"Kezban!"
Annemin sesi koridorun diğer ucundan yükseldiğinde gözlerimi kapattım.
Saat sabahın altısıydı.
Yine aynı şey.
Yine aynı hayat.
Yine aynı kurallar.
"Kezban! Namaza kalkmadın mı?"
Derin bir nefes aldım.
Yirmi üç yaşındaydım.
Ama hâlâ kendi odamda bile özgür değildim.
Telefonuma baktım.
Instagram'da dün gece paylaşılan İstanbul videoları akıyordu.
Kalabalık caddeler.
Müzikler.
Işıklar.
İnsanlar.
Özgür insanlar...
Benim sahip olmadığım her şey.
"Kezban!"
Bu kez kapıya vuruldu.
"Hemen geliyorum anne."
Telefonu kapatıp yatağımdan kalktım.
Aynaya baktığımda karşımdaki kızın bana ait olmadığını düşündüm.
Uzun kollu pijama.
Toplanmış saçlar.
Yorgun gözler.
Sanki başkasının hayatını yaşıyordum.
Belki de gerçekten öyleydi.
Altı ay sonra...
İstanbul.
Gece 02.14.
Bass sesleri kulaklarımı titretiyordu.
Neon ışıklar tavanda dans ediyor, insanlar birbirine çarparak eğleniyordu.
Elimdeki bardağı kaldırıp kalabalığa baktım.
Gülümsedim.
İşte şimdi yaşıyordum.
İşte şimdi nefes alıyordum.
Ve artık kimse bana Kezban demiyordu.
Herkesin bildiği isim farklıydı.
Kezz.
Boynumdaki dövme ışıkların altında parlıyordu.
Kolumdaki siyah mürekkep tenime işlenmiş ikinci kimliğim gibiydi.
Geçmişten kalan her şeyi silmeye çalışmıştım.
Ailemi.
Mahalleyi.
Eski arkadaşları.
Kezban'ı.
Ama bazı şeyler insanı buluyordu.
Ne kadar kaçarsan kaç.
Telefonum titredi.
Ekrana baktım.
Arayan:
BABA
Kalbim bir an durdu.
Altı aydır aramamıştı.
Altı aydır konuşmamıştık.
Altı aydır beni kızları olarak görmüyorlardı.
Telefon çalmaya devam etti.
Bir kez.
İki kez.
Üç kez.
Reddettim.
Tam telefonu çantama koyarken bir mesaj geldi.
Mesajı açtım.
Ve dünyam durdu.
"Annen hastanede.
Eğer görmek istiyorsan geç kalma."
Elimdeki bardak yere düştü.
Cam parçaları ayaklarımın altında dağıldı.
Müzik devam ediyordu.
İnsanlar eğleniyordu.
Ama benim için gece yeni başlıyordu.
Ve henüz bilmiyordum...
İstanbul'a kaçışımın aslında son değil, başlangıç olduğunu.