Nyx
Yaşamak, çoğu zaman ödemem gereken binlerce bedel anlamına geliyordu. Her nefes içime çektiğimde boynumda eller hissediyordum. Bu eller, çektiğim vicdan azabının bende bıraktığı armağanlardı. Yaşıyordum ama boğularak. Yaşıyordum ama eksilerek. Yaşıyordum ama çürüyordum.
Aynadan önlüklü halime baktım. Yüzümü buruşturmamak için kendimi zor tutuyordum.
Asla giymem dediğim önlüğü giyiyordum. Asla benzemem dediğim kişiye benziyordum. Asla yapmam dediğim işi yapıyordum.
Hayat bazen böyledir. Yarı yırtık çorap gibi. Yırtılırsan, yırtıldığın yerden eksilirdin. Buna engel olmak imkansız. Beyaz duvarlar... kan lekeleri... önlüklü insanlar. Son üç yıldır yaşadığım hayat buydu. Bulunduğumuz durum için bilim insanı olmak, altın değerindeydi. Bir çıkış yolu bulmam için servet ödüyorlardı. Ölü dünyayı yaşatmak için çabalıyorlardı. Benden umut bekliyordu gözler. Anlıyorum. İnsanları, kendilerinden bile önce anlardım. Çünkü yaptığım en iyi şey buydu. Üç yıl boyunca, sadece gözlemlemek ve elden bir şey gelmemesi; dengemi tamamen sarsmıştı.
Ne annemin yolundaydım ne de babamın. Maalesef ki benim yolum yoktu. İnsanlık için gerekirse sürünürdüm. Kendim için bir adım bile atamazdım. Hak etmiyordum.
Kol saatimi kontrol ettim. Saat üç buçuktu. Önlüğümü son kez düzelttim. Bugün diğer ki günlerden farklı olmayacaktı. Mutasyonlu hayvanlar üzerine deney yapıyorduk. İlaçlarla, iğnelerle, kokularla, teknoloji ve akla gelmeyecek bir sürü çözüm ile. Elimizden geleni yapıyorduk. Mutasyonu tamamen engelleyemezdik. Ya da yok edemezdik. Ama işimiz gereği çabalamak lazımdı.
Kapıya doğru adımladım. Siyah topuklu botumun, zeminde bıraktığı ses duvarlarda yankı yapıyordu. Kapıyı benim için açtıklarında başımı salladım. Omuzlarımı kambur durmamak adına düzelttim. Her zamanki gibi M katına inmek için asansöre bindim. Normalde kaldığım yer burası değildi. Ama zaten her gün burada olduğum için mecburen burada kalıyordum. Bazen gün ortasında uyuyor, akşam çalışıyordum. Hiçbir düzenim yoktu.
M katında durduğunda hafif başımı kütlettim. Asansörün kapısı iki yana doğru açıldığında hızlıca koridorda ilerledim. Tablonun olduğu yerdin yanında gizli bir duvar vardı. Diğer otuz iki kapıda olduğu gibi el izi ile açılıyordu. Sağ elimi kaldırdım. Boynumda olduğu gibi sağ elimin avuç kısmında yanık vardı. Aslında sisteme kayıtlı tek benim elimin izi değildi. Ama genel olarak her kapıyı açan tek el benim elimdi. Duvar aşağı doğru açıldı. Tepkisiz bir şekilde bekledim. Ağır bir duvar olduğu için yavaş açılıyordu. İçeri girdiğimde diğer meslektaşlarım çoktan hazırdı.
İfadesiz bir ses ile "Hazır mı her şey ?" Dedim.
Başlarını olumlu anlamda salladılar. Üç yıldır birlikte çalışıyorduk ama birbirimizin isimlerini bilmezdik. Gerçek isimlerimiz yerine takma ad kullanırdık. Bana Nyx (Niks) derler. Gerçek ismimi içimden dahi geçirmezdim. Çünkü tuhaf hissettiriyordu. Sanki 26 senedir kullanmamışım gibi. Öyle biri hiç var olmamış gibi yaşıyordum.
