İçeriğe geç

Kılıcın İki Yüzü

Bölüm 2 · 14 dk okuma

Kılıcın İki Yüzü

Bölüm 2

SESSİZ SABAH

Sabah altıya çeyrek vardı. Ankara henüz tam uyanmamıştı. Adliyenin iki sokak ötesindeki kafede üç kişi oturuyordu. Kafenin sahibi yeni açmıştı, ocakta su kaynıyordu, raflarda simitler diziliyordu. Kimse yoktu. Sadece onlar.

Baybars köşe masayı seçmişti. Sırtı duvara dönük, gözü kapıda. Her zaman böyle otururdu. Alp onun karşısındaydı. Mete ise yanında. Çocuk elindeki çay bardağına bakıyordu. Bardağı iki eliyle tutuyordu. Elleri hâlâ titriyordu.

Alp dosyasını açtı. Birkaç kâğıt çıkardı. Önüne koydu. Gözlüğünü düzeltti.

"Şimdi," dedi. Sesi sakin ve ölçülüydü. "Baştan konuşalım. Mete, bana bak."

Mete başını kaldırdı. Gözleri kızarmıştı. Uyumamıştı.

"Selma Hanım'ın evine gittiğinde ne oldu? Adım adım anlat."

Mete derin bir nefes aldı.

"Salı günüydü. Hocam mesaj attı. 'Kaynakları hazırladım, gel al' dedi. Ben de akşam üstü gittim."

"Saat kaçta?"

"Altı gibi. Eve vardığımda kapıyı çaldım. Hocam açtı. İçeri girdim."

"Nerede oturdunuz?"

"Salonda. Koltukta. Hocam karşımdaki sandalyede oturdu."

"Ne konuştunuz?"

"Kaynakları verdi. Bir de... bir şey sordu."

Alp durdu. "Ne sordu?"

Mete bir an sustu. Sonra konuştu.

"'Bazı insanlar geçmişlerini gömmek ister. Ama geçmiş gömülmez. Sadece bekler' dedi."

Alp bir an baktı. Sonra Baybars'a döndü. Baybars'ın yüzü ifadesizdi ama gözleri Mete'deydi.

"Başka ne dedi?"

"Başka bir şey demedi. Ben de anlamadım. Sordum ama cevap vermedi."

"Peki sen çıkarken? Dışarıda bir şey gördün mü?"

Mete başını salladı. "Bir araba. Siyah. Büyük. İçinde bir adam vardı. Ama yüzünü görmedim."

Alp elindeki kalemi masaya bıraktı. Geriye yaslandı. Baybars'a baktı.

"Duydun mu?"

Baybars başını salladı. Ama bir şey söylemedi. Gözü hâlâ kapıdaydı.

Alp Mete'ye döndü.

"Mete, şimdi beni iyi dinle. Bugün Yavuz Turan'ın odasına gideceğiz. Sana sorular soracak. Ben de orada olacağım. Ama şunu unutma: Ne sorulursa sorulsun, sen sadece bildiğini söyleyeceksin. Bilmediğin bir şeyi söylemeyeceksin. Anladın mı?"

Mete başını salladı.

"Peki... halı meselesi? Parmak izi?"

Alp bir an durdu. Sonra konuştu.

"O halıya dokunduğunu hatırlamıyorsun. Çünkü dokunmadın. Belki evdeydi, belki başka bir yerdeydi. Ama sen o halıya bilerek dokunmadın. Bunu böyle söyleyeceksin."

Mete tekrar başını salladı.

Baybars sonunda konuştu. Sesi tok ve sakindi.

"Alp."

Alp ona döndü.

"Ne?"

"Yavuz aptal değil. Bunu biliyorsun, değil mi?"

"Biliyorum."

"O zaman bu kadar basit bir yalanla onu kandıramayız."

Alp gülümsedi. O soğuk gülüş. "Kandırmayacağız. Sadece... yönlendireceğiz. O da bir savcı. O da delil ister. Biz de ona delil vereceğiz."

"Ne delili?"

Alp dosyadan bir kâğıt çıkardı. Baybars'a uzattı.

