İçeriğe geç

KESKİN SUİKASTÇI

Bölüm 1 · 11 dk okuma

KESKİN SUİKASTÇI

Bölüm 1

1. Bölüm: Son

09

Ölümün bir sesi yoktur. Bunu insanlar bilmez. Çığlık beklerler, kanın yankısını… Oysa son, genellikle sessiz gelir. Bazen yavaş yavaş, bazen birdenbire. Ölüm hakkında bilinen tek gerçek; her canlının sonunu yazmasıdır. Bomboş bir sayfaya bir anda binlerce canlı sığdırabilirdi.

Tek bir patlamayla dünyanın nüfusundan yüzde doksan götürebildiği gibi. Aslında patlama bir son değil, başlangıçtı. Nükleer patlama; diğer nükleer başlıkları, reaktörleri, savunma sistemlerini tetikledi. Hava zehirlendi, su kaynakları tükendi, bitkiler ve hayvanlar tamamen mutasyonluydu, artık toprak kül rengindeydi. Dünya saatler içinde değil, haftalar içinde ölmüştü. Patlama esnasında ne yaptığımı bilmiyordum. Gözümü kapatmam ile sığınakta bir emir kulu olarak açmam çok hızlı olmuştu. Bu ölü dünyada başka ne yapılabilirdi? ya mutasyonlu olacak ya da emir kulu olarak yaşamaya çalışacaktın.

Patlamadan önceki hayatıma dair hiçbir şey hatırlamıyordum ama suikastçı olmadığımdan emindim... Silahı ilk kez elime verdiklerinde ellerim titremedi. Bu, korkmadığım anlamına gelmiyordu. Sadece bazı refleksler hatıralardan önce uyanıyordu. Bana bir isim vermediler. Numaralar daha kullanışlıydı. İsimler insan yapar, numaralar itaatkâr.

“Emir geldiğinde düşünmeyeceksin,” dediler.

“Düşünmek eski dünyanın hastalığıdır.” Eski dünya. Bu kelimeyi her duyduğumda içimde bir yerde, tanımadığım bir boşluk sızlardı. Hatırlayamıyordum ama kaybettiğim bir şey olduğu kesindi. Çünkü hiçbir şeyini yitirmemiş biri, bu kadar eksik hissetmezdi.

"Sıfır-dokuz?"

Görev anında, uçan kuşun çırptığı kanat sesine bile dikkat etmem gerekiyordu. Öyle bir dalmışım ki bir anlığına kulaklığımdan gelen sesi bile duyamamıştım. Pusu kurduğum yerden hafifçe hareketlendim. Kimler için çalıştığımı bilmiyordum, ne yüzlerini görmüş ne de seslerini duymuştum. Onlar kendilerine Kül Meclisi diyordu. Bu isim için çok düşünmüş olsalar gerek, ilk duyduğumda gülmemem gereken bir espri gibi gelmişti.

Kül Meclisi, patlamadan sonra hayatta kalanların değil, hayatta kalmayı başaranların kurduğu bir sistemdi. Aslında tek bir iktidar yoktu. Herkes kendi çapında doğru bulduğu örgütün ya da iktidarın yancısı oluyordu. Ülke diye bir şey kalmamıştı çünkü. Sığınaklar ve tünellerde kalıyordu insanlar. Örgütler arası savaş çok normaldi. Savaşın olmayıp, kanın dökülmediği bir gün ise çok garip ve kulağa tuhaf geliyordu. Aralarında en yetkili ve sözü geçen ise Kül Meclisiydi. En çok kan dökende.

"Sıfır dokuz dinlemede." Rüzgar sağ tarafımdan esiyordu. Yıkık dökük binaların birinde çatıdaydım.

Çatının yarısı vardı ve saklanıp nişan almam için avantajlı bir yerdi. Küf kokusu buram buram içime işliyordu. Çatının dışardan görülmeyen bir yerine kamuflaj olmuştum. Yer yer delikli çatı nişan almamı kolaylaştırır, işime yarardı. Yaklaşık bir aydır bu yeri gözlemliyordum. Ne görmem gerektiğini söylememişlerdi. Başka bir emir gelene kadar gözlememi söylediler.

