Diren, güne huzursuz uyandı.
Meryem’in dün söylediği cümle hâlâ
kulağındaydı.
“Geçen yaz da bir kıza yanaşmış... sonra
ortadan kaybolmuş.”
Bir cümle.
Ama bir duvar gibi çökmüştü üzerine.
Diren’in en korktuğu şey buydu zaten:
Birine güvenmeye başladığında… geçmişte
kalan bir başka hikâyeye takılmak.
O gün sahile inmedi.
Aren’le karşılaşma ihtimali bile içini karıştırıyordu.
Ama karışıklığın sebebi Aren değil, Meryem’in bıraktığı gölgeydi.
Aren, iskelede yalnızdı yine.
Ona alışkındı.
Ama gözleri etrafı taradığında Diren’i görememek, içten içe bir sızı gibi
yakıyordu.
Sormadı.
Merak etti ama bekledi.
Çünkü Aren baskı kurmazdı.
Ama bu bekleyişin sessizliği, Diren’in içinden gelen yankılarla çarpışıyordu.
Öğleden sonra Diren ve Meryem, kafeye oturdular.
Diren sessizdi.
Meryem ise normal davranıyor gibi yapıyordu ama gözleri hep Diren’deydi.
“Bugün sahile inmediğini Aren fark etmiş midir?”
Diren başını çevirdi.
“Ne fark etmesi? Kimim ki ben onun için?”
Meryem eğildi, sesini alçalttı.
“Bak... bunları sana neden söylediğimi biliyorsun, değil mi?”
“Ne demek istiyorsun?”
“Ben sadece... seni koruyorum. Bu çocuğun seni başka biri gibi gördüğünü
sanmıyorum.”
Diren bir an sustu.
Sonra çatalı elinden bıraktı.
“Sen... gerçekten beni mi koruyorsun, yoksa birini benden mi?”
Meryem’in yüzü dondu.
Cevap vermedi.
Sadece göz kırpmadan ona baktı.
“Ben senin arkadaşınım, Diren. Bunu unutma.”
Ama Diren’in içindeki bir şey çatırdadı.
İlk kez, Meryem’in sözleri doğru gelse bile... niyeti şüpheli
görünmüştü.
O akşam, Diren sahile indi.
Ama yalnız değildi.
Uzaktan Aren’i gördü.
Yalnız oturuyordu.
Her zamanki gibi.
Diren, birkaç adım attı.
Ama sonra durdu.
İçinden geçen ses çığlık attı:
“Ne yapıyorsun? Sana herkes zarar verdi. Bu da farklı olmayacak!”
Ve geri döndü.
Kendi gölgesine basmadan yürümeye başladı.
Ama Aren, onu görmüştü.
Ve arkasından sadece bir cümle fısıldadı:
“İnsanlar kendilerinden kaçar bazen. Ama nereye giderse gitsin, taşır
yanında.”
Diren duymadı belki.
Ama rüzgâr o cümleyi aldı, götürdü.
Ve bir gün, geri getirecekti.