Bir şeyi kafana takınca ondan kurtulmanın en kolay yolu, onu düşünmemeye çalışmaktı. Ben de bunu yapıyordum. Nisa’nın adını gördüğümde içimde oluşan o küçük huzursuzluğu bastırıyor, sonra Emre’yle geçirdiğim güzel bir anı düşünerek kendimi rahatlatıyordum. Çünkü elimde hiçbir şey yoktu. Sadece birkaç isim, birkaç eski yorum ve benim kurduğum ihtimaller vardı.
İhtimallerle insan suçlanmazdı.
Ben de Emre’yi suçlamak istemiyordum.
Hatta bazen kendi kendime kızıyordum. “Sen ne yapıyorsun?” diyordum. “Çocuk sana ne yaptı?” Gerçekten de o sırada Emre’nin bana yaptığı belirgin bir şey yoktu. Yanımdaydı, benimle konuşuyordu, beni görmek istiyordu. Bazen gün içinde defalarca mesaj atıyordu. Kötü olduğumda ilgileniyor, mutlu olduğumda benimle mutlu oluyordu.
Bütün bunların yanında bir isimden şüphelenmek bana haksızlık gibi geliyordu.
Bir cuma günü okul çıkışı Emre’yle buluştuk. Hava güzeldi. Bir süre hiçbir yere gitmeden yürüdük. Sonra bir banka oturduk. Emre telefonunu çıkardı. Bir şeyler bakarken ben de yanından ekrana baktım. Instagram’da arkadaşlarının hikâyeleri vardı. Birkaçını geçti. Sonra Nisa’nın hikâyesi çıktı.
Emre durdu.
Sadece birkaç saniye.
Sonra geçti.
Ben fark etmiştim.
“Baktın mı?” diye sordum.
“Hayır.”
“Niye durdun o zaman?”
“Video açılmadı.”
“Ha.”
Başka bir şey söylemedim.
Ama bu kez içimdeki huzursuzluk biraz daha belirgindi.
Emre bana dönüp “Yine mi?” dedi.
“Ne yine mi?”
“Nisa.”
“Ben bir şey demedim.”
“Yüzünden belli.”
“Bir şey yok.”
“Defne, gerçekten bir şey yok.”
Ses tonu sakindi. Bana kızmıyordu. Savunmaya da geçmiyordu. Sadece açıklama yapıyordu. Ben de başımı salladım.
“Tamam.”
Bir süre sonra konu değişti.
Ama içimdeki soru değişmedi.
Akşam Doğa’yla konuşurken ona hiçbir şey anlatmadım. Çünkü anlatsam bana yine “Kafanda büyütüyorsun,” diyeceğini biliyordum. Belki de bunu duymak istemiyordum.
Ertesi hafta okulda Nisa’yla karşılaştım. Bu kez yüzüne biraz daha dikkatli baktım. Sonra kendime kızdım. “Ne arıyorsun?” diye düşündüm. “Kızın yüzünde cevap mı var?”
Yoktu.
Sadece normal bir öğrenciydi.
Arkadaşlarıyla konuşuyor, derslerine giriyor, kendi hayatını yaşıyordu.
Benim hayatımda olmayan bir şeyin peşine düşmüştüm.
O gün öğle arasında Zeynep de yanımızdan geçti. Eskisi kadar dikkatimi çekmedi. Ona bakıp sadece başımı salladım. O da aynı şekilde karşılık verdi. Aramızdaki mesafe hâlâ aynıydı. Ne yakınlaşmıştık ne de birbirimize karşı kötü bir tavır geliştirmiştik.
Doğa bana bakıp “Bak,” dedi. “Artık Zeynep’e bakmıyorsun.”
“Çünkü bir şey yok.”
“Sonunda anladın.”
“Ben zaten biliyordum.”
Ada hemen güldü. “Biliyordun ama üç bölüm boyunca kızın peşinden gittin.”
“Abartma.”
“Hiç abartmıyorum.”
Üçümüz gülmeye başladık.
O an gerçekten hafiflemiş hissettim.
Belki de insan bir şüpheden vazgeçtiğinde, onun yerine başka bir şüphe koymamalıydı.
Ama ben koymuştum.
Sadece farkında değildim.
Bir akşam Emre’yle konuşurken ona “Benden sakladığın bir şey var mı?” diye sordum.
Karşı tarafta birkaç saniyelik sessizlik oldu.
“Hayır.”
“Emin misin?”
“Eminim.”
“Hiçbir şey?”
“Hiçbir şey.”
Bu kez ben sustum.
Emre devam etti. “Neden soruyorsun?”
“Bilmem.”
“Bana güvenmiyor musun?”
“Güveniyorum.”
“Öyleyse?”
“Bazen insanın aklına saçma şeyler geliyor.”
Emre güldü. “Senin aklına çok geliyor.”
Ben de güldüm.
Sonra konu değişti.
O gece telefonu kapattığımda kendimi kötü hissetmiyordum. Tam tersine, sanki içimdeki şüpheyi onun verdiği cevapla birlikte kapatmıştım.
Hayır. Hiçbir şey.
Bu cümle benim için yeterliydi.
Bir süre sonra Emre’nin telefonu yine masanın üzerinde kaldı. Yanındaydım ama dokunmadım. Ekran birkaç kez yandı. Mesaj bildirimleri geldi. İsimleri görmedim. Görmek de istemedim.
Çünkü artık onun telefonunu karıştırmanın yanlış olduğunu düşünüyordum.
Ben onun özel alanına saygı gösteriyordum.
Ve o da benim güvenime saygı gösteriyordu.
En azından ben böyle düşünüyordum.
Bir gün okul çıkışında Emre’yle vedalaşırken bana sarıldı. “Yarın görüşürüz,” dedi.
“Görüşürüz.”
Arkasından birkaç saniye baktım.
Sonra kendi yoluma döndüm.
O gün içimde hiçbir şüphe yoktu.
Nisa’nın adı hâlâ bir köşede duruyordu ama artık onu önemsememeye karar vermiştim.
Çünkü bazen insan gerçeği bulduğu için değil, daha fazla aramaktan yorulduğu için şüphelenmeyi bırakıyordu.
Ben de yorulmuştum.
Ve tam o sırada, henüz bilmediğim bir şey vardı.
Birkaç hafta sonra, sıradan bir günün içinde, elimde tuttuğum telefonun ekranında göreceğim bir görüntü bütün bu “hiçbir şey yok” cümlelerini yeniden hatırlatacaktı.
O zaman geriye dönüp bu konuşmayı düşünecektim.
“Benden sakladığın bir şey var mı?”
“Hayır.”
“Hiçbir şey?”
“Hiçbir şey.”
Ve ilk defa, bir insanın söylediği iki kelimenin insanın içinde nasıl yıllarca yankılanabileceğini anlayacaktım.
Ama o gün henüz gelmemişti.
Şimdilik sadece mutluydum.
Ve bazen mutluluk, insanın önündeki gerçeği görmesini engelleyen en güzel perdeydi.