Drax, sarışın olandı. Benden beş yaş büyüktü. Aramızda bir iki santim boy farkı vardı. Hırslı bir kişiliğe sahipti. Çoğu zaman benden çok çalışırdı. Orin, beyaz tenli oldukça yaşlı bir profesördü. Aramızda en sakini ve disiplinlisi oydu. Saçlarında yer yer beyazları vardı. Gözlüğü ve sakalları vazgeçilmeziydi.
Orin, sıkıntılı bir nefes verdi. Ve başında oturduğu bilgisayardan ayrıldı. "Denek daha gelmedi. Bu sefer ki büyük olacak dediler." Kaşlarım havalandı. En son nerden yakaladıklarını bile bilmediğim kanguruyu getirmişlerdi. Ondan da büyük bir denek ne olabilirdi.
Drax yüzümü incelerken ona dönüp konuya girdim. "Düzgün bir denek bulamıyorlarsa bıraksınlar işlerini. Ben koklayarak getirdiklerinden daha iyisini bulurum." Masada duran mutasyondan kurtulan elmalardan birini aldım. Bitkileri ya da meyveleri mutasyondan kurtarabiliyorduk. Ama ne yaparsak yapalım hayvanları kurtaramamıştık. Daha işe yarar bir yöntem bulduğumuzda insanlar için deneyebilirdik. Kırmızı elmadan bir ısırık aldım. Lokmamı çiğnerken "Adamlar kapıda mı?" Diye sordum.
Drax sıkıntı dolu bir ifade ile dosyaları kurcalamaya yeltendi. Bana bakmadan konuştu. "Üç yıldır ağzını açmadan, bakışların ile sövüyordun. Bugün, ne olmuş olabilir de gidip ekstra azarlama ihtiyacı duydun?" Cevabını bildiği soruyu yine de dile getirmek istemişti. Hafif bir şekilde tebessüm ettim. Bu tebessüm psikolojimin her açıdan yerinde olmadığının kanıtı olabilirdi. Akıl sağlığımı bu düzensiz dünyada kaybetmek üzeriydim.
"Farklı insanlarla, farklı iletişim şekilleri kurmayı özlemişim diyelim. Ama bana ağızlarını açmadılar. Her zamanki gibi." Soğuk ve bıkkın sesime ben bile üç yıldır alışamıyordum. Her şey ve herkes değişmişti. Bilinçli yapılmış bir patlama ile.
Orin, bana ters bir şekilde baktı. "Acaba neden açamadılar? Kellelerini pazardan bulmamış olabilirler belki de... Sadece minik bir tahmin." Tamam belki de tahmininde haklı olabilirdi. Mekan, çalışanlar, eşyalar ve buraya ait her şey; bütün imkanları sağlayan kişi babamın ta kendisiydi. Bununla övündüğüm falan yoktu. Aksine daha fazla yük biniyordu üstüme. Kimsenin üzerinde üstünlük kurup haklarına girme gibi bir fantezimde yoktu.
Duvarlar üstüme üstüme geldikçe ne yapacağımı şaşırıyordum. Farklı bir olay olsun istiyordu insan.
Omuz silktim. Kendi ekranımın karşısına geçtim. Sandalyeyi çekip bir güzel yerleştim. Parmaklarımı kütletip ekrandaki belgelerde göz gezdirdim. Diğer araştırma merkezleri ile e-mail üzerinden iletişime geçiyorduk. Özel bilgisayarlar ve yazılımlarla. En önemlisi basit bir iletişim olmamasıydı. Kendi kurduğumuz kodlarla dönüyordu sohbet. Sisteme sızıp bunlara ulaşsalar bile hiçbir şey anlayamazlardı.
Bilgisayarıma bir bildirim düştü. Kütük kapının açılması için bütün sistemi bilgisayara kurmuştuk. Bazen sistem çökebiliyordu ama saliselik olan bir olaydı. En fazla kırk beş saniye sürerdi. Ekrana açtığım sekmeleri arka plana aldım. Kamerayı aktif ettim. Önce kırmızı bir ışık verdi ekran, sonra her zaman ki gibi bir maskeli adam.