"Selma Şener'in geçen ay verdiği bir dilekçe. Üniversiteye. 'Bazı öğrencilerden tehdit alıyorum' diye. İsim vermemiş ama... biz isim vereceğiz."

Baybars kâğıda baktı. Sonra Alp'e baktı.

"Kimin adını vereceğiz?"

Alp gözlüğünü düzeltti. Sesi alçaldı.

"Selma Şener'in asistanının adını. Çocuk zaten gergin. Zayıf halka. Onu şüpheli durumuna düşürürsek, Yavuz o yöne gider. Mete de arka planda kalır."

Baybars bir an sustu. Sonra başını salladı.

"Peki."

Mete aralarında geçen konuşmayı anlamamıştı. Sadece çayına bakıyordu.

Alp ayağa kalktı. Dosyasını topladı.

"Gidelim. Yavuz bizi bekliyor."

Baybars da ayağa kalktı. Mete'nin omzuna dokundu.

"Korkma," dedi. "Ben yanındayım."

Mete başını salladı. Ama gözleri hâlâ korkuyordu.

---

Kapı çaldı.

Saat yediyi geçiyordu. Dosyayı kapatmıştım. Kahvemden bir yudum aldım. Sakin görünmeye çalışıyordum. Ama içimde bir şey vardı. Bir tuhaflık. Sabahın bu saatinde getirilen bir şüpheli. Ve yanında iki avukat. Biri Baybars'ın kardeşi, diğeri Baybars'ın en güvendiği adam.

"Gel."

Kapı açıldı. Baybars girdi. Arkasında Mete. En arkada Alp Yalçın.

Baybars'ın yüzü her zamanki gibi kontrollüydü. Ama gözleri yorgundu. Mete'nin yüzü bembeyazdı. Alp ise her zamanki gibi sakindi. Dosyası koltuğunun altındaydı. Gözlüğü yerindeydi.

"Siz oturun," dedim.

Mete oturdu. Baybars ayakta kaldı. Alp de ayakta kaldı.

"Baybars, sen de otur."

"Gerek yok."

"Otur."

Bir an baktı. Sonra oturdu. Alp de oturdu.

Mete'ye döndüm. Sesim sakin ve yumuşaktı.

"Mete, nasılsın?"

"İyiyim," dedi. Ama sesi titriyordu.

"Birkaç soru soracağım. Sakin ol. Doğruyu söyle. Tamam mı?"

Başını salladı.

"Selma Şener'i tanıyor musun?"

"Evet. Hocam."

"Ne zamandan beri?"

"Eylülden beri. Dersimize giriyor."

"Ders dışında görüşür müydünüz?"

"Bazen. Ofisine giderdim. Ödev için."

"Kaç kez?"

"Bilmiyorum. Birkaç kez."

"Peki evine gittin mi hiç?"

Mete bir an durdu. Baybars'a baktı. Alp'e baktı. Sonra bana döndü.

"Evet. Bir kez."

"Ne zaman?"

"Geçen salı."

"Neden?"

"Ödev için. Kaynakları evdeymiş. Almaya gittim."

"Kaçta?"

"Akşam üstü. Altı gibi."

"Ne kadar kaldın?"

"Yarım saat. Belki kırk dakika."

"İçeride başka biri var mıydı?"

"Hayır. Sadece hocam."

"Çıkarken dışarıda?"

Mete bir an düşündü. Sonra konuştu.

"Bir araba vardı. Siyah. Büyük. İçinde bir adam. Ama yüzünü görmedim."

"Plaka?"

"Bilmiyorum. Bir harf vardı. A ya da B."

Alp öne çıktı.

"Savcı Bey, müvekkilim yorgun. Sabahın bu saatinde..."

Ona döndüm. Sesim sakin ama netti.

"Avukat Bey. Müvekkiliniz ifade veriyor. Siz dinliyorsunuz. Araya girmenize gerek yok."

Alp bir an baktı. Geri çekildi.

Mete'ye döndüm.

"Selma Hanım sana bir şey söyledi mi? Bir şeyden korkuyor muydu?"

Mete bir an düşündü. Sonra konuştu.

