İyi Okumalar;
Sıla Yücel Ağzından;
Yorgundum, Görmüş geçirmiş, yaşayacağını yaşamış yetmiş yaşındaki bir kadın kadar yorgun. Bu yaşıma kadar hep çalışmıştım bir kez olsun yoruldum demeden oysa yoruldum demek ne kadar da kolaydı, peki bana neden bu kadar zordu?
Ben neden kimseye yoruldum diyemiyordum?
Omuzlarımdaki yük gün geçtikçe ağırlaşıyordu. Ben artık ölü bir balıktan farksız yaşıyordum. Ayrıca ben kötü bir insandım...
Ben Egemen’i görüyorum. Onun bana olan hoşlantısını, sevgisini görüyorum ama onun bana karşı olan duygularından haberim yokmuş gibi davranıyorum.
Ben kötüyüm; Hayata karşı nefretimi kusuyorum, durmadan yakınıyorum ama hala bana sunduğu nimetleri kullanıyorum.
Ben kötüyüm; Aşık olamayacak kadar yorgunum ama bunu Egemen’e söylemeyecek kadar bencil.
Ben kötüyüm; Her şeyin daha fazlasını istiyorum. Onun sevgisini de istiyorum, merhametini de ama karşılık vermeyecek kadar kötü bir insanım.
Ben hep karşılıksız yaptım her şeyi; Birilerinin başı sıkıştı hiç gocunmadan yardım ettim. Herkese karşı kibar davranmaya çalıştım. Kimseyi kırmamaya özen gösterdim.
Hayatta tek bir şeyden karşılık bekledim. Aileme sağladığım imkanların karşılığını; O da sevgiydi.
Beni hep çok sevmelerini istedim.
Bunu isteyecek kadar iyi ve masumdum. Şimdi ise tek bir sevgiyle yetinemeyecek kadar kötü.
Ben kötü bir insanım...
Sıla Yücel 7 yaşında...
Üzerimdeki pembe, belinde kocaman bir fiyonk olan elbisemin tülleriyle oynayarak etrafı merakla inceliyordum.
Camları panjurlu bir odanın içinde, bizim evdeki yemek masasını andıran bir masanın önündeki Siyah deri koltuklarda annemle karşılıklı oturuyorduk.
Dolabımdaki tek ve en güzel elbisem üzerimde olduğu için çok mutlu olsam da burada beklemekten bir o kadarda sıkılmıştım.
Annem burada çalışan bir abiyi beklediğimizi söylemişti. Daha ne kadar bekleyecektik?
Bu sıkıcı yere gelmek için mi bu güzel pembe elbiseyi giymiştim yani? Annem bu elbiseyi giymeme normalde asla izin vermezdi. sadece özel günlerde giymeliymişim. Ama bugün bir garipti...
Önce elbiseyi giydirmiş sonra saçlarımı süslemişti ama benim annem saçımı taramazdı bile...
Nereye gideceğimizi sorduğum da o kadar heyecanlı davranıyordu ki sorumu cevaplamayı bile unutmuştu ya da bilmiyorum belki de duymamıştı. Buradaki abinin şoförü almıştı bizi evden sonra buraya getirmişti. Baya bir süredir buradaydık yeterdi artık!
Yanaklarımı kocaman şişirerek derin bir nefes bıraktım.
Annemin uzanıp birden elime vurması ile gelen acıyla gözlerim dolmuştu. Dolu, dolu olan gözlerimi kırpıştırarak anneme baktım. Kaşlarını çatmış bana bakıyordu o da.
“Oynayıp durma elbisenle Sıla, kırıştıracaksın!” diyerek sert bir sesle uyarmıştı beni.
Başımı öne eğerek kısık sesle “Anne çok sıkıldım, gidelim.” diyerek mızıldandım.
Kaşlarını daha da çatarak sert bakışlarını göndermeye devam etti. Sesini hafif yükselterek “Sus Sıla! Birazdan gelecek olan abinin yanında da böyle şımarıkça davranmaya devam edersen sana başka elbiseler almam!” dedi. Yüzünde hem gergin hem de sinirli bir ifade vardı.
