Uyandım.
Neden uyandığımı bilmeden uyandım.
Her gün canımı sıkan, aldığım nefesten bile utandım.
Evet... Uyandım.
Yine ve yeniden bir gün daha. Gün ışığı odamın içine usulca süzüldü.
Her sabah uyandığına lanet eden biri için bu gün ışığının ne kadar sinir bozucu olduğunu tahmin bile edemezsiniz.
Kuş cıvıltıları... Dışarıdan gelen ayak sesleri... Yeni çıkmış ekmek ve çörek kokuları...
Artık hiçbirinin bir anlamı yoktu.
Bir tat, bir koku veya bir heyecan hiç biri yoktu...
Annemi kaybettikten sonra...
Evet, tam bir aydır annem yoktu.
O günden sonra her güne lanet etmiştim. Aldığım her nefes bana zehir gibi geliyordu. İçime çektiğim her nefeste yüreğim burkuluyor, kalbim sıkışıyordu.
Annemi kaybetmenin acısı yetmezmiş gibi, o günden sonra babamı da kaybetmiştim.
Hayır... Hayır, ölmemişti. Tabii en azından bedenen.
Ama ruhen yaşadığı da söylenemezdi.
Kendini içkiye ve kumara vermişti. Annemin ölümünden sonra beni hep suçlamıştı. Her günü bana zehir ediyor, yaşadığım her anı dayanılmaz hâle getiriyordu.
Ve bugün de o günlerden sadece biriydi.
Söve söve yatağımdan kalktıktan sonra bir koku geldi ve
Tam o sırada gözlerim kapıya çevrildi.
Ve TA-DAA karşımda o adam duruyordu.
Üzerinde hâlâ annemi kaybettiğimiz gece giydiği, annemin kurumuş kan lekesiyle sararmış atleti vardı. O atleti çıkarması için neleri vermezdim. Elinde yarısı bitmiş içki şişesi, yüzünde ise bana yönelmiş nefret ve kin dolu bakışlar... Karşımdaki adam, bir zamanlar "babam" dediğim kişiden geriye kalan acınası bir enkazdan ibaretti.
Acıyordum ona, üzülüyordum düştüğümüz bu duruma, o günden sonra ikimizde eski biz değildik ama o ekstra beni suçluyordu. Zaten o günden sonra ben de yaşayan bir ölüydüm ama onun sözleri beni hergün bir kez daha öldürüyordu...
Hareket edip tam onu atlatacakken beni tek bir hareketiyle durdurdu.
Yüzüne bakamıyordum ama, bana olan bakışlarını hissedip kanım çoktan buz kesilmişti
-Bugün tam bir ay oldu.
Duraksadı ama sonra aniden devam etti
-Bugün tam bir ay oldu. Anneni öldürüşünün üzerinden tam bir aydır geçti
Her gün beni öldürmek dediğim şey tam da buydu her sabah annemin ölüm günlerini sayar ve yüzüme yüzüme vururdu. ANNENİ SEN ÖLDÜRDÜN DİYE...
Öyle bir söylüyordu ki ağlayamıyordum konuşamıyordum hareket bile edemiyordum, her gün her gün vücudumdaki bütün kemiklerim çıkıyor ve bir et parçası gibi yere düşüyordum.
Düşünemiyordum sadece öyle kalakalıyordum ve o gün gözümün önüne geliyordu. O bunu biliyordu ve tek bir kelimesiyle beni gerçekliğe geri döndürüyordu
-Nasıl yaşıyorsun, vicdanın rahat ediyormu. HA EDİYOR MU? Kaaatil, katilsin Eylül Arslan.
Dedi ve gitti.
Hançeri yine batırdı o sözleriyle göğsüme, indirdi yine kalbimin en derinine ve sonra da gitti
Kendime gelmem bir kaç dakikamı aldı ve sonra banyoya yöneldim yüzümü yıkadıktan sonra aynaya baktım ne kadar zayıf ve bitkin görünüyordum günden güne eriyordum yok oluyordum babamda bende iyileşemiyorduk devam edemiyorduk hayatımıza, hayatımızdan bir gül kopmuştu ama o gül bizim yaşama sevincimiz ayakta durma nedenimizmiş biz bunu göremedik.
Banyodan odama yöneldim üstüme ne bulduysam geçirdim ve suratıma bir kez daha bakmadan telefonumu alıp evden çıktım iş arayacaktım. Tıp mezunu sayılırdım aslında... Daha intörnlüğümün başındayken annemin ölmesi bende öyle bir travma yaratmıştı ki, beyaz önlüğümü bir daha giyememek üzere okulu bırakmıştım. Şimdi ise üç gündür sokak sokak gezip yapabileceğim herhangi bir iş arıyordum.
Kaldırıma çöküp rehberimi açtım ve parmaklarım doğrudan en yakın arkadaşım Begüm’ün adına gitti. Bu hayatta beni anlayan, babamın canavara dönüştüğü bu evden başımı sokabileceğim tek sığınak oydu. Telefonu kulağıma götürürken kalbimin ritmi hızlandı..." onun sesini duymak öyle iyi geliyordu ki yaralarıma merhem oluyordu adeta.
-Geliyorsun dimi begüm










