İçeriğe geç

Kılıcın İki Yüzü

Bölüm 1 · 11 dk okuma

Kılıcın İki Yüzü

Bölüm 1

SIRADAN BİR GÜN

Ankara Adliyesi'nin koridorları sabahın sekizinde bile arı kovanı gibiydi. Avukatlar dosyalarını göğüslerine bastırmış koşuşturuyor, mübaşirler duruşma listelerini panolara asıyor, sanık yakınları köşelerde sessizce bekliyordu. Kimsenin kimseye bakacak vakti yoktu. Herkes kendi davasının peşindeydi.

Ben her sabah aynı saatte, aynı kapıdan giriyordum.

Yavuz Turan. Otuz yedi yaşında. Ankara Cumhuriyet Savcısı. Bekâr. Kendi evinde yalnız yaşayan, sabah kahvesini kendi demleyen, akşamları dosyalarını kapatıp sessizce uyuyan bir adam.

Dışarıdan bakınca sıkıcı bir hayat gibi görünebilir. Ama benim için bu, kontrol demekti. Düzen demekti.

Adliyenin ikinci katındaki odama çıktığımda saat sekiz on beşti. Kapıyı açtım, ışığı yaktım. Masamın üzerinde dün akşam bıraktığım dosyalar aynen duruyordu. Kahvemi yaptım, perdeleri açtım. Ankara'nın gri sabahı odama doldu. Pencereden dışarı baktım; otoparkta arabalar diziliyor, güvenlik görevlileri kapıda duruyor, genç stajyerler ellerinde dosyalarla koşuşturuyordu.

Telefonum çaldı.

Ekrana baktım. Başsavcı'nın sekreteri arıyordu.

"Buyurun?"

"Yavuz Bey, başsavcı sizi hemen odasında görmek istiyor."

"Geliyorum."

Telefonu kapattım. Kahvemden bir yudum aldım. Dosyalarımı yerleştirdim, ceketimi düzelttim ve koridora çıktım.

Başsavcının odası üçüncü kattaydı. Merdivenleri çıkarken Baybars'a rastladım.

Baybars Sencer. Kırk üç yaşında. Aynı adliyede savcı. Uzun boylu, geniş omuzlu, her zaman siyah takım elbise giyen bir adam. Konuşurken kelimeleri özenle seçer, sesini ayarlar, karşısındakini tartardı.

Koridorda karşılaştığımızda ikimiz de durduk.

"Yavuz," dedi. "Sabahın bu saatinde ne işin var burada?"

"Başsavcı çağırdı."

Kaşını kaldırdı. "Öyle mi? İlginç."

"Seni ilgilendiren bir şey yok, Baybars."

Güldü. "Her şey beni ilgilendirir, Yavuz. Bu adliyede olan her şey beni ilgilendirir."

"Ben işimi yaparım, sen de kendi işine bak."

Yaklaştı. Bir adım. Sadece bir adım.

"Bak, Yavuz," dedi. Sesi alçalmıştı ama daha da keskinleşmişti. "Bu adliyede herkesin bir yeri var. Senin yerin neresi, benim yerim neresi... Bunu bir gün anlayacaksın."

Gözlerinin içine baktım. Koyu kahverengi gözler. Soğuk. Hesaplı.

"Tehdit mi ediyorsun beni?"

"Tehdit mi?" Gülümsedi. "Hayır, Yavuz. Ben tehdit etmem. Ben sadece... uyarırım."

Döndü, yürüdü. Arkasından baktım. Koridorun sonunda kayboldu.

Başsavcının kapısını çaldım.

"Gel."

İçeri girdim. Başsavcı Hakan Bey, ellili yaşlarının sonunda, yorgun ama kararlı bir adamdı. Masasının arkasında oturuyordu. Önünde bir dosya vardı. Beni görünce eliyle karşıdaki sandalyeyi işaret etti.

"Otur, Yavuz."

Oturdum.

"Kahve ister misin?"

"İçtim, sağ olun."

Başsavcı bir an sustu. Dosyaya baktı, sonra bana baktı.

"Yavuz," dedi. "Bu sabah bir cinayet ihbarı geldi."

Yüzümü bozmadım.

"Kim?"

"Selma Şener. Kırk sekiz yaşında. Hukuk fakültesinde öğretim üyesi."

İsmi tanıyordum. Ceza hukuku alanında tanınmış bir akademisyendi. Birkaç davada bilirkişi raporu vermişti.

"Nasıl ölmüş?"

"Boğazı sıkılmış. Ormanda bulunmuş. Bir halıya sarılı halde."