Baş parmağımı dudağımın arasına götürüp kemirdim. Ekrana öyle boş bakıyordum ki bir an adamın ne uzattığını bile anlamamıştım. Rutin bir işti ve bunu da ben denetlemek zorundaydım. Fakat ekranda bir tavşan görmem, ani bir şekilde kaşlarımı çatmama neden olmuştu. Parmağımı dudağımdan uzaklaştırdım ve ekrana doğru eğildim. Gerçekten bir tavşan tutuyordu.
Hayır görseldeki tek gariplik tavşan tutması değildi. İlk defa kütükten uzun boylu bir çalışan görmemdi. Maskenin çene kısmı görünüyordu sadece. Kütüğün boyu 190 cm. Bu adam, kütükten haylice daha uzun ve heybetli bir kütüktü.
Siktir. Bu adam kim?
Sanki gördüklerim yetersizmiş gibi kapıyı açtım. İçeri girerken izlediğim canlı görüntüyü durdurdum. Belinde bir çıkıntı vardı.
Silahlı bir kütük.
İçeride.
Aslında ilk kez başımıza gelen bir şey değildi. Gerilmeme gerek yoktu. Soğukkanlı olmalıydım. Derin bir nefes verdim. Önüme gelen, bağlama gereği duymadığım saçlarımı arkama doğru itekledim. Güvenlik ile iletişime geçmem lazımdı. Mikrofonu ağzıma yaklaştırdım. "Acil bir durum var. Silahlı bir adam içeride. Yaklaşık 1,94 boylarında. Giriş katında asansöre bindi." Dediğimde bir karşılık alamadım. Adam oldukça rahat bir şekilde asansörden rastgele bir düğmeye bastı. Nasıl rastgele basıp isabetli bir tutturuş yapılırdı bilmiyordum. Doğrudan, bizim bulunduğumuz kata iniyordu.
Orin ve Drax başıma gelmiş ekrana bön bön bakıyordu. Diğer bilgisayarlarda kamera sistemi yoktu. Bir bilgisayardan kontrol edebiliyorduk. Gerçi üst katlardan birinde güvenlik için kamera sisteminin babasını kurmuştuk. Bazen boşlayabiliyorlardı. Tabi ilk önce orayı etkisiz hale getirmedilerse.
Adam dümdüz durmuş asansörün kapısının açılmasını bekliyordu. "Ses verebilecek yok mu? içeri adam sızdı. M katında inecek şimdi."
Ses yoktu.
Drax, sesli bir küfür savurdu sol tarafımdan. Orin sağ tarafımda, eli ile ağzını kapatmış olacakları bekliyordu. Tüylerimin diken diken olduğunu hissettim. Bütün sorumluluğun bana ait olmasına rağmen en tepkisiz olan bendim.
Otuz iki adamı atlatma ihtimali yoktu. Eğer desteğe gelmezlerse tabi...
Film izler gibi ekranın başında kilitlenmiştik. Tabiri caizse, yaşanacak hiçbir şeye engel olamayacaktık. Orin bir bana bir ekrana bakıp "O adamın, oradan ancak ceseti çıkar." Dedi. Geriye doğru yaslandım ve dudak büktüm.
"Bir adama ölsünler diye, otuz iki adam dikmedik." Bu sefer Drax konuştu. Kendini mi rahatlatmaya çalışıyordu bilmiyordum. Ama sesindeki tedirginliği hissetmiştim. Ben sadece dış kapıyı yönetebiliyordum. Asansörün kapısını sisteme bağlayıp uğraşmak istemediğim günlere, içten bir bir küfür saydırıyordum.
Asansör kapısı iki yana doğru açıldı. Kamera görüş açısını değiştirdim. Bizim katta, direkt asansöre bakan kameraya geçtim. Asansör açıldı ve adam öylece durmaya devam etti. Asansörün başında konumlanmış adam ile karşılaşmıştı. Bize denekleri doğrudan getiren görevli.
Önünde durmuş tavşanı uzatmasını bekliyordu. Hiçbir tepki alamadığında elini uzattı ve vermesini bekledi. Adam dört saniye boyunca hareketsiz kaldı. Beşinci saniyede Elindeki tavşanı uzattı.