Heyecanla kendimi öne atarak gözlerimi kocaman kocaman açtım. Yükselen ses tonuma engel olamayarak “Bana başka elbiselerde mi alacaksın?” diye sordum. Annem yüzünü hızla buruşturmuştu. “Akıllı olursan evet.” diyerek yanıtladı beni.
Bu sessiz durmam için yeterli bir sebepti. Yüzümdeki kocaman gülümsemeyle arkama yaslanıp annem ile beklemeye başladım.
🎬
Kapının açılmasıyla kafamı o tarafa çevirdim. Hani biz abi bekliyorduk. Bu gelen bildiğimiz amcaydı. Uzun boylu, sakallı, Üzerine düğün kıyafeti giymiş bir amca.
“Hoş geldiniz Nesrin Hanım.” diyerek elini uzatmıştı bay amca.
Annem memnuniyetsiz bir ifadeyle bay amcanın elini sıkarak konuştu. “Hoş bulmadık pek Bekir Bey! Teklifi sunan sizsiniz ama burada sizi bekleyen biziz. Nasıl oluyor bu?”
Adının Bekir olduğunu öğrendiğim amca kafasını hafifçe eğerek mahcup bir şekilde anneme bakarak “Çok haklısınız Nesrin Hanım, üzgünüm gerçekten.” dedi.
Annem umursamazca başını aşağı yukarı sallayarak geri yerine oturmuştu. Bay Bekir Amca yanıma gelerek önümde tek dizinin üstünde eğilerek gülümsedi. “Sende Hoş geldin Sıla!”
Nazikçe gülümseyerek sabahtan beri merak ettiğim soruyu sordum. “Neden buradayız? Sen kimsin?
Amca kafasını geriye atıp gür bir kahkaha atarak bana baktı. “Meraklı birisin anlaşılan.” dedi.
Omzumu silkerek cevap vermedim. Yine sorumu yanıtlamamışlardı.
Amca o büyük yemek masasına benzeyen masaya oturarak ellerini masanın üzerinde ovuşturdu.
Annemin yanına giderek kısık olduğunu düşündüğüm ama gayet de duyulabilen bir sesle “anne neden bu amcanın üzerinde düğün kıyafeti var?” diye sordum. Annem kısa bir an amcaya bakıp dişlerini arasından “Sıla bugün ne çok soru soruyorsun!” diyerek azarlamıştı beni.
Gülümsüyor gibi gözükse de gözlerinden sinir akıyordu. Suratımı asarak geri yerime oturdum.
Amca sorumu duymuş olmalı ki bana doğru dönerek mavi gözlerini gözlerime dikti ve hafifçe gülümseyerek konuştu. “Sılacığım düğün elbisesi değil bu.” üzerini göstererek sonra devam etti. “Takım Elbise işe gelirken giyiyorum.”
Demek işe gelirken giyilen bir şeydi. Nereden bilebilirdim ki benim babam sadece hafta sonları eve gelirdi ama zaten Hafta sonları işe gitmiyordu.
Kocaman gülümseyerek harfleri uzata uzata “Anladım.” dedim.
Amca yüzüne ciddi bir ifade yerleştirerek anneme baktı. “Teklifimi düşündünüz mü?” diye sordu.
Teklif mi? Teklif ne demekti ki acaba? Anneme sorsam kesin yine bana kızardı. En iyisi yarın okulda Buse Öğretmenime sormak. O benim sorularımı her zaman cevaplıyordu.
Annem genişçe gülümseyerek “Kabul ediyoruz Bekir Bey lakin biliyorsunuz benim kızımın bu konu da bir eğitimi yok.”
Amca kafasını olumlu anlamda sallayarak “evet, biliyorum. Merak etmeyin biz ona gerekli eğitimleri vereceğiz zaten ilk başta çocuk dergileri için katalog çekimleri ile başlayacak.” dedi.
Katalog neydi ki? Nece konuşuyorlardı bunlar of! Büyüklerin dilini ne zaman öğrenmeye başlayacaktım yeterdi artık.
Annem kısa bir an bana bakıp geri Amca’ya döndü. “Tamam o zaman imzaları atalım.” dedi.