Bir an sustum. "Dosya kime verildi?"

Başsavcı derin bir nefes aldı.

"İlk olarak Baybars'a verildi."

İçimde bir şey kıpırdadı ama yüzümü bozmadım.

"Ama," diye devam etti başsavcı, "sonra bir şey öğrendim."

"Ne öğrendiniz?"

Başsavcı dosyayı bana doğru itti. Açtım. İçinde olay yeri raporu vardı. Fotoğraflar, ifadeler, delil listesi. Son sayfada bir parmak izi raporu.

"Halının üzerinde bir parmak izi bulunmuş," dedi başsavcı. "Ve bu parmak izi..."

Durdu.

"Kime ait?" diye sordum.

"Baybars'ın kardeşine. Mete Sencer'e."

Odadaki hava bir anda ağırlaştı.

Mete Sencer. On dokuz yaşında. Hukuk fakültesi birinci sınıf öğrencisi. Baybars'ın kardeşi.

"Baybars bunu biliyor mu?"

"Hayır. Henüz bilmiyor. Dosyayı kapatmaya çalışmadan önce öğrendim. Hemen elinden aldım."

"Bana mı veriyorsunuz?"

"Evet."

Bir an sustum. Bu dosyayı almak, Baybars'la aramda yeni bir gerilim yaratacaktı. Bunu ikimiz de biliyorduk.

"Başsavcım," dedim. "Bu dosyayı bana vermek istediğinizden emin misiniz?"

Başsavcı bana baktı.

"Yavuz," dedi. "Ben bu adliyede adaletin tecelli etmesini istiyorum. Kimin kardeşi, kimin oğlu olursa olsun. Sen bu işi yapabilir misin?"

Cevap vermeden önce bir an düşündüm. Ama sadece bir an.

"Yaparım."

Başsavcı başını salladı. "Dosya senin. Ama dikkatli ol."

Ayağa kalktım. Dosyayı elime aldım. Kapıya yöneldim. Tam çıkarken başsavcı seslendi:

"Yavuz."

Döndüm.

"Bu dosya sadece bir cinayet dosyası değil. Bunu biliyorsun, değil mi?"

Baktım. Gözlerinin içine baktım.

"Biliyorum."

Kapıyı açtım ve koridora çıktım.

---

Koridorda yürürken dosyayı koltuğumun altına sıkıştırmıştım. Adımlarım normaldi, yüzüm ifadesizdi. Ama içimde bir şey vardı. Adını koyamadığım bir his. Sanki bu dosya, açılmaması gereken bir kapıydı.

Odamın kapısını açtım, içeri girdim, kapıyı kapattım. Dosyayı masaya koydum. Önüne oturdum. Derin bir nefes aldım.

Sonra açtım.

İlk sayfa: Olay yeri raporu.

Selma Şener, dün akşam saat yedide evinden çıkmış. Komşuları onu en son saat altı buçukta görmüş. Kocası yok. Çocuğu yok. Yalnız yaşıyor.

İkinci sayfa: Olay yeri fotoğrafları.

Selma Şener, Ankara'nın dışındaki bir ormanlık alanda bulunmuş. Bir halıya sarılı halde. Halı eski ama kaliteli. Üzerinde kan yok. Sadece boğazındaki izler var.

Üçüncü sayfa: Delil listesi.

· Halı (üzerinde parmak izi tespit edilmiş)

· Selma Şener'in çantası (ormanda iki metre ötede bulunmuş, içinde cüzdanı, telefonu, anahtarları var)

· Telefon (son arama: bilinmeyen numara, saat 18:45)

· Ayakkabı izleri (iki farklı ayakkabı izi tespit edilmiş, biri kadın, biri erkek)

Dördüncü sayfa: Parmak izi raporu.

Halının üzerinde üç farklı parmak izi bulunmuş:

1. Selma Şener

2. Bilinmeyen bir kişi (henüz eşleşme yok)

3. Mete Sencer

İşte orada durdum. Mete Sencer. On dokuz yaşında bir çocuk. Baybars'ın kardeşi. Halının üzerinde parmak izi var. Ama bu ne demek? Halıya dokunmuş olabilir. Masum bir şekilde. Ya da...

Dosyayı kapattım. Sandalyeme yaslandım. Tavana baktım.

Telefonu elime aldım. Rehberden Salih'i buldum.

Salih Aydın. Emniyette cinayet masasında komiser. Yıllardır tanırım. Adliyede bana en yakın kişi odur. Ailesiyle bile görüşmediğim kadar sık görüşürüm onunla. Beni tanır, huyumu bilir. Bir dosyada bir tuhaflık varsa, ilk ona sorarım.