"Bir kere dedi ki... 'Bazı insanlar geçmişlerini gömmek ister. Ama geçmiş gömülmez. Sadece bekler.'"

"Başka?"

"Başka bir şey demedi."

"Peki sen o gün eve gittiğinde, Selma Hanım sana bir şey verdi mi? Bir dosya, bir kâğıt?"

"Hayır. Sadece kitapları verdi."

"Kitaplar nerede?"

"Evde. Çantamda."

"Yarın getir."

Başını salladı.

Alp tekrar öne çıktı. Bu sefer elinde bir kâğıt vardı.

"Savcı Bey," dedi. "Müvekkilimle ilgili bir şey paylaşmak istiyorum. Selma Şener'in üniversiteye verdiği bir dilekçe var. Geçen ay. 'Bazı öğrencilerden tehdit alıyorum' diye."

Kâğıdı bana uzattı. Aldım. Okudum. Kısa bir dilekçeydi. İsim yoktu. Sadece "bazı öğrenciler" yazıyordu.

"Bunu nereden aldınız?"

"Üniversiteden. Müvekkilimin masum olduğunu ispatlamak için."

Kâğıda baktım. Sonra Alp'e baktım. Sonra Mete'ye. Sonra Baybars'a.

Bir şey vardı. Bu kâğıt çok temizdi. Çok hazırdı. Sanki önceden hazırlanmış gibiydi. Alp'in eline çok çabuk geçmişti.

Ama belli etmedim.

"Teşekkür ederim," dedim. Kâğıdı dosyanın yanına koydum.

Mete'ye döndüm.

"Mete, son bir soru. Selma Hanım'ı öldüren kişiyi gördün mü? Ya da bir ses duydun mu?"

"Hayır."

"Peki o gün eve gittiğinde, Selma Hanım sana bir şeyden bahsetti mi? Birinden şikâyet etti mi?"

Mete bir an düşündü. Sonra konuştu.

"Bir şey demedi. Ama... bana bir şey sordu."

"Ne sordu?"

"'Sana bir şey olursa, bana güvenir misin?' dedi."

Bir an sustum. Odadaki hava ağırlaştı.

"Sen ne dedin?"

"'Evet' dedim."

"Sonra?"

"Sonra çıktım. Eve gittim."

Bir an sustum. Mete'ye baktım. Sonra Baybars'a. Sonra Alp'e.

Alp'in yüzünde bir gerginlik vardı. Baybars'ın gözleri yerdeydi. Mete ise hâlâ çay bardağına bakar gibi önüne bakıyordu.

Ayağa kalktım. Dosyayı kapattım.

"Mete," dedim. "Bugünlük bu kadar."

Mete rahatlamış gibiydi. Ayağa kalktı. Baybars da kalktı. Alp dosyasını topladı.

"Avukat Bey," dedim. "Siz de kalın."

Alp durdu. Döndü.

"Buyurun?"

"Mete Sencer," dedim. "Gözaltı süresi uzatıldı."

Mete'nin yüzü bembeyaz oldu. Baybars olduğu yerde kaldı. Alp'in gözleri kısıldı.

"Savcı Bey," dedi Alp. "Bu mümkün değil. Müvekkilim ifade verdi. İşbirliği yaptı."

"İfade verdi ama dosyada çelişkiler var," dedim. "Parmak izi var. Tanık beyanı var. Ve soruşturma devam ediyor. Gözaltı süresi uzatıldı. Yarın devam edeceğiz."

Baybars öne çıktı. "Yavuz..."

Ona baktım. Sesim netti.

"Baybars. Bu bir soruşturma. Sen de savcısın. Usulü biliyorsun."

Baybars bir an baktı. Gözlerinde öfke vardı ama bir şey söylemedi. Çünkü biliyordu. Usul böyleydi.

Alp tekrar konuştu. "Savcı Bey, bu kararı yazılı olarak talep ediyorum."

"Talep edin," dedim. "Ama şu an müvekkiliniz gözaltında kalacak."

Alp baktı. Sonra dosyasını kapattı. "Anlaşıldı."

Mete'ye döndüm. "Mete, merak etme. Yarın sabah tekrar konuşacağız."