Evet! Bu kelimeyi biliyordum imza; Buse Öğretmenimiz de Sınıf defterine imza atıyordu.
Annem, Bekir Amca’nın uzattığı Gümüş rengindeki, işlemeli kalemi alarak bir sürü kağıda imzasını atmıştı.
Günümüz;
O gün nereden bilebilirdim ki bir Dolma kalemin hayatımı bu kadar değiştireceğini. Yıllar sonra anneme ilk kez teşekkür etmiştim beni bu yola sokup doğru bir karar verdiği için.
Şimdi minnettardım belki ama küçükken ona ettiğim lanetlerin sayısı o kadar fazlaydı ki bana yaşattıklarını hatırladıkça nefes alamadığımı hissediyordum. Olduğum yerin duvarları üstüme üstüme geliyordu.
Küçük bir çocuksanız Çikolata, Pasta vb. yiyecekleri yemek sizin en büyük hakkınızdır. Kimse bunun önüne dahi geçmemeli. Benim küçükken ki hayalim ileride olmak istediğim meslek değildi. Ben hep büyüyünce koca bir dilim pastayı, bir paket çikolatayı afiyetle yemeyi dilerdim.
Çünkü yiyemezdim, annem izin vermezdi. Her seferinde “Sıla! Bırak şu elindekini vücudun bozulacak.” diyerek alırdı elimden.
Haklıydı da bir nebze. Kilo alırdım, Basenlerim çıkardı, Göbeğim olurdu. Böyle olunca da kimse beni sevmez bu yüzden oyuncu olamaz, ünlenemezdim.
Yanlış mı düşünüyorum? Sanmıyorum.
Çoğu kişi nasıl mutluysak öyle olmamız gerektiğini söyler. Kiloluysak, çok zayıfsak, burnumuz büyükse ya da ince dudaklıysak. Bu söylediklerim toplumun güzellik algısından dolayı kusur sayılanlar. Böyle kriterlere sahip olup ama mutluysak böyle kalmalıymışız.
Peki böyle söylenip neden uygulanmıyor neden fazla kiloları olan bir insana en iğneleyici bakışları atıyorlar. Neden burnu onlara göre kusur sayıldığı için estetik olmamız gerektiğini söylüyorlar? Neden “aslında kilo versen daha güzel olursun.” diyorlar? Eğer biz kendimize has özelliklerimizle, kendimize bir işlem yapmayı istemiyorsak ya da bu durum sağlığımızı etkilemiyorsa neden bunları değiştirmek zorunda kalıyoruz ki? İnsan kendi olduğunda güzeldir. Güzel olmak için kusursuz olmaya gerek yoktur.
Ama maalesef öyle bir toplumda yaşıyoruz ki her zaman bu bakışlara ve bu sözlere maruz kalacağız. Ve yine maalesef böyle olduğu sürece kimse kusurlarıyla mutlu değil mutsuz olacak.
Bu yüzden ben asla hayalimi gerçekleştiremeyecek; hiçbir zaman o koca bir dilim pastayı yiyemeyeceğim. Dediğim gibi anneme artık çok da kızmıyorum. O sadece benim üzerimden geçimini sağlamaya çalışıyordu.
Şimdi ise olduğum yer yine kendimi yalanlarla kandırdığımın göstergesiydi. Nesrin Hanım’ın evindeydim, sevgili ailemin evinde. Annemin her gün babam tarafından aldatıldığı ama bunu bile bile evli ve mutlu gibi görünmeye çalıştığı evde.
Odam da oturmuş aşağı da oturan annem ile babama uyuyor numarası yapıyordum. Çok yorulduğumu ve yukarı çıkıp uyuyacağımı söylemiştim ama bilmiyorlardı ki ben ilaçlarım olmadan kısa bir an uykuya dalamam bile... eğer dalarsam kabuslarım beni rahat bırakmaz. Küçük sıla beni rahat bırakmaz.
Odamdaki camdan dışarıya doğru baktım. Gebze hiç bir zaman bana bir yuva olmamıştı. Hiç bir zaman hevesle burada olmak istemeyecektim.
Yatağımdan kalkarak olduğum yerde gerinip Lavaboya girdim. Aynanın karşısına geçerek kendimi incelemeye başladım.
