Dördüncü Bölüm
''Kargaşa Adamı''
🐉
Otuz beş yıllık yaşamımda öğrendiğim bir şey varsa o da, hayatın adalet zincirlerini kendi elinde tutmadığıydı.
Eğer hayat sana bir şeyi vermiyorsa, onu kendin almanı istiyordur. Zevk, eğlence, hayaller, kötülük, şans, ödeşme... Ne olursa.
Hayat iyiyi ve kötüyü ayırmazdı. Denge ve eşitlikle uğraşmazdı. Ektiğini biçerdin, hak ettiğini bulurdun, çok istediğini kazanırdın.
Para vermiyorsa kendin kazanman gerekirdi ve hangi yolla geçimini sağladığın, zengin olduğun, bahtsız girişimlerle dibe vurduğun ya da kıçını kirli parayla sildiğin kimseyi ilgilendirmezdi. İnsanlar kurallar koyuyordu, vicdanların sesi olmaya çalışıyordu ama sadece isteyerek elde edebileceğini bildiğin şeylerin önünde kim durabilirdi ki? Kendi doğrularını ve yanlışlarını belirleme özgürlüğünü senden başka yargılama hakkı nasıl başkalarına düşebilirdi?
Kulübümün dayanaklarından biri buydu. Ve elbette, yaptığım ek işin de öyle. Para istiyordum, parayı seviyordum, kendi şartlarımın altında, borumun öttüğü bir alan yaratmaktan hoşlanıyordum. Diğerlerinin çizdiği rotada ilerlemekten, etiğe ve koşullara takılmaktansa kendi dünyamı yaratmayı seçiyordum.
Kendi uyumsuzlar dünyamı, kendi haydutlar dünyamı, kendi özgür dünyamı.
Halbervest'in birleşmiş motosiklet çetelerinin İskelet Meclisi, Beş Halka'da; kafatası, omurga, kol, bacak ve göğüs kafesinden oluşan beş rütbe vardı. Kulüplerin içindeki hiyerarşinin, genel yansıtıcısıydı. Seneler önce ihtiyarlar çete savaşlarında çok fazla kayıp vermenin acısını ve kasabalardaki huzursuzluğu böyle bir barış anlaşmasıyla çözmüştü. Öneri Boynuzlu Yılanlar'ın o zamanki başkanından gelmişti ve kimse meclisin başına onların geçmesini sorgulamamıştı.
İşlerimiz çoğunlukla kendi müşterilerimizden, alıcı ve satıcılarımızdan oluşurdu. Temelde aracılık rolü üstlenirdik ama esaslı işlerde, meclis rütbelere göre görevlendirmeler dağıtırdı. Paylarımızı karaborsadan alır, meclisle paylaşırdık. Biz canavarı beslerdik, canavar da bize artıklarını kusardı.
İkinci olmak, omurga rütbesine erişmek için elimi kolumu entrikaya bulamış ve gizli bir çete savaşı çıkarmıştım. Kendi yasalarımın ve dünyamın çizgisinde yürümek istediğimi söylemiştim. İkincilik ve mevcut hiyerarşi beni doyurmuyor, diğer çetelerin bile bana ait olan gölgeleri beni tatmin etmiyordu. Helbarvest'te devrim yaratmak ve kulübümün manifestosunu herkesin zihnine kazımak istiyordum.
Gelecekte insanlığı bekleyen mahşer zamanlarının, tamamlanmışlığın altın çağının yedi işaretini adınla birlikte taşı. Sür ya da öl, kıyametini getir ve yuvanda yeniden başla.
Ben, bu dünyanın kralı olmak istiyordum.
Gece yarısını biraz geçe, B bloğunun karanlık koridorlarına kısık el feneri yordamıyla ulaştım. Yanımda Damgrave'in müdürü Earl'ün görevlendirdiği ve yasadışı işimden haberdar olan iki gardiyan vardı.
Sahte Alex Cordali'nin hücresine yaklaştığımızda gardiyanların önüme geçmesi için yavaşladım, kameraların beni izlediğini biliyordum bu yüzden elimde sallanan hacımı yere düşürmüş gibi yaptım. Eğildiğimde hücre kapısının altındaki daracık boşluktan, yazdığım notu içeriye ittim.