Mete başını salladı. Ama gözleri doluydu. Baybars koluna girdi. Kapıya yöneldiler.

Alp kapıya yöneldi. Tam çıkarken seslendim.

"Avukat Bey."

Döndü.

"Yarın ifadeye gelirken, müvekkilinizin o gün giydiği kıyafetleri de getirin. Ayakkabıları dahil."

Alp bir an baktı. "Neden?"

"Rutin bir uygulama," dedim. "Standart prosedür."

Alp bir an durdu. Yüzünde bir şey vardı. Ama çözemedim.

"Tabii," dedi. "Yarın getiririz."

Kapıyı açtı, çıktı.

Kapı kapandı. Odada tek başıma kaldım.

---

Masanın üzerindeki dosyaya baktım. Sonra Alp'in bıraktığı kâğıda. Dilekçeye. Çok temizdi. Çok hazırdı.

Ama bir şey daha vardı. Mete'nin söyledikleri.

"Sana bir şey olursa, bana güvenir misin?"

Selma Şener bir şeyden korkuyordu. Birinden. Ama kimden?

Dosyayı açtım. En baştan başladım. Yavaş yavaş. Satır satır.

Olay yeri raporu. Selma Şener, akşam yedide evinden çıkmış. Komşuları onu en son altı buçukta görmüş. Yalnız yaşıyor.

Olay yeri fotoğrafları. Ormanlık alan. Halıya sarılı. Boğazında izler var. Ama boğuşma izi yok. Yani kadın direnmemiş. Tanıdığı biriydi.

Delil listesi. Halı. Çanta. Telefon. Ayakkabı izleri. İki farklı iz. Biri kadın. Biri erkek. Erkeğin izleri daha sonra oluşmuş.

Parmak izi raporu. Üç parmak izi. Biri Selma Şener. Biri bilinmeyen. Biri Mete Sencer.

Ama raporda bir detay vardı. Gözüme takılmıştı. Tekrar okudum.

"Parmak izinin bulunduğu yüzey, halının üst kısmına denk gelmektedir. Halının katlanma biçimi göz önüne alındığında, bu izin halı sarılmadan önce oluşmuş olma ihtimali yüksektir."

Yani Mete o halıya, Selma Şener öldürülmeden önce dokunmuştu. Bu, onu katil yapmazdı. Ama yine de bir şey söylüyordu. Mete o halıya dokunmuştu. Nerede? Selma Şener'in evinde. Ama Mete "halıyı hatırlamıyorum" demişti. Yalan mı söylüyordu? Yoksa gerçekten mi hatırlamıyordu?

Bir şey daha vardı. Mete, Selma Şener'in evine "geçen salı" gitmişti. Ama Selma Şener öldürülmeden önce. Yani cinayetten önce. O zaman Mete'nin halıya dokunması masum bir şey olabilirdi. Ama neden hatırlamıyordu?

Dosyayı kapattım. Derin bir nefes aldım.

Ayağa kalktım. Ceketimi giydim. Dosyayı çantama koydum. Odadan çıktım.

Koridorlarda yürüdüm. Adliye tam olarak uyanmıştı. İnsanlar koşuşturuyordu. Ama benim aklım başka yerdeydi.

Adliyenin çıkışına geldim. Dışarı çıktım. Hava soğuktu. Ankara'nın gri gökyüzü üzerime çökmüş gibiydi.

Arabama bindim. Kontağı çevirdim. Eve doğru sürdüm.

---

Eve geldiğimde saat dokuza geliyordu.

Kapıyı açtım. Işığı yaktım. Ev sessizdi. Her zamanki gibi. Mutfağa gittim. Buzdolabını açtım. Yumurta vardı. Peynir vardı. Domates vardı. Ama canım bir şey yemek istemiyordu.

Çay koydum. Ocağın üstüne koydum. Su kaynarken balkona çıktım. Dışarı baktım. Komşular işe gidiyordu. Çocuklar okula gidiyordu. Herkes bir yerlere yetişmeye çalışıyordu. Ben ise sadece duruyordum.

Çay demlendi. Bir bardak aldım. Salona geçtim. Dosyayı masaya koydum. Açtım. Tekrar okumaya başladım.

