Altı ay sonra...
İzmir Körfezi’nin manzarasına hakim, denizin sıfır noktasındaki izole ve sakin bir malikanenin bahçesinde, akşam güneşinin kızıllığı denizin üzerine vuruyordu. Şehrin gürültüsünden ve o kanlı geçmişten uzakta, her şey yerli yerindeydi.
Cihangir, geniş ahşap balkonda oturmuş, elindeki kahvesini yudumluyordu. Sol omzundaki o eski yara izi hâlâ duruyordu ama artık canını yakmıyordu; sadece geride bıraktığı savaşın bir hatırasıydı.
Hafif rüzgarda dalgalanan saçlarıyla balkona çıkan Asya, arkadan yaklaşarak kollarını adamın boynuna doladı. Başını Cihangir’in omzuna yasladığında, derin bir huzur nefesi aldı.
"Hiç özledin mi?" diye fısıldadı Asya, gözlerini denizden ayırmadan. "O akıl hastanesindeki odanızı, o karanlık günleri?"
Cihangir başını hafifçe eğip yanağını kadının saçlarına sürttü. Derin ve tok sesiyle gülümsedi:
"Dışarıda ne kadar büyük bir krallığın olursa olsun, Asya..." dedi, elini kadının elinin üzerine kenetleyerek. "...En güvenli saklanma yerinin, hâlâ birbirimizin zihni olduğunu biliyorum."
Ve o gün anladılar ki; bazı hikayeler karanlıkta başlar ama iki insan birbirinin yangınında dindirirse, o külten geriye sadece sonsuz bir aşk kalırdı.