Kirpiklerimin gölgelediği gözlerim donuk ve bomboş bakıyorlardı. Yüzümdeki renk gitmiş, yanaklarım içe çökmüştü.
Odamdan gelen telefonumun sesiyle hızlıca toparlanıp çıktım Lavabodan. Telefon ben gelene kadar susmuştu. Elime alıp son aramalara girdim. Ece aramıştı. Ben sonra ona geri dönerdim.
Odamdan çıkıp merdivenlerden aşağı inerek oturma odasında oturan annemin yanına gittim. Babam neredeydi?
Annem krem rengi koltukta oturmuş telefonu ile ilgileniyordu. Ses etmeyerek diğer koltuğa oturdum bende. Telefondan kafasını kaldırıp bana bakmıştı. “Sıla duymadım aşağı indiğini. Dinlenebildin mi?” diye sordu.
Dudağımın kenarıyla hafif tebessüm ederek “Dinlendim.” dedim. Kafasıyla onaylayarak gülümsedi.
Yalandı bu gülümsemeler yüzünde yapmacık duruyordu.
Ayağa kalkarak Oturma odasının çıkışına yöneldi. “Ben mutfağa gideyim de akşam için ne yemek yapacağını söyleyeyim Esma’ya.” diyerek çıktı odadan.
Yine görmemişti beni. Sadece lafta “dinlenebildin mi?” diye sorup geçmişti. Bakmamıştı gerçekten nasıl olduğuma. Ne yemek yapacağını bile biliyordum. Pırasa yapacaktı.
Oysa ben nefret ederdim Pırasadan. Yemek zorunda kalırsam çıkarırdım bütün yediklerimi. Bunu da bilmiyordu tabii ve ben her geldiğimde aynı yemeği yapıyordu.
Küçükken neredeyse her hafta Pırasa yapardı hem sağlıklıydı onun için hem de az kalorili bir yemek. Zorla yedirirdi bana. Tabağım bitene kadar masadan kalkmama izin vermezdi. Alışkanlıkları değişmemişti şimdi de benim tabağım bitene kadar masadan kaldırmayacaktı.
Bir an önce ayrılmak istiyordum buradan.
Gelen kapı zili sesiyle Televizyonda olan bakışlarım kısa bir an duraksasa da kıpırdamadan oturmaya devam ettim. Babam yüzünde kocaman bir gülümsemeyle içeriye girerek kollarını öne doğru açmış yanıma doğru geliyordu.
“ Benim canım kızım uyanmış mı?”
Alayla gözlerimi kısarak ayağa kalktım. Hala kollarını açmış sarılmamı bekliyordu. Tam önünde durdum kısa bir süre göz kontağı kurup baştan aşağı süzdüm onu. Yavaş bir şekilde yakasına doğru eğilip gömleğini kokladım. Her zamanki Kadın Parfümü Kokusu vardı. Tek sıkıntı bu parfüm annemin Parfümü değildi.
Hafifçe gülerek tiksinircesine yüzümü ekşittim. “Bana sarılmadan önce bir git temizlen, bana o üzerindeki gömlekle sarılamazsın. Bir de yüzsüz gibi bana sarılmak için yanıma mı geliyorsun?”
Babam olacak adam, bocalayarak bir adım geri gidip kollarını indirmişti. Ne yapacağını bilemezmiş gibi sağa sola bakıp bana döndü. “O zaman ben gidip duş alayım.” diyerek hızlıca çıkmıştı odadan.
Onun çıkmasıyla annem, bizi izlediği kapının yanından kızgın bir ifadeyle yanıma gelip kolumu sertçe tuttu. Çok fazla sesini yükseltmeden “Ne biçim konuşuyorsun sen? Baban o senin, farkındasındır umarım!” diyerek azarlamıştı beni.
Kaşlarımı çatarak bir süre yüzüne baktıktan sonra kendimi tutamadan kahkaha atmaya başladım.
Komikti!
Kolumu elinden sertçe çekerek gülmekten ağrıyan karnımı tutup derin nefesler almaya çalıştım. Sonunda gülmemi durdurduğumda gülmekten akan göz yaşlarımı silerek sertçe konuştum. “İĞRENÇSİNİZ İKİNİZDE!”