Ama bu sefer farklı okudum. Sadece kelimeleri değil, aralarındaki boşlukları da okudum.

Selma Şener neden ormana gitmişti? Kiminle buluşacaktı? Neden yalnız gitmişti? Neden boğuşmamıştı? Neden halıya sarılmıştı?

Bir şey daha vardı. O halı. Neden halı? Neden bir çarşaf değil, bir battaniye değil, bir halı? Halı, evden çıkarılması zor bir şeydi. Ağırdı. Dikkat çekerdi. Katil neden halıyı seçmişti?

Belki de halı, Selma Şener'in evinden değildi. Belki başka bir yerden gelmişti. Belki katil, halıyı özellikle seçmişti. Bir mesaj vermek için.

Telefonumu elime aldım. Olay yeri inceleme ekibinden Ali'yi aradım.

"Ali, ben Yavuz."

"Buyur Savcım."

"Halı. Selma Şener'in evinden mi çıkmış?"

Bir an sustu. "Kontrol ettim Savcım. Evde halı yok. Yani evde halı var ama o halı değil. Farklı bir halı."

"Peki o halı nereden gelmiş?"

"Bilmiyorum. Ama üzerinde etiket vardı. Bir mağaza etiketi. Araştırıyorum."

"Bana haber ver."

"Tamam Savcım."

Telefonu kapattım. Çayımdan bir yudum aldım.

Demek halı Selma Şener'in evinden değildi. Başka bir yerden gelmişti. Peki neden? Kim getirmişti?

Bir şey daha vardı. Mete. Mete o halıya dokunmuştu. Ama halı Selma Şener'in evinden değildi. O zaman Mete o halıya nerede dokunmuştu?

Dosyayı kapattım. Başımı arkaya yasladım. Gözlerimi kapattım.

Bir sürü soru. Ama cevap yok.

Yarın, belki bir cevap bulurdum.

Ya da belki, daha da karmaşıklaşırdı.

---

Baybars koridorda yürüyordu. Adımları hızlıydı. Kimseye bakmıyordu. Kimse de ona bakmıyordu. Çünkü herkes biliyordu. Baybars Sencer'in kardeşi gözaltına alınmıştı. Adliyede fısıldaşmalar başlamıştı bile.

Makam odasının kapısını açtı. İçeri girdi. Kapıyı sertçe kapattı. Kilitledi.

Bir an durdu. Odanın ortasında.

Sonra iki elini masaya vurdu. Bir. İki. Üç.

Ses çıktı. Masanın üzerindeki kalemler yere düştü. Dosyalar dağıldı. Ama umurunda değildi.

Elleri masada, başı önüne eğik, nefes nefese kaldı.

"Yavuz," dedi. Sesi fısıltı gibiydi. "Yavuz..."

Doğruldu. Pencereye yürüdü. Camı açtı. Soğuk hava yüzüne çarptı. Derin bir nefes aldı. İçine çekti. Soğuk, ciğerlerini yakıyordu. Ama iyi geliyordu.

Gözleri dışarıda ama aklı içerideydi. Düşünüyordu. Sürekli düşünüyordu. Gözleri bir noktaya odaklanmıyordu. Sağa sola kayıyordu. Hızlı hızlı. Aklından yüzlerce olasılık geçiyordu.

Mete neden o halıya dokunmuştu? Halı nereden gelmişti? Selma Şener neden ormana gitmişti? Kiminle buluşacaktı? Neden boğuşmamıştı? Neden halıya sarılmıştı? Neden? Neden? Neden?

Bir olasılık. Mete masum. Halıya dokunmuş ama öldürmemiş. Belki başka biri öldürdü. Belki Mete sadece oradaydı. Yanlış zamanda, yanlış yerde.

Başka bir olasılık. Mete suçlu. Ama neden? Neden öldürsün? Bir hocayı neden öldürsün? Aralarında ne vardı?

Başka bir olasılık. Mete bir şey biliyor. Ama söylemiyor. Korkuyor. Birinden korkuyor. Belki Selma Şener'in korktuğu kişiden.

Başka bir olasılık. Bu bir tuzak. Mete'yi tuzağa düşürmek istiyorlar. Ama kim? Neden?