Simsiyah ağaçların salkımları ile saklanmış bu yer, ölü dünya için fazla renkliydi. Ve renkli detaylar dikkat çekerdi. Dikkat çeken en ufak detayı bile görmezden gelmek, bu dünyada sonu kendi ellerimizle yazmamız demekti. Salkımların arasında, çok dikkatli bakınca anlaşılabilen bir ev vardı. Taştan siyah bir ev. Pencerelerini göremiyordum ya da cidden penceresi yoktu. Kapısı, siyah bir ağaç kütüğüne benziyordu. Kabusları süsleyebilecek bir çağrışım vardı evde.

Bir aydır, her hafta içeriye mutasyonlu hayvanları alıyorlardı. Ve işleri bitince cansız bedenlerini çıkartıyorlardı. Herhangi bir insana gözlemlediklerimi anlatsam, bir tür ayin döndüğünü tahmin edebilir. Bu çok basit bir yorum olurdu. Şimdiki dünya için fazlasıyla basit ve önemsiz bir yorum. Eğer böyle bir durum olsaydı, kimsenin malum yerine takıp da bir operasyon düzenleyebileceğini düşünmüyordum. İşin içinde daha büyük bir mevzu vardı. Uzaktan öldürmemi değil bizzat içeri sızmamı istiyorlardı. Yoksa bu kadar uzatmazlardı.

"Birazdan tavşanlar çıkacak. Oyun oynamak için güzel bir hava." Kulaklığımdan kesin emir geldiğinde zaten her şeyi düşünmüştüm. Bu görevin bu kadar uzaması bile saçmaydı. Dürbünüme son kez bakıp, adamların çıktığından emin olmam lazımdı. Umduğum manzara yerine, bir aydır bir kere bile görmediğim, rutinin ve akışın dışında, beklenmeyen birini görmüştüm.

Yüzünü göremiyordum. Arkası görüş alanımdaydı. Uzun, koyu kestane saçları beline kadar uzanıyordu. Beyaz önlük olduğunu düşündüğüm bir şey vardı üstünde. Altında siyah pantolon. Ayaklarında ise bot vardı. Kara salkımların arasından iki adam ile konuşuyordu. Her seferinde hayvanları içeriye taşıyan ve ölülerini çıkaran adamlar. Hayır buna normal bir konuşma denemezdi.

Kadın tek parmağını kaldırmış ve iki koca adamın üzerine yürüyordu adeta. Rüzgar estikçe titriyor ve omuzlarını kaldırıyordu. O konuşuyordu ve adamlar ne sözünü kesiyor ne de araya girebiliyordu. Bu kadın herkimse. Görevimde pürüz çıkarabilecek basit bir detaydı sadece.

Bir süre daha gözlemledim. Adamlar tek kelime etmeyip uzaklaştığında nihayet kadının simasını görebilmiştim. Gözleri yüzüne oranla hafif çekik ve büyüktü. Burnu kemerliydi, ya da kırılmışta olabilir. Çene hattı keskindi. Boynunun sol tarafında, açıkta kalan teninde yanık izi görüyordum. Yanık izi çenesinin sol kısmına kadar uzanıyordu. Göz renginden emin değildim. Kahve, yeşil veya mavi değildi.

Önlüğünün içine siyah bir kazak giymişti. Boynunda kare şeklinde bir kolyesi vardı. Sağ elinde gümüş saati, sol elinde tuttuğu dosyalar. Kaşlarını çatmış bir şekilde oradan uzaklaşan iki adamı izledi. Bir süre öylece durdu ve gökyüzüne baktı. Sonra izlendiğini hissetmiş gibi bakışlarını etrafta dolaştırdı. Gözleri ne arıyordu bilmiyordum. Sıkıntılı bir iç çekip geri kapıya yöneldi. İçeri girdiğinde içimde tuhaf bir his oluşmuştu. Derin bir nefes verdim. Başımı bir sağa bir sola yatırdım. Biraz daha bekleyemezdim. İçeri sızmanın vakti gelmişti.

Hızlıca kurulduğum yerden eşyalarımı toplayıp kalktım. Bulunduğum çatıya merdiven dayayarak girmiştim. Merdivenden inip koridorda ilerledim. Katlardan indim. Kapı yerine kazdığım çukurdan çıktım. Baştan aşağı, hayvan getirip götüren emir adamları gibi giyinmiştim. Simsiyah. Ve siyah bir maske. Yüzümü tamamen kaplıyordu. Sadece gözleri olan çirkin bir maskeydi. Nasıl içinde nefes alıyorlardı, düşünmek bile daraltıyordu beni. Çantamın içinden bir tavşan çıkardım ve geri kalan eşyalarımı toprağa gömdüm. Tavşan kırmızı gözlerini bana dikmişti. Bir canlının ölü olması, mutasyonlu olmasından iyi bir durumdu.