Annem gözlerimin tam içine hiç utanmadan bakarak mutfağa doğru bağırdı. “ESMA HANIM! MASAYI KURUN.”
Yine aynını yapacaktık daha demin birbirimize laf etmemiş gibi aynı masaya oturacak yemek yiyecektik. Ben oyunculuğu ilk başta kendi ailemde öğrenmeye başlamıştım. Her gün mutlu bir aileymiş gibi davranarak, babam annemi aldatmıyormuş gibi her gün yüzümüze güldüğünde, annem sağlıklı bir bireymiş gibi davrandığında aslında bana oyunculuğu öğretmişlerdi. Onlar en profesyonel oyuncular, bu evde bizim sahnemizdi. Bir zamanlar hiç sıkılmadan bu oyunu oynayıp dursak da ben artık oynamayacaktım. Aynı oyunu oynayıp durmaktan midem bulanmıştı.
Bugün son kez sahneye çıkacak ve veda konuşmamı yapacaktım.
Büyük yemek masasındaki yerimi alarak önümdeki yemeğe baktım. Tam tahmin ettiğim gibi Pırasa vardı.
Annem asla değişmeyecekti.
Babam masanın ucuna, annemde tam karşıma oturmuştu. Babam önündeki yemeğe bakarak yüzünü buruşturarak konuştu. “Pırasa mı yaptın?”
Annem, babama yandan ters bir bakış atmış sonra alayla “Neye benziyor Bekir?” diyerek soğuk bir ses tonuyla cevap vermişti.
Önümdeki tabağa tekrar bakarak zorlukla yutkundum. Çatalımı elime alarak yemeğe daldırdım. Her seferinde büyük lokmalarla yersem daha çabuk biterdi. Her çatalda üzerine su içerek ağzımdaki tadı yok etmeye çalışsam da başarılı olamıyordum.
Sonunda tabağımdaki yemek bittiğinde. Annemle babama baktım. Babam önündeki yoğurdu kaşıklıyor. Annem sakince yemeğini yiyordu. Boğazımı temizleyerek “Bundan sonra Ece’yi aramanızı ve onu zorda bırakmanızı istemiyorum.” dedim.
İkisinin de bakışları bana dönmüş tedirgin tedirgin bakıyorlardı. Annem anlamıyormuş gibi yaparak kaşlarını kaldırdı. “Biz Ece’yi arayıp rahatsız etmiyoruz ki kızım.” dedi.
İmalı bir şekilde güldüm. “Anlamanız için örnek vereyim anne. Mesela; size her ay belirli günlerde para yatıyor. O günler dışında Ece’yi arayıp “bana para gönderir misin?” diye sorma. Yine Ece’yi arayıp “Sıla’yı bize gelmesi için ikna eder misin?”
diye de sorma. Ben buraya istediğim zaman gelirim ki bundan sonra gelmeyi pek düşünmüyorum.” dedim.
İkisi de bu durumdan memnun görünmüyorlardı. Annem tam lafa girmek için ağzını açmıştı ki durdurdum. “Ben dönüyorum İstanbul’a. Bize bu kadar görüşme yeter.” diyerek sandalyemden ayağa kalkıp mutfaktan çıktım.
Umarım dediklerimi kâale alırlardı yoksa hiç yapmak istemediğim şeyler yapmak zorunda kalacaktım. Eşyalarımı toplamak için odama çıkacakken gelen öğürme isteğiyle hızla lavaboya koşup kapıyı kapadım. Çok bile dayanmıştım.
Sonunda rahatladığımda klozetin yanına çökerek derin nefesler almaya başladım.
Bu evde olmak kendi kendime işkence çektirmek gibi bir şeydi. Hemen çantamı alıp gitmek istiyordum. Telefonumu cebimden çıkararak olduğum adrese taksi istedikten sonra lavabodan çıkıp odama çantamı almaya gittim.
Bu odadan almak istediğim bir şey daha vardı. Ahmet Ümit Oğuzcan Aşka Dair Nesirler Kitabımı alarak odadan çıktım. Bu kitabı okumasını istediğim birine verecektim.