Başka bir olasılık. Yavuz. Yavuz bunu bana yapıyor. Kardeşimi kullanıyor. Bana karşı. Ama neden? Ne kazancı var?

Başka bir olasılık. Alp. Alp bir şey biliyor. Ama söylemiyor. Neden?

Gözleri durdu. Bir noktaya odaklandı.

Yavuz.

Telefonu eline aldı. Alp'i aradı. İki çalışta açtı.

"Baybars."

"Alp." Sesi titriyordu. Öfkeden. "Ne yapıyorsun sen?"

"Ne oldu?"

"Ne oldu mu?" Sesi yükseldi. "Mete gözaltına alındı! Gözaltı süresi uzatıldı! Sen hâlâ ne oldu diye soruyorsun?"

"Baybars, sakin ol."

"Sakin mi?" Bağırdı. "Sakin mi diyorsun bana? Kardeşim gözaltında! On dokuz yaşında çocuk! Ne yapacağım ben? Söyle bana! Ne yapacağım?"

Alp bir an sustu. Sonra konuştu. Sesi hâlâ sakindi. Ama altında bir şey vardı. Bir gerginlik.

"Baybars, dinle beni. Şu an bağırıp çağırmanın faydası yok. Sakin olacaksın. Ve düşüneceksin."

"Düşünmek mi? Ben düşünüyorum zaten! Saatlerdir düşünüyorum! Ama bir şey bulamıyorum!"

"Bulacaksın. Ama önce sakin olacaksın."

"Alp..." Sesi alçaldı. Ama daha da tehlikeliydi. "Sen benim avukatımsın. Kardeşimin avukatısın. Bir şey bul. Hemen. Çıkartalım onu."

"Çıkartacağız. Ama önce bir şey bulmam lazım."

"Ne bulacaksın? Ne arıyorsun?"

Alp bir an sustu. Sonra konuştu.

"Halıyı."

"Halıyı mı?"

"Evet. Halı nereden gelmiş? Kim getirmiş? Bunu bulursam, Mete'nin neden orada olduğunu da bulurum."

Baybars bir an düşündü. Sonra konuştu.

"Peki. Ne yapıyorsun şu an?"

"Üniversiteye gidiyorum. Selma Şener'in ofisine. Belki orada bir şey bulurum."

"Bul. Hemen bul. Ve bana haber ver."

"Tamam."

"Alp."

"Evet?"

"Bir şey daha var."

"Ne?"

Baybars derin bir nefes aldı. Sonra konuştu.

"Defne."

Alp bir an sustu. "Defne mi?"

"Evet. Defne, Selma Şener'i tanıyor olabilir."

"Neden böyle düşünüyorsun?"

"Bilmiyorum. Ama içimde bir his var."

Alp bir an sustu. "Baybars, Defne senin nişanlın. Onu suçlayamazsın."

"Suçlamıyorum. Sadece... kontrol et. Belki bir bağlantı vardır."

"Tamam. Kontrol ederim. Ama sen de sakin ol. Tamam mı?"

"Tamam."

Telefonu kapattı. Telefonu masaya bıraktı.

Pencereye döndü. Dışarı baktı. Şehir uyanıyordu. Ama Baybars için gün bitmişti bile.

Gözleri hâlâ oynuyordu. Aklından hâlâ yüzlerce olasılık geçiyordu.

Ama bir şey biliyordu. Bu iş, göründüğü kadar basit değildi.

Ve eğer Mete'yi kurtaramazsa, her şeyini kaybedecekti.

---

Fakülteye vardığımda saat ona geliyordu.

Hukuk Fakültesi'nin ana binası eskiydi. Taş merdivenler, yüksek tavanlı koridorlar, duvarlarda solmuş tablolar. Öğrenciler sınıflara girip çıkıyordu. Kimse beni fark etmedi. Zaten fark edilmemek için gelmiştim.

Selma Şener'in ofisi ikinci kattaydı. Kapıda "Prof. Dr. Selma Şener" yazıyordu. Ama altına bir kâğıt yapıştırılmıştı: "Derslerimiz geçici olarak durdurulmuştur."