Blöf yapıyordu. Tavşanı düşürecekti.
Nefesimi tuttum. Saniyeler içerisinde yaşanan olay bu odadaki herkesin donup kalmasına neden olmuştu. Adam, tahmin ettiğim gibi tavşanı düşürmüştü. Karşısındaki görevli, yakalamak için elini uzattı. Ve artık adama kalkan olan boş bir duvardı. Delik deşik olurken gözlerimi yumdum. Anlık bir tepkiydi. Aniden gözümü açtım ve adamın çok zorlanmadan, diğer kapılara diktiğimiz adamları öldürmesine iki dakika otuz sekiz saniye dayanabilmiştim.
Aramızda kısa ve sözsüz bir bakışma geçti. Panik yapma gibi bir seçeneğimiz yoktu. Oturduğum yerden kalktım. Bir hışım dolapları incelemeye başladım. Aradığım şeyi bulmam on dakika elli bir saniye sürmüştü. Zamanla birikmiş, o kadar çok yığıntı vardı ki önemli şeyler altta kalmıştı. Kabloları birleştirdim ve yer altı telsizine bağladım. Bu işlemde maalesef beş dakika on iki saniyemi almıştı. Ben telsiz ile uğraşa dururken, onlarda önemli dosyaları tek tek ayıklayıp gizli bölüme yüklüyorlardı.
Telsizi çalıştırmayı başarmam dokuz dakika sekiz saniye sürdü. Tuşa basıp ağzıma götürdüm. "Acil yardım lazım. M katına sızdılar." Sesim sanki normal bir hadiseyi anlatırmış gibiydi. Umarım aciliyeti anlayabilecek kişilere ulaşabilirdim.
Beş saniye sessizliğin ardından bir cızırtı duydum. "Kaç kişi?"
Bir kişi.
Yine de emin olmak için başımı kaldırdım. Ekran halen açıktı. Kameranın görüntülediği alanda bir tane sağ adam kalmamıştı. Kablolara bağlı olan telsizi bıraktım, bilgisayara yöneldim. Ekranı başka bir kameranın açısında getirdim. Katın başka bir koridoruna bakıyordu. Ve o tarafta da canlı bir insan yoktu. Hızla açıları değiştirdim.
Otuz iki kişiden, sadece beş adam kalmıştı. Bir tane adama karşı, sıkı bir çatışmanın içerisindeydiler. Yutkunamadığımda beyin fonksiyonlarımı hissetmediğimi düşündüm. Telsize doğru koştum.
"Otuz iki adamdan sadece beşi hayatta ve halen daha çatışma içerisindeler."
"Kaç kişi ile çatışıyorlar?"
Saniye saymayı bıraktım. Derin bir nefes verdim.
"Bir kişi."
Sayamadığım saniyelerde sessizliği derinden hissettim.
En sonunda bir ses duyuldu. "Yardım geliyor."
İçime bir şükür çekip telsizi yerine koydum. Dolabı kapadım ve arkamı döndüm. İki saniyeliğine gözüm tekrar bilgisayarın ekranına kaydı. Adam öylece durmuş duvara bakıyordu. Tablonun olduğu duvara.
Tablonun gizlediği koca camdan, koridoru gözlemleyebileceğimiz alana yöneldim. Orin öylece durmuş, camdan karşıdaki adama bakıyordu. Bir an için zamanın yavaşladığını hissettim. "Çekil!" Diye bağırmam, üzerine koşarak atlamamla zamanın sıfırlandığını hissettim. Yere düşerken kurşunun patlama sesi, camın şiddetle parçalanma sesine karıştı. Yere çakılmadan önce bacağıma giren kurşunun acısını hayatımda ilk kez hissediyordum.
Yere öyle bir çakılmıştık ki acıdan ses çıkaramamış, kafamı yere iki kez acıdan çarpmıştım. Elim bacağımdaydı. Işıklar bir saniyeliğine sönüp tekrar geldi. Üç kere, derin derin nefesler çektim içime. Ayaklanmam lazımdı. Acıyı hor görmem lazımdı. Acının kontrollerimi elimden almasına izin veremezdim.