Aradım. İki çalışta açtı.

"Yavuz. Hayırdır, sabahın bu saatinde?"

"Selma Şener dosyası. Sen baktın mı?"

Bir an sustu. "Baktım. Olay yerine ben gittim."

"Nasıl bir şey?"

"Klasik değil, Yavuz." Sesi ciddileşmişti. "Kadın boğulmuş ama olay yerinde boğuşma izi yok. Halıya sarılıp ormana bırakılmış. Ama en garibi..."

Durdu.

"Ne garibi?"

"Ormandaki ayak izleri. İki farklı iz var. Biri kadına ait. Diğeri bir erkeğe. Ama erkeğin izleri kadının izlerinden daha sonra oluşmuş."

"Yani kadın oraya yalnız gitmiş. Erkek sonradan gelmiş."

"Aynen öyle."

Bir an düşündüm. "Peki bu erkek kim?"

"Bilmiyorum. Henüz eşleşme yok. Ama Yavuz..." Sesi alçaldı. "Dosyayı sen mi aldın?"

"Evet."

"Baybars biliyor mu?"

"Henüz bilmiyor."

Salih bir an sustu. "Dikkatli ol, Yavuz. Baybars bu işi bırakmaz."

"Biliyorum."

"Bir şey daha var," dedi. "Maktulün son araması bilinmeyen bir numaraya. Ama o numara kapanmış. Hattı bulmaya çalışıyoruz."

"Bana haber ver."

"Veririm. Sen de kendine dikkat et."

Telefonu kapattım. Telefonu masaya bıraktım. Pencereden dışarı baktım. Şehir uyanıyordu.

Selma Şener ormana yalnız gitmişti. Erkek sonradan gelmişti. Yani Selma onu bekliyordu. Tanıdığı biriydi.

Kim?

---

Bir süre düşündüm. Selma Şener ormana yalnız gitmişti. Onu oraya çağıran biri vardı. Tanıdığı biri. Peki kim?

Aklıma ilk gelen isim Mete oldu. Ama emin değildim. Henüz bir şey yoktu elimde. Sadece parmak izi. Bir de o bilinmeyen numara.

Düşünmeyi bıraktım. Şimdi harekete geçme zamanıydı.

Özel kalemime döndüm. Masanın üzerindeki telefonu kaldırdım, iç hattı çevirdim.

"Efendim Yavuz Bey?"

"Baybars Sencer'i ara. Odamda beklediğimi söyle. Acil olduğunu belirt."

"Peki efendim."

Telefonu kapattım. Sandalyeme oturdum. Dosyayı önüme koydum. Kapalıydı. Elimi üzerine koydum. Bekledim.

On dakika sonra kapı çaldı.

"Gel."

Baybars girdi. Yüzünde her zamanki o kontrollü ifade vardı ama gözlerinde bir gerginlik sezdim. Kapıyı kapattı. Karşımdaki sandalyeye oturmadı. Ayakta durdu.

"Yavuz," dedi. "Acil neymiş?"

"Otur, Baybars."

"Ayakta durabilirim."

"Otur."

Bir an baktı. Sonra oturdu. Ellerini masaya koydu. Bekledi.

Dosyayı ona doğru itmedim. Sadece konuştum.

"Selma Şener dosyası bende."

"Biliyorum."

"Parmak izi raporunu okudum."

Bir an sustu. Çenesi kasıldı. Ama yüzü ifadesiz kaldı.

"Ne yazıyor?"

"Halının üzerinde üç parmak izi var. Biri Selma Şener'e ait. Biri henüz bilinmeyen birine. Biri de..."

Durdu. Ona baktım.

"Biri de kardeşine. Mete Sencer'e."

Baybars'ın yüzü değişmedi. Ama elleri masanın üzerinde hafifçe gerildi. Parmakları kasıldı.

"Ne demek istiyorsun?"

"Ne demek istediğimi biliyorsun."

"Benim kardeşim masum."

"Bunu ben söylemedim. Sadece raporda yazanı söyledim."

Baybars derin bir nefes aldı. Sesi alçaldı.

"Sen ne yapmaya çalışıyorsun?"

"İşimi yapıyorum. Yarın sabah Mete Sencer'i gözaltına alacağım."

Bir an sustu. Gözlerindeki o kontrollü ifade çatladı. Bir an. Sadece bir an. Sonra tekrar toparladı.

"Gözaltına mı?"

"Evet."

"Sen..." Durdu. Ellerini masadan çekti. Geriye yaslandı. "Sen bunu yapamazsın."