Kapıyı çaldım.

"Gel."

İçeri girdim. Odada genç bir kadın vardı. Yirmi beş, yirmi altı yaşlarında. Gözlüklü, saçı topuz yapılmış, masasında dosyalar arasında kaybolmuş biri. Asistanı olmalıydı.

Beni görünce ayağa kalktı.

"Buyurun?"

"Yavuz Turan. Ankara Cumhuriyet Savcısı."

Yüzü değişti. Korku muydu, şaşkınlık mıydı, bilmiyorum. Ama bir şey değişti.

"Oturun," dedi. Sesi titriyordu.

Oturdum. O da oturdu.

"Adınız?"

"Elif. Elif Kaya."

"Selma Hanım'ın asistanı mısınız?"

"Evet. İki yıldır."

"Selma Hanım'ı tanıyorsunuz yani."

"Evet. İyi tanırım."

"Son zamanlarda nasıldı?"

Elif bir an durdu. Gözlerini kaçırdı. Sonra konuştu.

"Gergindi. Son bir aydır çok gergindi."

"Neden?"

"Bilmiyorum. Söylemedi."

"Ama bir şeyden korkuyordu, değil mi?"

Elif başını salladı. Ama konuşmadı.

"Elif Hanım," dedim. Sesim sakin ama netti. "Selma Hanım öldürüldü. Siz de biliyorsunuz. Bir şey biliyorsanız söylemeniz lazım."

Elif bir an sustu. Sonra konuştu.

"Bir kere... bir kere dedi ki, 'Elif, bazı şeyleri bilmesen daha iyi olur.' Ben de sormadım."

"Ne zaman dedi bunu?"

"İki hafta önce. Bir dosya vardı masasında. Kapalıydı. Ben görünce kapatıverdi."

"Ne dosyasıydı?"

"Bilmiyorum. Ama üzerinde bir isim vardı."

"Kimin?"

Elif bir an durdu. Sonra konuştu.

"Okumadım. Ama baş harflerini gördüm. B. S."

Bir an sustum.

B. S.

Baybars Sencer.

Ama emin değildim. Belki başka biriydi. Belki değildi.

"Başka bir şey var mı?"

Elif başını salladı. "Hayır. Bildiğim bu kadar."

Ayağa kalktım. "Teşekkür ederim. Bir şey olursa beni arayın."

Kartımı masaya bıraktım. Kapıya yöneldim. Tam çıkarken Elif seslendi.

"Savcı Bey."

Döndüm.

"Selma Hanım iyi bir insandı. Onu öldüreni bulun. Lütfen."

Baktım. Gözlerinde yaş vardı.

"Bulacağım," dedim.

Kapıyı açtım, çıktım.

---

Koridorda yürüdüm. Merdivenlerden indim. Ana kapıya yöneldim.

Dışarı çıktığımda hava soğuktu. Fakültenin önündeki meydan kalabalıktı. Öğrenciler gruplar halinde duruyordu. Sigara içenler, telefonla konuşanlar, ders çalışanlar...

Tam o sırada, karşı tarafta bir araba gördüm. Siyah. Büyük. Motoru çalışıyordu.

Bir an durdum.

Arabanın camı açıldı. İçeriden bir şey çıktı. Küçük, parlak bir şey.

Flaş.

Bir. İki. Üç.

Fotoğrafım çekiliyordu.

Araba aniden gazladı. Lastikler asfaltta gıcırdadı. Gözden kayboldu.

Plaka yoktu.

Olduğum yerde kaldım. Bir an. Sadece bir an.

Sonra cebimden telefonumu çıkardım. Emniyeti aradım.

"Ali, fakültenin önündeyim. Az önce siyah bir araba hızlıca uzaklaştı. Plakası yoktu. İçinden beni fotoğrafladılar. Güvenlik kameralarına bakın. Çevredeki kameraları da kontrol edin."

"Tamam Savcım. Hemen bakıyoruz."

Telefonu kapattım. Fakültenin merdivenlerine oturdum. Ellerim titriyordu. Soğuktan değil.

Beni kim takip ediyordu?

Ve neden?

Bölüm sonu

1 yorum