye başladı. Derken korkulan oldu, senin de tahmin ettiğin şey öteden göründü. Avcı avının çaresizliğini ta uzaklardan fark etmiş olacak ki, hiç saklanmaya gerek bile duymadan usulca ve yavaşça yaklaştı. Avın kendisinin olduğundan o kadar emindi ki hiç acelesi yoktu. Avcı'nın geldiği yönde, doğum yapmakta olan anneyi izleyen diğer avlar, avcı yanlarından geçene kadar kısa süreli saklandı, avcının yanından geçtiği her delikten, her ağaçtan her daldan tekrar ikişerli, üçerli ve tek gözler belirmeye başladı. Avcı ilerledi, avcı ilerlerken anne doğumunu tamamladı. Yavru daha yeni çıktı annenin bedeninden. Avcı yaklaştı, anne bekledi. Avcı yaklaştı, yavru bekledi. Anne başını kaldırıp defalarca avcıya baktı. Ama kaçmadı bekledi yavrusunun başında. Hiç bir korku örneği göstermeden öylece durdu. Daha avcı görünür görünmez sayısız av hayvanının hep bir ağızdan yapmaya başladığı dualar başlarda fısıltıdan ibaretti. Ama avcı yaklaştıkça belki de binlercesi sesini yükseltmeye başladı. En sonunda bu inanılmaz kalabalık hep bir ağızdan, en yüksek perdeden tanrıya yapabilecekleri en büyük yalvarmayı yaptılar. Avcı çevrede ne kadar çok av olduğunun farkındaydı. O anda herhangi birine yönelebilirdi, ama yapmadı. Avının yanına iyice sokuldu, aralarında aslında pek bir mesafe kalmamıştı. Ama çevredeki av olacak olan hayvanlardan bazıları avcının dikkatini dağıtacağını düşündükleri için kendilerini onun önüne attılar. Avcı onların hiçbirine bakmadı, sadece iyice yaklaştı,, annenin ve daha şimdi doğmuş yavrunun baş uçlarına kadar geldi. Çevredeki avlar o kadar içten yalvardılar ki ben bile tanrımın hiçbir şeye cevap vermediğini bildiğim halde bu duaya tüm ruhumla ve tüm bilgeliğimle katıldım. Bu inanılmaz kalabalığın inanılmaz duası ve yalvarması tek başına herhangi bir olay için kalkan oluşturabilecek nitelikte ve güçteydi. Ama ne avcıyı avından vazgeçirdi ne tanrıyı sessizliğini bozmaktan. Korkulan oldu avcı ilk hamleyi yaptı, anneye saldırdı ilk önce. Anne kendini hiç geri çekmeden evladının ölümünü görmeden ölecek olmanın verdiği mutluluktan olduğunu düşündüğüm bir sabırla, avcının koca dişlerinin boynuna saplanmasına izin verdi. Avcı anneyi birkaç dakikada öldürmüştü. Anne artık nefes almıyordu. Bu olay yaşanırken çığlıklara çığlıklar, seyirci olan bizlere sayısız seyirci daha eklendi. İnanılmaz bir kalabalıktı, hep bir ağızdan göğün üst katlarından duyulacağına inandığımız sesler çıkarıyorduk. Ama bizim gibi av olan birkaç güçsüz canın da dikkatini çekmekten başka hiçbir şey yapmamıştık. Derken avcı yeni doğmuş yavruya yöneldi, yavruyu ilk önce ağzıyla bir ayağından tutup kaldırdı, hepimiz onun karşı koyamayan bedenine bakar bakmaz bir anda lâl olduk. Hiç birimiz ses çıkarmadık. Avcı bu defa avladığı yavruyu daha öldürmeden parçalamaya başladı, parçaladı ve yedi. Geriye sadece birkaç ufak et parçası kaldı. Sanıyorum ki avcı için bu muhteşem bir avdı. Daha yeni doğmuş tap