"Yapabilirim. Ve yapacağım."

"Yavuz." Sesi artık fısıltı gibiydi. "O çocuk daha on dokuz yaşında. Hayatı boyunca bir kere bile karakola girmemiş."

"Biliyorum."

"O zaman neden?"

"Çünkü kanun böyle diyor, Baybars. Delil var. Parmak izi var. Gözaltına alınması gerekiyor."

Bir an sustu. Sonra konuştu. Sesi artık daha yumuşaktı. Ama altında bir şey vardı. Bir yalvarış mı, bir tehdit mi, bilmiyordum.

"Peki... bunu herkesin içinde mi yapacaksın?"

"Ne demek istiyorsun?"

"Yani... basına mı vereceksin? Herkes mi duyacak?"

Anladım. İtibarını korumak istiyordu. Kardeşinin adı lekelensin istemiyordu. Kendi adı lekelensin istemiyordu.

"Hayır," dedim. "Sessiz yapacağım. Yarın sabah erken saatte. Kimse duymadan."

Baybars bir an baktı. Sanki söylediğime inanamıyordu.

"Neden?"

"Çünkü senin itibarını korumak istiyorum. Ve kardeşinin. Ama adaletten de taviz vermeyeceğim."

Sustu. Uzun bir süre sustu. Sonra konuştu.

"Ne istiyorsun benden?"

"Kardeşini kendin getir."

Bir an durdu. Gözlerini kıstı.

"Ne?"

"Kardeşini kendin getir. Yarın sabah. Kimse görmeden. Gözaltına alınma anını sen ayarla. Ben sadece ifadesini alacağım. Sonra karar verilecek."

Baybars bana baktı. Uzun uzun. Gözlerinde bir şey vardı. Minnettarlık mı, öfke mi, yoksa ikisi de mi?

"Neden bunu yapıyorsun?"

"Çünkü adaletin tecelli etmesi için illa birinin yıkılması gerekmiyor. Bazen sadece doğruyu söylemek yeterli."

Bir an sustu. Sonra ayağa kalktı. Kapıya yöneldi. Tam çıkarken durdu. Arka döndü.

"Yavuz."

"Evet?"

"Bu iyiliğini unutmayacağım."

"İyilik değil, Baybars. Adalet."

Baktı. Sonra kapıyı açtı ve çıktı.

Kapı kapandı. Ben sandalyeme yaslandım. Dosyaya baktım. Hâlâ kapalıydı.

Bir şey yapmıştım. Doğru muydu, yanlış mıydı, bilmiyordum. Ama içim rahattı.

Şimdilik.

---

Baybars adliyenin koridorundan çıktığında adımları normaldi. Kimse bir şey anlamasın diye kendini zor tutuyordu. Asansöre bindi, zemin kata indi. Arabasına yürüdü. Kapıyı açtı, oturdu, kontağı çevirdi. Elleri direksiyonda titriyordu.

Alp Yalçın'ın ofisi Kızılay'da, eski bir binanın üçüncü katındaydı. Baybars arabayı köşeye park etti. Motoru kapattı. Bir süre oturdu. Sonra derin bir nefes aldı ve indi.

Merdivenlerden çıktı. Kapıyı çaldı. İçeriden "gel" sesi geldi.

Alp Yalçın masasının arkasında oturuyordu. Elli üç yaşında, gri saçlı, gözlüklü bir adam. Ama gözlerinin arkasında bir zeka vardı. Kurnaz, hesapçı, soğukkanlı. Otuz yıllık avukattı. Sistemin her açığını bilirdi. Hangi hâkime nasıl yaklaşılır, hangi dosya nasıl geciktirilir, hangi delil nasıl çürütülür... Hepsi onun elinden geçmişti. Bu yüzden onu herkes tutardı. Ama kimse sevmezdi.

"Baybars," dedi Alp. Ayağa kalkmadı. Sadece eliyle sandalyeyi işaret etti. "Otur."

Baybars oturdu. Ceketinin düğmesini açtı. Ellerini masaya koydu.

"Yüzün bembeyaz," dedi Alp. "Ne oldu?"

"Kardeşim."

Alp kaşını kaldırdı. "Mete mi?"

"Evet."

"Ne olmuş?"

Baybars bir an sustu. Kelimeleri toparlamaya çalışıyordu. Sonra konuştu.

"Selma Şener cinayeti. Dosya bana gelmişti. Sonra başsavcı elinden aldı. Yavuz'a verdi."

Alp arkasına yaslandı. Gözlüğünü çıkardı, sildi, tekrar taktı. Bu onun düşünme hareketiydi. Baybars bunu bilirdi.

