Rüzgar hafifti. Ne serinletiyor, ne bunaltıyordu. Ama Diren’in içinde estiği gibi
değil elbette. İçindeki fırtınalara hiçbir yaz yetmiyordu.
Üç yıldır yazlarını geçirdikleri bu sahil kasabasını herkes huzurlu bir kaçış
gibi görürdü. Diren içinse bu yer sadece… sessizdi. Gürültüsüz, beklentisiz,
yüzleşmelerden uzak. Ama huzur? Hayır, o burada yoktu.
Denize yirmi adım uzaklıktaki küçük taşlı yoldan yürüyordu. Ayağında ince
tabanlı sandaletler, sırtında rüzgarın da dokunamadığı bir yalnızlık. Elinde
cep telefonu vardı ama kimseyle konuşmuyordu. Bildirimleri kapalıydı,
insanlar susturulmuştu. Yalnızlığa alışmak değil, mecbur kalmıştı.
Tam o sırada arkadan bir ses yükseldi:
“Diren! Beni yine beklemeden gittin ya…”
Meryem.
Yıllardır en yakın arkadaşı. Aynı kasabada büyümüşler, aynı yaz
akşamlarında sahile inmişler, aynı sırları paylaşmışlardı. Ama Diren’in içinde
bu yakınlıkla ilgili bir şeyler… sönüktü bu yaz. Meryem konuşuyor ama Diren dinlemiyordu artık eskisi gibi.
“Ne yaptın sabah?” diye sordu Meryem, yanına yetişip koluna dokunarak.
“Sahil boyunca yürüdüm.”
“Tek başına mı?”
“Her zaman olduğu gibi.”
Meryem, Diren’in bu kısa ve keskin cümlelerine alışkındı. Ama bu yaz, onun
bile sabrı sınanacaktı. Henüz bilmiyordu, ama yakınlık yavaş yavaş gölgeye
dönüşüyordu.
Diren başını çevirdi. Gözleri, sahilin tam karşı kıyısındaki eski tekne
iskelesine kaydı. Orada biri vardı. Elinde kitapla oturuyordu. Kumlara
basmadan, ayakkabıları çıkarmadan, kendini çok da oraya ait
hissetmiyormuş gibi.
Çocuk.
Aren.
Onu geçen yaz birkaç kez görmüştü. Uzaktan. Ama bu yaz... sanki daha
fazla buradaydı. Gözleri çarpıştığında, Diren hemen başka yöne bakmıştı.
Alışık değildi birinin onu böyle açık açık izlemesine. Sanki içine bakılıyordu.
Meryem de fark etti bakışları. Hafifçe gülümsedi.
“O çocuk bu yaz burada yaşıyor artık. İsmi Aren. Annesi Norveçliymiş
galiba. Babası Türk. Ama babası burada yokmuş hiç. Neymiş efendim,
annesi oğlunu ‘hayatı tanısın’ diye yaz boyunca yalnız bırakacakmış
burada.”
Diren omzunu silkti.
“Bana ne?”
Ama içinden bir şey hafifçe sarsıldı. Tanımadığı, istemediği,
güvenemeyeceği bir şey.
O çocuk gözlerini kaçırmadan bakıyordu ona.
Hiç söz söylemeden.
Sadece… bakıyordu.
Diren ters döndü, ayaklarını daha hızlı yere vurdu.
“Meryem, markete gidiyorum. Sen gelme. Yalnız olmak istiyorum.”
“Tamam ama sonra sahile geliriz değil mi?”
“Bilmem.”
Diren, Meryem’i geride bırakıp yürümeye başladı. Ama yürürken, sanki biri
hâlâ onu izliyormuş gibi bir his vardı ensesinde.
Ve belki de ilk defa, o bakış canını acıtmamıştı.