Hiç düşünmeden, sağıma soluma bakmadan, elimde tavşan ile kapıya doğru ilerledim. Etraftaki adamları zaten temizlemişlerdi. Bunun haberini vermelerine gerek yoktu, bu yüzden de kulaklığımdan hiçbir ses işitmedim. Ve bir aylık süreç içerisinde nasıl bir sistem kurduklarını anlamıştım. Salkımları geçip kütükten kapıya doğru ilerledim. Ayağım ile iki kere vurdum. Kırmızı bir lazer, kütüğün deliğinden yanıp sönmeye başladı. Elimdeki hayvanı lazere doğru tuttum. Lazer baştan aşağı hayvanı taradı.

Maskenin darlığı bir yana, bu yerin bunaltıcı ve kasvetli havası insanı delirtirdi. Tarama sonunda yeşil bir ışık yandı. Kütük yana doğru çekildi. İçerideydim. Asıl zor kısım bundan sonrasıydı. Dışarıyı ve işleyişi ezberlemek, ezbere göre davranmak kolay kısımdır çünkü. Bilinmezlikle dolu olanı göze alıp içeri adım atmak, gözünü ne kadar karartabileceğini gösterirdi. Bir adım, iki adım ve üç adım. Bir asansör ile burun buruna gelmiştim.

Dışardan göründüğü gibi geniş değildi. Karanlık bir kutunun içinde sadece bir asansörle bakışıyordum. Arkamdan kütük sürtünerek, beraberinde gıcık bir ses çıkararak kapandı. Asansörün kırmızı yanan düğmesine bastım. İçeriden hiçbir ses kulağıma erişmemişti. Sadece ben varmışım gibiydi. Siyah botumda iki çakı, belimde silahım vardı. Kulağımın arkasına ne olur ne olmaz küçük bir neşter koymuştum. Bu neşter, çok kötü durumlar için kulak arkasına, saçın iç kısmına doğru konulurdu. Ya intihar edip işkenceden kurtulmak ya da bayıltılıp bağlanma durumunda kaçabilmek için. Asansör geldi, ince bir bip sesi çıkarıp hızlıca açıldı. Elimde tavşan ile asansöre bindim. Ben biner binmez kapandı.

Asansörde bir düğme aradım fakat yoktu. Bembeyaz bir asansör, boydan bir aynası vardı. Çok dikkatli bakıldığında anca anlaşılacak düğmeleri aynanın üzerine koymuşlardı. Düğmeler sayılardan değil harflerden oluşuyordu. Asansörde kamera olduğunu tahmin ettiğim için rastgele bir tuşa bastım. Tuzakta olabilirdi. Ama uzun uzun düşünmek ve garip garip bakmak acemilerin yapabileceği bir aptallık olurdu. Şansımı deneyip yanılmak, belki de bir sonuca ulaştırırdı beni. Asansör beklemediğim bir hızda aşağı, inmeye başladı. Tepkisiz bir şekilde bekledim.

Bastığım tuştaki katta durdu. Asansör tekrar bir bip sesi çıkardı. Kapısı tekrar açıldığında, bembeyaz ışıklandırma gözlerimi kamaştırmıştı. Yukarıda bulunan dünya için fazla aydınlık bir yerdeydim. Etrafta gözümü gezdiremeden bir adam belirmişti karşımda. Benden bir iki cm kısa bir adam. O da emir kuluydu. Tek bir fark vardı aramızda. Ben suikastçıydım. Her şeyi herkesten önce düşünürdüm. Adam siyah eldivenli elini bana doğru uzattı. Hayvanı eline vermemi istiyordu.

Sadece birkaç saniye için gözlerimi adamın arkasında gezdirdim. Koridorda beş silahlı adam vardı. Ve her biri bir kapıyı tutuyordu. Koridor bitimine doğru bir sağa bir sola uzanıyordu. Beşten fazla adam vardı. Belki on. Belki yirmi. Ya da koridora ne kadar adam sığabilirse. Bir suikastçı için zaman kaybından başka bir şey değil. Bakışlarımı adamın eline çevirdim. Tavşanı eline koymak yerine, onun hamle yapıp alması için uzattım.