"Peki neden? Başsavcı neden dosyayı senden aldı?"

"Çünkü..." Baybars durdu. Söylemesi zordu. "Çünkü halının üzerinde Mete'nin parmak izi çıkmış."

Alp bir an sustu. Yüzünde hiçbir ifade yoktu. Ama gözleri çalışıyordu. Hesaplıyordu.

"Parmak izi mi?"

"Evet."

"Kesin mi?"

"Raporda yazıyor."

Alp ayağa kalktı. Pencereye yürüdü. Ellerini arkasında birleştirdi. Dışarı baktı. Bir süre sustu. Sonra konuştu.

"Mete o halıya neden dokunmuş?"

"Bilmiyorum. O çocuk bir şey yapmaz. Yapamaz."

Alp arkasını döndü. Baybars'a baktı.

"Baybars," dedi. Sesi sakin ama netti. "Sen kardeşini tanıyorsun, ben tanımıyorum. Ama şunu bil: Bu dosyada parmak izi varsa, iş ciddi."

"Biliyorum. O yüzden buradayım."

Alp yerine oturdu. Ellerini masaya koydu. Baybars'a doğru eğildi.

"Yavuz ne yapacak?"

"Yarın sabah Mete'yi gözaltına alacak."

Alp bir an durdu. "Gözaltına mı?"

"Evet. Ama..." Baybars durdu. "Ama sessiz yapacak. Kimse duymayacak. İtibarımızı koruyacak. Kardeşimi kendim getirmemi istedi."

Alp kaşını kaldırdı. "Yavuz mu dedi bunu?"

"Evet."

Alp bir an düşündü. Sonra gülümsedi. Ama bu gülüş, sıcak bir gülüş değildi. Hesap dolu, soğuk bir gülüştü.

"İlginç," dedi. "Yavuz Turan... Temiz savcı. Herkesin bildiği ama kimsenin tam olarak çözemediği adam."

"Ne demek istiyorsun?"

"Demek istediğim şu: Yavuz sana bir iyilik yapmış gibi görünüyor. Ama aslında kendi işini kolaylaştırıyor. Kardeşini sen getirirsen, gözaltı sessiz olur. Basın duymaz. Ama aynı zamanda Yavuz da dosyayı temiz tutmuş olur. Kimse ona 'Baybars'ın kardeşini korudu' diyemez. Anladın mı?"

Baybars bir an sustu. Düşündü. Haklı olabilirdi. Ama Yavuz'un gözlerindeki o ifadeyi hatırladı. O ifade, hesap değildi. Bir şey daha vardı. Ama ne olduğunu bilmiyordu.

"Peki ne yapacağız?"

Alp arkasına yaslandı. Gözlüğünü tekrar çıkardı. Sildi. Taktı.

"Sen kardeşini getireceksin. Sabah erken. Kimse görmeden. Ben de orada olacağım."

"Sen mi?"

"Evet. Çünkü Mete'nin avukatı benim. Değil mi?"

"Evet."

"O zaman ifade sırasında ben de olacağım. Ve ne söyleyeceğini, nasıl söyleyeceğini ben ayarlayacağım."

Baybars bir an baktı. "Ne demek istiyorsun?"

Alp öne eğildi. Sesi alçaldı.

"Demek istiyorum ki, Mete o halıya neden dokunduğunu bilmiyor olabilir. Ama biz ona hatırlatacağız. Masum bir sebep. Mesela... Selma Şener'in evine gitmiş olabilir. Ders için. Proje için. Ne bileyim, bir ödev için. Halıya da o sırada dokunmuş olabilir. Masum bir şekilde. Anladın mı?"

Baybars bir an düşündü. Sonra başını salladı.

"Anladım."

"Güzel. Ama bir şey daha var."

"Ne?"

Alp tekrar arkasına yaslandı. Gözlerini Baybars'a dikti.

"Yavuz Turan'ı hafife alma. O adam aptal değil. Senin kardeşini korumak için attığın her adımı görecek. Ve eğer bir yanlış yaparsan..."

Durdu.

"Ne olur?"

"O zaman dosya senin elinden gider. Ve bir daha geri gelmez. Anladın mı?"

Baybars başını salladı. Ayağa kalktı. Kapıya yöneldi. Tam çıkarken Alp seslendi.

"Baybars."

Döndü.

"Kardeşini seviyorsun, biliyorum. Ama bu işte duygularını bir kenara bırakacaksın. Yoksa hepimiz yanarız."

Baybars baktı. Sonra kapıyı açtı ve çıktı.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.