Çalan telefonumla daha deminki aradığım numarayı görmemle odamdan çıkarak evin kapısına geldim. Etrafta kimse yoktu, beni yolculama zahmetine bile girmeyen iki ebeveynim vardı.
Taksinin kapısını açıp binerek nereye gideceğimi düşünmeye başladım. Şoföre bakıp “Beni araba kiralayabileceğim bir yere bırakır mısınız?”
Şoför bey beni onaylayıp arabayı çalıştırdı. Kafamı camdan tarafa çevirerek yanından geçip gittiğimiz ağaçları izlemeye başladım.
Yine kötü ayrılmıştım bu evden. Gözlerimin dolmaya başladığını hissettiğimde kendimi ağlamamak için tutsam da dayanamadım daha fazla... O kadar üzgün hissediyordum ki ne yaparsam yapayım mutlu olamayacakmışım gibiydi. Kendime sinirlenerek sertçe sildim gözyaşlarımı.
NEDEN AĞLIYORSUN SILA! KENDİNE GEL.
ALIŞIKSIN SEN BUNLARA! ALIŞTIN.
Akıyordu! neden akıyorlardı bu gözyaşlarım? Akmasın, akma lütfen.
Dinlemediler beni. Üzerimdeki tişörtü ıslatana kadarda durmadılar, bende daha fazla zorlamadım. Şoför Bey’in dikiz aynasından beni izlediğini bilmeme rağmen çekinmeden araba durana kadar ağladım. Annemle babamın yanında ağlamak, bu adamın yanında ağlamaktan daha gurur kırıcıydı.
🎬
Sonunda kendi evime adım attığımda saat çoktan sabaha karşıydı. Ece, akşama doğru gelecek ve arabayı aldığım yerin buradaki şubesine bırakacaktı. Ayakkabılarımı kapının önünde bırakıp direk banyoya girdim. Kısa bir duşun ardından üzerime pijamalarımı giyip yatağa attım kendimi. Bu hafta o kadar yorulmuştum ki yarın bütün gün evden çıkmayacaktım.
Telefonumu elime alarak sosyal medyada gezinmeye başladım. Karşıma çıkan gönderiyle duraksayarak fotoğrafı incelemeye başladım. Egemen fotoğraf atmıştı; Kafe gibi bir yerdeydi. Dirseğini masaya yaslamış, elini çenesine koymuş, üzerindeki beyaz tişörtüyle kameraya bakıp gülümsüyordu. Böyle gülünce dudakları dümdüz bir hal alıyor, gözleri kısılıyor, derin bir çukuru andıran gamzeleri ortaya çıkıyordu.
Yazarın Ağzından;
Sıla elinde telefonu resmin her bir detayını ezberlemek istercesine inceliyordu. Farkında değildi belki ama dudaklarında daha önce kimsenin görmediği bir tebessüm vardı. Gözlerini hayranlık çevrelemişti.
Uykuya dalana kadar uzun uzun baktı sıla telefonundaki fotoğrafa. O sırada Egemen Hancıoğlu en derin uykusundaydı. Rüyası o kadar güzeldi ki asla uyanmak istemiyordu.
Yaren Hancıoğlu, Sıla Yücel, Egemen Hancıoğlu bir aradaydı. Mutlulardı, keyifli bir şekilde oturmuş sohbet ediyorlardı.
Egemen şu an fark etmese de asla gerçek olamayacak bir rüyaydı bu. Maalesef uyandığında Yaren’in yanında olmadığı gerçeği soğuk bir su gibi yüzüne çarpacaktı. Ama yapabileceğimiz pek bir şey yoktu bu durumda hayat bize en güzel yönünü gösterdiği gibi en acı yönünü de gösteriyordu.
Egemen’in sevgiye ihtiyacı, Sıla’nın ruhundaki derin yaralar bu Hikaye’nin asıl konusuydu. Mutlu sonla yazılacaktı sonları. İyileştirecekti Egemen Sıla’yı, Sevecekti Sıla, Egemen’i dermanı olacaktı.