Adamın maskesinin ardından kaşlarını çattığını hissettim. Tavşana uzandığında, tavşanı elimden düşürdüm. Sadece iki saniye içinde yaşandı her şey. Adamın tavşanı yakalamak için uzattığı elini yakaladım. Kendime doğru yasladım sırtını. Bana doğru ateşlediklerini, adamı kendime siper ettiğimi hatırlıyordum. Sonrası ise adamı kendime kalkan yapıp bir bir adam avladığımdı.

Tam otuz iki adam. Koridoru tamamen temizlediğimden emin oldum. Ne kadar ilk bakışta kısa bir koridor gibi gözükse de sağa ve sola uzanan kısımları labirent gibiydi. Ve her bir kapıya adam dikmişlerdi. Bir katta otuz iki kapı. Her kapı demirden ve üzerinde el tarama kutucukları vardı. Bir an için durdum ve koridorda bir ses duymaya çalıştım. Hiçbir ses yoktu.

Üzerime doğru gelen küçük adım sesler duydum. Refleks ile elimde tuttuğum silahı, koridorun köşe kısmına çevirdim. Buraya getirdiğim tavşan koşarak köşeden çıktı. Ve benden başka bir yöne saptı. Yüzümdeki maskeye daha fazla katlanamayacağımı anladım. Çıkarıp bir kenara fırlattım. Kan ve ter içinde kalmış saçlarımı karıştırıp, derin derin nefes aldım. Otuz iki kapıyı tek tek deneyebilecek sabrımın olduğunu düşünmüyordum. Silahımın tetiğini çektim ve koridorda asılı bir tabloya ateşledim. Uyarı mahiyetinde ateşlemek istemiştim. Fakat beklemediğim bir detayı keşfetmiştim. Büyük bir camın kırıldığını ve bu camın tabloya değil, tablonun arkasından geldiğini fark ettim.

"Sandığımdan daha zeki çıktın. kendini aşıyorsun." Gıcık bir ses kulaklığımı doldurdu. Sesteki hayranlık beni rahatsız etmişti. Kamera sistemlerine sızdıklarını biliyordum. İçerisi için değil beni gözlemlemek için. Cevap vermeden tabloya yürüdüm. Büyük ve oldukça çirkin, kurşun atmama rağmen sadece bir delik açılmış yere düşmemişti. Çerçevesinin cam parçaları yerdeydi. Ama kırılma sesi bu kadarcık bir camdan çıkamazdı. Tabloyu yerinden söktüğümde gerçek tablo ortaya çıkmıştı.

Kocaman bir deney odası. Masalar, cam tüpler, kapsüller, bilgisayarlar, neşterler, tıbbi materyaller, beyaz yataklar. Siyah bir tavan, yer ve duvarlar beyaz. Yerden aydınlatma loş bir ışık. Ve içerde üç kişi. Hiç bozuntuya vermeden tabloyu içeri doğru fırlattım. Tablo içerideki duvara sert bir şekilde toslayınca, az önce dışarda gördüğüm kadın irkildi. Yarım saniye önce kırdığım yarısına kadar duvar, diğer yarısı boşluk olan yerden hafif hareketlerle geçtim. Üçü de önlüklüydü. Ve bana şaşkın ördek yavrusu gibi bakıyorlardı.

"Evciliğinizi bozdum beyler... Sakıncası yoksa burada ne yaptığınızı söylemenizi emredeceğim." İkisi de birbirine baktı. Kadın gözlerini dikmiş bana bakıyordu. Sanki ani bir şey yapmamdan korkuyor muş gibi değil de burada olmam, dünyanın en garip sahnesiymiş gibi.

"Ya da şöyle yapalım. Susma hakkınızı kullanıyorsanız, elinizdeki dosyaları... bilgiye dair her şeyi bana teslim edin. Aksi takdirde-"

"Sık kafamıza." Sözümü kesen elemana ters bir bakış gönderdim. Sonra teklifini kafamda tarttım. Sıksam da sıkmasam da dosyaları alacaktım. Sanırım beni, dosyayı almama engel olamadıkları için, maruz kalacakları işkenceden kurtuluş noktası olarak görüyorlardı. Dosyalar pekte umurlarında gibi değildi. Önemli olan neydi o zaman?

