BÖLÜM 1
Boş Posta Kutuları
Yağmurun sesi, insan sesine en çok benzeyen şeydi.
Lina bunu yıllar önce fark etmişti.
Özellikle geceleri, herkesin çoktan uyuduğunu varsaydığı saatlerde pencerenin önüne oturur, damlaların cama vuruşunu dinlerdi. Önce düzensiz başlarlardı; aceleci, telaşlı, birbirini yarıda kesen küçük dokunuşlar gibi. Sonra ritim kazanırlardı. Sakinleşir, ağırlaşır, birbirlerine karışırlardı.
Tıpkı bir sohbet gibi.
Belki de bu yüzden yağmuru severdi.
İnsan sesini unutmaya başladığında, yağmur iyi bir taklitçiye dönüşüyordu.
Lina yirmi üç yaşındaydı.
Ya da öyle olduğunu düşünüyordu.
Takvimler hâlâ değişiyordu ama zaman eskisi gibi ilerlemiyordu. İnsanlar doğum günlerini kutlamayı bırakmıştı. Yeni yılın geldiğini yalnızca posta takvimlerinden anlayabiliyorlardı. Aylar geçiyor, mevsimler birbirini kovalıyor ama günler aynı odanın içinde birbirine dolanıp duruyordu.
Bazı sabahlar uyandığında hangi yılda olduğunu düşünmek zorunda kalıyordu.
Sekiz yıl.
Salgının üzerinden tam sekiz yıl geçmişti.
İlk zamanlar kimse uzun sürmeyeceğine inanıyordu.
Televizyonlarda gülümseyen yüzler, bunun birkaç haftalık bir önlem olduğunu söylemişti. İnsanlar balkonlardan birbirlerine el sallamış, evde yapılabilecek tarifler paylaşmış, çocuklar pencerelere gökkuşağı resimleri asmıştı.
Sonra haftalar aylara dönüştü.
Aylar yıllara.
Bir gün internet kesildi.
Başta geçici sanıldı.
Modemler kapatılıp açıldı.
Kablolar kontrol edildi.
Müşteri hizmetlerine ulaşılamadı.
Ardından telefonlar sustu.
Televizyon yayınları azaldı.
Ve dünya, yavaş yavaş, büyük bir sessizliğin içine gömüldü.
Geriye yalnızca mektuplar kaldı.
Lina, pencerenin önündeki eski ahşap sandalyede bacaklarını karnına çekmiş oturuyordu.
Dizlerinin üzerine örttüğü battaniyenin yünleri yıllar içinde yumuşamıştı. Bir köşesi sökülmüş, annesinin bir zamanlar aceleyle diktiği yer tekrar açılmıştı. Onarmaya hiç kıyamamıştı.
Annesinin ellerini hatırladığı son şey buydu.
Battaniyenin sabun kokusu çoktan gitmişti.
Ama dikiş hâlâ oradaydı.
Oturduğu yerden sokağı görebiliyordu.
Yağmur, karşı apartmanın koyu renkli cephesini parlatıyor, çatılardan ince şeritler hâlinde aşağı süzülüyordu.
Üçüncü kattaki kadın yine pencereye çıktı.
Lina onu adını bilmeden tanıyordu.
Kırmızı çiçekli perdeler.
Dağınık topuz.
Her sabah tam dokuzu on üç geçe perdeyi aralayan ince parmaklar.
Birbirlerini hiç duymamışlardı.
Hiç konuşmamışlardı.
Ama sekiz yıldır aynı saatte aynı pencereye geldikleri için birbirlerinin varlığından haberdardılar.
Kadın kısa bir an dışarı baktı.
Göz göze geldiklerini düşündü Lina.
Sonra perde kapandı.
Ve dünya yeniden küçüldü.
Bir pencere kadar.
Bir nefes kadar.
Bir insanın, başka bir insanın varlığını hatırlaması kadar.
Masanın üzerindeki saat tıkırdadı.
09.41.
Lina’nın göğsünde tanıdık bir huzursuzluk kıpırdandı.