"Nyx, vurulmuşsun." Bu ses Orin'e aitti. En yakınımdaki eşyadan destek alarak ayağı kalktım. Bir elim eşyadan destek alıyor diğer elim bacağımı tutuyordu. Yanıma toplandılar ve çaresiz bir şekilde olacakları bekledik. Ölecek olsak bile en azından bacağımın koparcasına acımasını durdurmuş olurdum.
Tabloyu kaldırdı. İçeriye doğru fırlattı. İrkilip refleks ile ufak bir hareket göstermem bile canımı ölesiye yakmıştı. Tepkisiz kaldım.
Adamın yüzüne değil gövdesine bakıyordum. İçeri girdi.
Laboratuvara ulaşması yirmi sekiz dakikasını almıştı.
Tek başına otuz iki adamı öldürmesi yirmi sekiz dakikadan da kısa sürmüştü.
Yarım saat bile sürmemişti.
Buram buram kana bulanmıştı. Bakışlarımı yüzüne diktim. Çatışmada maskesini çıkarmaya zaman bulamamış olmalıydı ki sadece yüzünde kan yoktu. Boynunda da maskenin izin verdiği kadar kan lekeleri vardı.
Tepki göstermeden bize doğru yürümesini izledik.
Yüzüne vuran loş ışıktan, öyle bir tanıdık sima görmüştüm ki dilimi yutacak gibi oldum. Nefesim kesildi. "Evciliğinizi bozdum beyler... Sakıncası yoksa burada ne yaptığınızı söylemenizi emredeceğim." Dedi tanıdık ses. Tepki göstermeden gözlerimi üzerine diktim.
Geceyi aratmayan lacivert gözleri, kumral dalgalı saçları, belirgin yüz hatları, yapılı vücudu, sert sesi ile karşımdaydı.
Tunç Karaca.
Dört sene önce, beni laboratuvar yangınından kurtaran adam. Şimdi, karşımda böylesine korkunç bir canavara bürünmesine hangi sebep yardımcı olmuş olabilirdi. Burada olması ve karşımda düşman olarak durması; evrenin kurabileceği en saçma senaryo olmalıydı. Kurtardığı canı geri almaya geldiyse ağzımı açıp tek bir söz söylemezdim.
"Ya da şöyle yapalım. Susma hakkınızı kullanıyorsanız, elinizdeki dosyaları... bilgiye dair her şeyi bana teslim edin. Aksi takdirde-" Buyurgan ve pürüzsüz sesini kesen Orin'in kendisiydi. "Sık kafamıza." Dedi. Korkuyordu ama sesine bir gram korkusunu yansıtmıyordu. Karşımızda duran kanlı canavar, teklifi düşünür gibi kafasında değerlendirdi. Sadece bir kaç saniye sürdü sessizlik. Silahını bize doğrultmadan önce üzerimize doğru yürüdü.
Yürümek denmez... bir adım attığı gibi önüme siper olan iki adama kızmamak için büyük bir emek sarf ettim. Tunç, iki adamın yaptığı saçmalığı anlam veremez gibi bir duraksama yaşadı.
Duraksamasından fırsat bularak, zorla önüme geçen meslektaşlarımı arkamda bıraktım. Tam önüne aramızda belli bir mesafe bırakarak durdum. Önünde durduğumu fark edince beni baştan aşağı süzdü. Bacağıma giren kurşunda bakışları takılı kaldı. Kaşlarını saliselik çattı. Derin bir nefes verdim.
"Bak, sakin olup konuşalım. Ne istiyorsan onu alacaksın." Cümlelerim kaşlarının havalanmasına neden olmuştu. Bakışlarını bacağımdan gözüme doğru yavaşça kaldırdı. Elindeki silahı sımsıkı tutuyordu. Kolundan aşağı doğru akan kan ince bir şerit gibi yol almış, elinde tuttuğu silahtan süzülerek yere damlıyordu. Kolunu birisi deşmeyi başarmıştı demek ki.
Bir saliseden kısa süren bakışımı, kolundan çekip yine gözüne diktim. "Ne istiyorsam?" Diye sordu. Sesi bir insanı titretmeye yetebilecek güçteydi.