taze muhteşem bir et. Ama bu manzara karşısında hareketsiz kalan, hiçbir faaliyet göstermeyen, sadece dua etmekle yetinen bizler sustuk, o yavru yem olurken hiçbir şey yapmadık. Yalvarmalarımıza da son verdik. Avcı yavruyu yiyip, ölü annesinin bedenini de orada bıraktıktan sonra geldiği yerden çekilip gitti. Bu defa o giderken geldiğinde saklanan av hayvanları hiçbir şey yapmadı. Avcı onların yanından yavaşça süzüldü ve gitti. Binlercesi ona yol verdi, yanlarından geçerken. İşte bunları seyreden av hayvanları, yani güçsüz olanlar, hepsi bir anda her türlü yokluğa, her türlü acıya katlandıkları halde kendi başlarına bir şeye yaramayacaklarını düşündükleri halde, bu inanılmaz kalabalığın yaptığı duaya, tanrılarının hiçbir şekilde cevap vermemiş olduğunu acı ile kavradı. Ve onun gücünden kudretinden içten içe şüphe duyduklarını kendilerine itiraf ettiler. O an bir çoğu tanrıdan vazgeçti, ruhları tanrıdan koptu. O anda orada bulunan kalabalık öyle hızlı bir şekilde dünyanın geri kalanına dağıldı ki, zaten bana kalırsa yarısı oradaydı. Ama yine de geri kalanına haber birkaç günde varmıştı. Günler o zamanlar bugünkinden çok daha uzundu, bunu da hatırlıyorum. Ama tanrısından kopan bunca ruha rağmen tanrı hiçbir şey yapmadı. Ne de olsa kendi katında sayısız ruh vardı. Yer yüzündekinden sayısız kat daha fazla. Hepsi Bir zamanlar yeryüzünde yaşamış ruhlardı, bazıları artık tanrının katında ona hizmet ederken, bazıları ebedi istirahatindeydi, hepsi çok mutluydu. Ama tanrılarının yeryüzünde hiçbir şeye müdahale etmiyor oluşuna gerçekten ses çıkarmıyorlardı. Derken tanrı dünyada bozulan dengeyi fark etti ve bir yıkım başlatmaya karar verdi. Bu yıkımın ardından güçsüzler ve güçlüler en azından sayı olarak eşitlenecekti. Tanrı başlarda bunu planlanmıştı. Ama tanrı bu durumdan kendi katındaki ruhlara hiç bahsetmedi ki buna gerek de duymadı, yıkımı başlattı. Ve gökyüzünden ateş topları, yeryüzünden dev dalgalar ve depremler gönderdi. Bu yıkım aslında başlarda sayısı bizden çok daha fazla olan avcı hayvanlara büyük kayıplar yaşattı. Ama ruhların çok büyük bir bölümü yeryüzünde böyle bir katliamı Tanrı'nın iradesinin bile üstünde buldu ve ondan ayrıldı. Tanrı bir anda çok güçsüz kaldı, ona inananların sayısı yok denilecek kadar azaldı. Yıkımı kontrol edemedi. Planlarına göre belki günlerce veya aylarca sürecek olan yıkım tek bir anda boşaldı, gökyüzünden, yeryüzünden ve denizden. Kontrolsüz bir şekilde ölmeye başladık. Beni tahmin edeceğin gibi, bu anda defalarca öldüm. Her bir canlı da öldüğümde yeniden başka bir canlının bedeninde hayat buldum. Defalarca ölmek için. Belki birinde bile olsa Tanrı'nın gazabı beni de ölenler kervanına katardı, mutlak ölenler kervanı. Ama ölmedim. Ben de bu arada tanrının bu kontrolsüz yıkımı karşısında avcı mı av mı olduğunu bile umursamadığım sayısız ruhu ölü bedenlerinden çıkmaya ikna etmekle uğraştım. Bir sürüsünü kendim gökyüzüne yükselttim.