Bir adım attığımda ikisi de kadının önüne siper oldu. Bu kadın kimdi. Niye herkes onu dinliyor, önüne siper oluyordu? Aptal cesaretlerine yarım ağız gülümsedim. Ağız dolusu küfür etmemek için dişlerimi sıktım.

Kulaklığımdan bir hışırtı duydum ve ardından "Tamam neyi alman gerektiğini biliyorsun artık." Bu sefer ses gıcırtılı geliyordu.

Neyi almam gerektiğini bilmiyordum. Arkada duran kadın zorla iki adamın önüne geçerek, aramızda mesafe de bırakarak önümde durdu. Bakışlarım umursamaz bir şekilde onu süzdü. Bacağına kurşun girmişti. Kaşlarım istemsizce çatıldı. Tabloya rastgele sıktığım kurşun onun bacağına isabet etmişti. Bu nasıl bir bahtsızlıktı. Gülmem gereken bir bahtsızlık olabilirdi. Mimik oynatamadım.

"Bak, sakin olup konuşalım. Ne istiyorsan onu alacaksın." Kadının sesi, kaşlarımı havalandırmama neden olmuştu. Bakışlarımı bacağından gözüne doğru yavaşça kaldırdım. Uzaktan görüp anlamamıştım. Ama tahmin ettiğim gibi kahve, yeşil veya mavi değildi. Gri gözleri vardı. Ve gözünü bana dikmiş tuhaf tuhaf bakıyordu. Bir çift göz nefesimi daralttığı için rahatsız olmuştum.

İçimde bir şeylerin sıkıştığını hissettim. "Ne istiyorsam?" Diye sordum emin olmak için. Başını hafifçe aşağı yukarı salladı. Bacağına mermi girmesine rağmen her şey normalmiş gibi davranabiliyordu. Sesli cevap beklediğimi sonradan fark etmiş gibi "Evet." dedi.

"Ben ne istiyorum?" aslında bu sorum ona değildi. Çünkü halen içinde bulunduğum durum beynimi allak bullak etmişti. Bana bakmaya devam ederse biraz daha saçmalayabilirdim. Bakışlarımı yüzünden çektim ve etrafta dolaştırdım.

"Kadını alacaksın. Bilgiden daha mühim olmalı. Bilgiyi feda ettiler ama kadının önüne geçtiler." Benden ses gelmeyince kulaklığımda bir ses emrini tekrar etti "Kadını al."

Marketten portakal mı almamı istiyordu? Kadını sırtlayıp poşete mi koymam lazımdı?

Adam öldürmemi emretselerdi, gözümü dahi kırpmaz yapardım. Ama kadın kaçıracağımı kırk yıl düşünsem akıl edemezdim. Gerçi kaçırmak denmezdi, sonuçta o söylemişti ne istiyorsam alacağımı. Bakışlarımı tekrar kadına çevirdim. Düşünmek istemedim çünkü düşünürsem ağzımı açamazdım. Kesik bir nefes alıp, ortamı geren havaya inat konuştum.

"Seni."

İçerisi sıcacık olmasına rağmen, buz kestiğimi hissettim. Gözlerimi gözlerinden kaçırmadım. Sonra arkamda bir hareketlilik oldu. Ben tepki veya refleks göstermeden önce elim boynuma gitti.

Bir iğne saplamışlardı ve reaksiyon göstermemi engellemişlerdi. Etraf kararmadan önce, arkamdan bir yabancının sesini duyduğumu hatırlıyorum.

"İlk insan deneğimizin, ayaklarımıza kadar gelebileceğini kim bilebilirdi ki?"

Son gördüğüm şey ise onun gözleriydi. Karanlık ve sessizlik iliklerime kadar yayıldığında ölüm benim için buradaydı.

Ve ben, ölümün sessizliğini en iyi tanıyanlardan biri olmuştum.

Bir çift gözün içinde kendi sonumu görmüştüm.

...

Bölüm sonu

1 yorum

  • Bu kitabı okumaya başlamadan önce bu kadar iyi olabileceğini tahmin etmemiştim beni çok ters köşe yaptı ve çok sürükleyiciydi