Sıla'nın Ağzından;
Boynumdaki ve sırtımdaki derin ağrılarla gözümü açmıştım güne. Yüzümü buruşturarak yatakta dikeldim. Elime telefonumu alarak saate baktım. 14’ü çeyrek geçiyordu. Yataktan kalkıp banyoya girerek işlerimi hallettikten sonra mutfağa geçtim.
Bir süre bakındıktan sonra vazgeçtim bir şey yemeyecektim zaten akşama az kalmıştı. Geri mutfaktan çıkarak bu sefer salona gidip televizyonu açtım.
En sevdiğim dizinin tekrarı vardı. Koltuğa uzanıp izlemeye karar verdim. Dizideki adam hamile karısını aldatıyordu. Pislik!
Senin ikizlerin olacak, sen karını aldatıyorsun aptal adam!
Sinirle Kumandayı elime alıp kapadım Televizyonu.
Acaba Egemen ne yapıyordu? Kitabı bugün mü verseydim? Arasam mı? Ama ararsam ne diyeceğim? Senaryomu kaybettim derim. “Sende kopyası var mı?” diye sorarım. Arayayım ya! Evet, evet.
Telefonumu elime alıp Egemen’in numarasını tuşlayıp kulağıma yasladım. Çalıyordu!
Çalıyor...çalıyor... “Aradığınız numara şu an da telefona cevap veremiyor. Mesaj bı-” Aramayı kapatıp telefonu yerine bıraktım.
Keşke aramasaydım şimdiden pişman olmuştum. Odama giderek aynanın karşısına geçip saçlarımı iki yana ayırıp örmeye başladım. Uzun oldukları için örmesi kolaydı. Kestirsem mi acaba? Çok uzundu ama güzelde duruyordu. Kestirsem güzel durur mu ki.
Saçlarımı örmeyi bitirip telefonumu almak için geri salona gittim. Koltuktan telefonumu alıp ekrana baktım. Çalıyordu! Egemen arıyordu. Sessizde unutmuştum telefonu.
Birkaç kez öksürerek sesimi kontrol edip açtım telefonu. “Alo?”
Telefonun ucundan Egemen’in sesi duyulmuştu “Sıla beni aramışsın.” dedi. Sıkıntıyla bir nefes alarak “Şey...Evet Ben Senaryomu kaybetmişim de sende yedeği varsa bana verir misin diye soracaktım.” dedim.
Telefonun arkasından bir sürü ses geliyordu. “Sıla bende olacaktı galiba bir saniye bekler misin?” diye sordu. Hemen onayladım onu “Tabii bekliyorum.”
Egemen bağırarak birine seslendi. Biri değil bir kadına.
“Filiz! Yatağımın yanındaki konsolun çekmecesinde Senaryo var mı diye bakar mısın?”
İçimden bir şeyler kopmuştu sanki. Neden böyle olmuştu ki sonuçta Egemen bir erkekti ve kız arkadaşları olabilirdi.
Düşen modumla telefonun başında beklemeye başladım. Egemen sonunda konuşarak “Kusura bakma Sıla beklettim. Varmış bende kopyası.” dedi.
Sesimi canlı tutmaya çalışarak “Tamam çok sağ ol. Getirirsin alırım ben senden.” dedim.
,
Egemen o arada başka birilerine cevap verip sonra bana cevap verdi. “Tamam getiririm ben, görüşürüz!”
İyice içime kaçan sesimle “Görüşürüz!” diyerek kapadım telefonu.
Bütün modum kaçmıştı. Sende ne bekliyorsun Sıla Allah aşkına! Adamın sürekli senin peşinden koşacağını mı?
Kendimi koltuğa bırakıp boş gözlerle kapalı televizyona bakarak bir süre o koltukta oturdum. Bir şeyleri biraz geç yapmıştım galiba... Tren çoktan kaçmıştı.
Artık o Trene ne kadar koşsam da faydasızdı. Bana düşen sadece o Treni uzaktan uzağa izlemekti. Ben her zaman olduğu gibi kendi kötülüğümle baş başa kalmıştım.
Umarım bu bölümü beğenmişsinizdir. Beğenmeyi ve yorum yapmayı unutmayın. Hepinize iyi haftalar diliyorum. Sağlıklı ve mutlu kalın...