Derken tanrının gücü ve yıkımı sona erdi. Artık dünyada tanrının hiçbir hükmü kalmadı. Gücü bizi kontrol edemeyecek kadar azaldı. Yıkım durduğunda saklanmayı başarmış, bir yerlerde hayatta kalmış birkaç tür ve çok az canlı kaldık. Yeryüzünde kalanların ve tanrının katında olanların hiçbiri, bu tanrıya artık ibadet etmiyordu. Tanrının gücü onu, kendi katını bile koruyamayacak kadar azaldı. Bunu bir şekilde hissetmiştim ve tanrının yanına vardım. Oraya gittiğimde, ışığından benim bile gözlerimi kamaştıran tanrım solmuştu. Sanki biraz da küçük görünüyordu ama ışığı çok cılızdı. Yanına yaklaştım ve yok olup gitmeden benden ölümsüzlüğümü almasını istedim. Çünkü bana bu ölümsüzlüğü mutlak bozulmazlıkla vermişti ve ancak kendisi geri alabilirdi. Ona yalvardım, ona ağladım, ona yeni ruhlar vadettim. Ama hiçbirini kabul etmedi, beni dinlemedi. Durdum karşısında, onun bana bir iyilik yapmayacağını anladığım anda, bunu neden yaptığını kavrayamadığım için, karşısında tüm öfkemi ve kırgınlığımı kustum. Benim ruhumun küçücük bir parçasının ona hala inandığını öfkemi kusarken öldüğünde fark ettim. Öldü denebilir mi bilmiyorum, ama ışığı milyarlarca güneşten daha parlak olan tanrım bir ateş böceğinden bile daha cılız Bir ışığa dönüştü. Görkemliği, güçlü, heybetli bedeninden geriye hiçbir şey kalmadı. küçücük bir ışık oldu ve süzüldü etrafımda. Sonra belki de asırlardır sesini bile duymaya
hasret olduğum tanrım ve şimdiki düşmanım. O küçücük ışık haliyle bana şunları söyledi.
"Seni sadece ben öldürebilirim. Seni ölmezlikle lanetliyorum. Seni sadece ben öldürebilirim. "
Bunları söyledikten hemen sonra karanlıktaki o küçücük ışık parçası da yok oldu gitti. Ben de tekrar yeryüzüne indim. Ve yıkımın bıraktıklarından geriye kalan birkaç hayatta daha yaşamaya devam ettim. Dünya yeniden canlanmaya, yeniden hayatlar çoğalmaya, yeniden farklı türler türemeye başladı. Bu süreçte birkaç küçük tanrı var oldu, onlar da zaman sonra yok olup gittiler. Şimdi sana şundan bahsetmek istiyorum bir tanrı, bu günlerde sizlerin sandığı gibi hiçbir şeyle beslenmeden var olmaz. O da ona inananların duaları ve ruhlarının onlara bağlılığı ile var olur. Gördüğüm sayısız hayat, sayısız yıkım ve sayısız tanrı, aynen böyle var oldu. Ve buna benzer sebeplerden yok oldu.
İşte sevgili dostum benim asla gerçekleşmeyecek olan ölümümü bekleyişimde, böylece başladı. Yeryüzünde gezdiğim bu çok uzun zamanda, kendi tanrıma tekrar inanılır veya ben birilerini ona inanmaya ikna edebilir miyim diye çok uğraştım. Ama hiçbir şekilde tanrımı var edemedim. Var olan birçok tanrıya gittim, huzurunda bulundum, karşılarında ağladım. Ama hiçbirinin kudreti yok olmak üzere olan bir tanrının, son gücüyle ben de var ettiği laneti kaldırmaya yetmedi. Böylece kendi tanrımın bir daha var olmayacağını kabullenip, gerisini yine anlatacağım birçok hayat yaşadım.