Posta saati yaklaşıyordu.
Bu duyguya isim veremiyordu.
Umut desem fazla büyük olurdu.
Heyecan desem fazla canlı.
Belki alışkanlık.
Belki de insanın, kendisini bekleyen biri olmasa bile beklemeyi bırakamamasıydı.
Yavaşça ayağa kalktı.
Ayaklarının altındaki ahşap döşeme hafifçe gıcırdadı.
Mutfaktaki dolabın en üst rafından küçük metal kutuyu indirdi.
Kutu eskimişti.
Kenarları çizilmiş, kapağındaki mavi boya yer yer dökülmüştü.
İçini açtığında, yıllar bir anda önüne serildi.
Zarflar.
Düzenli yığınlar hâlinde.
Kimi buruşturulmuştu.
Kiminde kahve lekeleri vardı.
Kimilerinin köşeleri sararmıştı.
Her biri aynı el yazısıyla yazılmıştı.
Kendime.
Lina parmaklarını ilk zarfın üzerinde gezdirdi.
Bir insanın kendi el yazısını özlemesi mümkün müydü?
Belki de mümkündü.
Çünkü bazı günler kendi sesini bile tanıyamıyordu.
Bir zarfı açtı.
İçindeki kâğıt dikkatlice katlanmıştı.
Yıllar önce yazılmış birkaç satır karşıladı onu.
“Sevgili Lina,
Eğer bunu okuyorsan demek ki bugün yine zor bir gün.
Ama bak, fesleğeni sulamayı unutmadın.
Ve bugün ağlamadın.
Bunların da bir anlamı olmalı.”
Lina’nın dudaklarında belli belirsiz bir gülümseme oluştu.
İnsanlar birbirlerine iyi geceler demeyi unutmuştu.
Seni özledim demeyi.
Nasılsın diye sormayı.
Ama Lina, bütün bunları kendi adına yapıyordu.
Çünkü yalnızlık insanı sadece sessizleştirmiyordu.
Yavaş yavaş görünmez hâle de getiriyordu.
Ve insan, dünyada görünmez olduğunu hissettiğinde, en azından kendisine tanıklık etmek istiyordu.
Masaya oturdu.
Beyaz kâğıdı önüne çekti.
Dolma kalemin kapağını açtı.
Mürekkebin kokusu çocukluğunu anımsattı.
Bir süre yazmadı.
Sadece dinledi.
Yağmur.
Saat.
Buzdolabının uğultusu.
Ve kendi nefesi.
Sonra kalemi kâğıda dokundurdu.
“Sevgili Lina,
Bugün yağmur yağdı.
Yine.
Biliyorum, bunu yazmak saçma. Çünkü burada neredeyse her gün yağmur yağıyor.
Ama yine de söylemek istedim.
Belki bir gün bu mektubu açarsın ve bu günü hatırlamak istersin.
Belki de insanın hayatta kalabilmesi için hatırlamaya ihtiyacı vardır.
Karşı apartmandaki kadın yine perdeyi araladı.
Fesleğen biraz daha büyüdü.
Ve ben…
Ben bir insanın adımı söyleyişini unutmaktan korktum.”
Kalemin ucu durdu.
Lina gözlerini kapattı.
Annesinin sesi nasıldı?
Babasının kahkahası?
Kendi adını en son kim söylemişti?
Hatırlayamadı.
Ve işte insanı en çok bu korkutuyordu.
Yüzleri unutmak değil.
Sesleri unutmak.
Çünkü sesler kaybolduğunda, insan gerçekten yalnız kaldığını anlıyordu.
Tam o sırada sokağın derinliklerinden tanıdık siren sesi yükseldi.
Posta Taşıyıcıları geliyordu.
Lina istemsizce nefesini tuttu.
Çünkü sekiz yıldır değişmeyen tek şey şuydu:
Birileri hâlâ birilerine yazıyordu.
Ve bazen insanı hayata bağlayan tek şey, kapısının önüne bırakılacak küçük bir zarfın ihtimaliydi.