Başımı hafifçe aşağı yukarı salladım. Tatmin olmayacağı bir hareket yapmaktan korkmuyor değildim. Sesli cevap beklediğini yedi saniye sonra üzerime diktiği bakışlarından fark ettim. Tereddüt etmeden "Evet." Dedim.
"Ben ne istiyorum?" Kendi kendine konuşurmuş gibi derinden çıkmıştı sesi. Bir daha titremeden evet diyebilecek gücü, kendimde bulabilir miydim? emin değildim. Kararsızlıkla yüzüne baktım. Tanıdık simasına yerleşen canavar maskesi, tüylerimi diken diken yapmıştı. Belki de hayatımın en gergin anını yaşıyordum. Düşünür gibi etrafı inceledi. Kısa bir anda bakışları ifadesizleşti.
En sonunda gözlerini benim gözlerime kenetledi. Dudaklarından tek bir kelime çıktı.
"Seni."
İçerinin sıcak havasına inat buz kesildiğimi hissettim. Gözleri halen üzerimdeyken arkasında bir hareketlenme oldu. Sanki herhangi bir tepki gösterirsem, gözlerimi gözlerinden çeker ya da nefes almayı bırakırsam, arkada dönenleri fark edecekmiş gibi durdum.
Kum saatinin üstte kalan kısmında bir kaç damla kum kalmıştı. Ve zaman, o kum damlası ile süzülüp aşağı kaymış diğer kumlara karışmıştı. İğnenin ucu boynuna değdiği gibi rahat bir nefes almam gerekiyordu. Ama karşımdaki canavarla birlikte nefesimi tutuğumu fark ettim. Gözleri kararmadan önce gördüğü son yüz benim yüzümdü. Yere yığılmadan önce duyduğu son sözler babama aitti.
"İlk insan deneğimizin, ayaklarımıza kadar gelebileceğini kim bilebilirdi ki?" Bu soru öylesine sorulmuş, gergin havaya karışıp buharlaşmış bir sorudan başka bir şey değildi.
Yere düşüşünü izlerken gerildiğimi fark ettim. Bakışlarımı ondan ayırıp bir türlü babama çeviremiyordum. Yerde boydan boya yatan canavardan gözlerimi alamıyordum.
Bir kahramandan zamanla bir canavar yaratmışlardı. Gözünde gördüğüm vahşet, içindekinin yarsını bile yansıtmıyordu.
İçimde bir yerlerde, parçalanan kum saatinin camı batıyordu. Yanan şey bacağım olmalıydı ama sızı yüreğimden geliyordu. Saymadığım bir süre içerisinde ayağıma müdahale etmişler ve beni dinlenme odalarından birine yatırmışlardı. Duvara asılı saatten gelen ses, kulaklarımı dolduruyordu. Uyumamak için direnen gözlerim, savaşı bırakıp uykuya teslim olması çok kolay olmuştu. Ağır bir uykunun içine yavaş yavaş çekilmek, dünyanın en cezbedici duygusuydu. Uzun zaman sonra çektiğim en kesintisiz uykuydu.
Bir ses duydum. Uyku ve uyanıklık arasında arafta olmalıydım. Birisi bana, uzun zaman sonra ilk kez; gerçek ismim ile sesleniyordu. Ama ses ve görüntü bulanıktı.
Seslenmediğini, bağırdığını fark etmem biraz zamanımı almıştı.
"Işık!"
Işık diye tekrarladım içimden. Unutmaya yüz tuttuğum, tozlanmış ismimi bağırıyordu. Titremeye başlamıştım. Korkudan değil, belirsizlikten.
En sonunda duyduğum bir fısıltı, gözlerimi kocaman açmama neden olmuştu.
"Işık Yalçın." Bu ses ve dibime kadar girmiş kişi; babamın az önce denek olarak tutsak gibi bağladığı Tunç Karacaydı. Az öncenin üzerinden ne kadar vakit geçtiğinin bilincinde değildim. Belki de onu tutsak edebileceğimizi sanarak, aptallık etmiştik.
"Neden tek hatırladığım isim sana ait... Buna bir açıklama getirmek ister misin?"
...