Sevgili dostum, şunu söylemek istiyorum. Dostum bir yanda sana bu Adem oğlunun söylediği gibi birilerinin en sevdiği olmak, güzel bir şey sanılabilir. Ama ben en çok sevdiğim ve en çok sevildiğim kişi tarafından bu hale getirildim. Şimdilerde halimden memnun gözükebilirim, ama ben de birçok acı ya şahit oldum. Bir yandan da bu Adem oğlunun haklı oluşuna üzülerek bakıyorum. Sayısız insanoğlu tanıdığım için, Adem'in de çevresinde gördüğüm birçok insanın ona nasıl baktığını ve nasıl davrandığını, kısa bir incelemenin ardından hemen kavrayabiliyorum. Bunu kendisi de çok güzel başarıyor aslında. Ama ne yazık ki acıyarak şuna da inanıyorum. Adem sadece kendi oluşturduğu çevresi tarafından değil, içine doğmaya mecbur olduğu çevresi tarafından da hiç sevilmedi. Bunu da zaman içinde acıyarak deneyimledim, Adem'le birlikte.
Sevgili dostum hatırlarsan sana hiç kimse için var olmamış ve var olmayacak olan en iyi dinleyici ve en iyi arkadaş olacağını söylemiştim. Benim için, bunu sen tam manasıyla istememiş olsan da, şu anda bu satırları okurken buna dönüşüyorsun. Çünkü ben sana beni gerçekten ilk öncelikle seven kişi gözüyle bakıyorum. Artık daha önce söylediğim gibi, ruhumda bir yerlerde bu satırları okuyan herkesi hissediyorum. Sizlerin ve senin bu satırları okurken hissettiğiniz her şeyi önceden hissediyorum. Ben daha bunları yazıya dökerken sizin yapacağınız eleştirileri bile anlamış ve kabul etmiş olarak yazıya döküyorum. Dostum belki bunu çok istemedim ama sen benim artık ilk önceliği olduğum tek kişisin. Eğer buraları okuyorsan ve beni anlıyorsan bu böyle. Neyse acıtasyon yapmayı bırakıp hayatın gerçeklerine dönecek olursak, işlerim her gün biraz daha kötüye gidiyor. Bu duruma alıştım. Girdiğim su arıtma cihazı firmasında satış yapamıyorum. İşverenlerim Saim abi ve Zeynep abla evliler. Sağ olsunlar gerçekten iyi insanlar, bana kötü davranmıyorlar. Ama prim usulü girdiğim işte, günlük sabit bir ücret almadığım için Saim abiye borçlanıyorum. Yaşamsal ihtiyaçlarımı gidermek için. Her gün Hatay Erzin'den, Osmaniye'ye geliyorum. Yol masrafı, sabah, öğlen akşam, ekmek masrafı diyelim. Yemek yemiyorum çünkü. Sadece bunlar için borçlanıp duruyorum sürekli içeriye.
Böyle akıp gidiyor başka bir işe girmeyi de düşünüyorum. Ancak Saim abinin bana olan güvenini kırmaya niyetim yok. Aslında bir yandan da daha buraya girmeden önce yaptığım birkaç iş başvurusundan dönüş bekliyordum. Ama şimdiye kadar dönüş yapmış olmaları gerekirdi diye düşünüyorum.
Yapamayacağım iş olmaz diye düşünüyorum, ustalık ve aşırı eğitim gerektiriyorsa.
Bugün sana daha önce bahsettiğim Seda'nın da tavsiyesiyle akşam üzeri bir yandan da esnafa broşür dağıtarak geldiğim, bölgedeki halk eğitim merkezine resim kursu açma başvurusunda bulunmak istedim. Tarihleri kaçırdığımı söylediler ve başvuru yapamadım. Seda'nın beni yeniden hayata bağlamaya çalışma çabalarını telefonda konuşuyor olmamıza rağmen takdir ettim. Gerçekten çabası biraz meyve de verdi. Neticede gelip buraya girdim, olumsuz bir dönüş alsam da. Şimdi yorgunum ve oturdum, kalkıp ofise geri dönmem gerekiyor. Oradan da Erzin'e döneceğim. Ayın 28'i bu gece de, bir öncekinden farksız, stabil geçecek diye tahmin ediyorum. Olur da yine uzun bir süre görüşemezsek, şimdiden kendine iyi bak.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.