İki gündür onu uzaktan gözetliyordum. Avluda, yemekhanede her fırsatta gözüm üstündeydi. Bana kaçamak ve meraklı bakışlar atıyor ama konuşmaya yeltenmiyordu. Bir yanım onu damarına bastığı mahkûmlardan korumak istiyordu, o lanet heriflerin kemiklerini botlarımın altında ezmek istiyordum... İhtiyacı olduğu için değil, Damgrave'den çıkana kadar üzerinde hak iddia edebileceğimi bilmedikleri için.
Tanrı biliyor ya, kadını revirden çıkarıp benden yardım almak zorunda bıraktığımda parmaklarımın ucundaki kıvrımlarını görmezden gelmek zor olmuştu. Ürkek bir ceylan kadar masum bakıyordu ama ardında beni çiğ çiğ yemek için bekleyen bir ateş vardı. Derisinin altındaki canavar, kanıma işlemiş canavara dokunmuştu. İşlerime güzel kadınların karışmasından nefret ediyordum, özellikle onun gibi tuzaklarla dolularsa...
Kurnaz yalancım, uzaktan uzağa beni ve niyetimi değerlendiriyordu. İstediği zamanı vermiştim, az önce niyetimi de açıkça belli etmiştim daha fazla teşvik isterse yaratıcı davranmam gerekecekti. Neyse ki bu konularda her zaman iyi olmuştum.
Üzerinde ejderha logosu bulunan karton parçasını eline tutuşturduğumda yüzündeki ifadeyi görebilmek isterdim. Bunun nasıl bir mesaj taşıdığını tahmin edemiyordum. Sırtındaki ejderha dövmesinin ise yalnızca bir rastlantı olduğunu düşünmek, aptallık olurdu.
Eğer bu kadın ejderhalarla kafayı bozmamışsa, ejderha çok güçlü ve köklü bir şeyi sembolize ediyordu. Onu kaçırmak için verdikleri ödünlerin ve beni, Logan Sin Gowan'ı düşman bilmelerinin altı boş çıkamazdı.
Sahte Alex Cordali'nin gerçek kimliğini bana itiraf etmeden zorunda bırakıldığım takas anlaşmamızı yaptıktan sonra, o kartonu motosikletimin gösterge panelinin üstünde bulmuştum. Mesaj kesin ve netti.
Bunu kıza ulaştır.
Onu buradan çıkardığımda hayatının akıbeti beni alakadar etmiyordu ancak bu kadın, büyük bir gizemdi. Sonuna kadar faydalanmak istediğim ve bunun için de Damgrave'deki işlerimi riske atabileceğim bir gizem.
Earl niyetini açıkça belli etmişken, iki gün boyunca onu Damgrave'den nasıl çıkarabileceğime dair bir plan tasarlamıştım. Müdürü planımdan haberdar etmiştim, başımın çaresine bakmamı, onu bulaştırmamamı istemişti ancak yardımı olmadan bu kahrolası yerden çıkamazdım. Altına kaçıran bir velet gibi kıvranıp, çıkışsa da anlaşmamızı çoktan yapmıştı ve elimde ona karşı kullanabileceğim çok fazla koz vardı. Tek şartı onunla el sıkıştığımız işi mutlu sonuyla tamamlamamdı.
Şu anda hücresine doğru ilerlediğim Maximillian Karvarez'in dosyasını yumruklarımdaki tek celseyle kapatacaktım. Adama yakınlaşma, vaatlerle aklını bulandırma ve zayıf karnına oynama aşamalarını atlamış, direkt son çözümde karar kılmıştım.
Karvarez kanayacaktı. Sahte Alex, dürüst teklifimi kabul ederse birkaç güne kalmadan bu delikten çıkacaktım. Eh, eğer arıza çıkarırsa işler çirkinleşecekti. Ve ortaya çıkmak için can atan gerçek yüzümü tamamen görmesi gerekecekti.
Gardiyanlar Karvarez'in hücresini açtıklarında adam mahmurlukla yatağında doğruldu.
"Ne sikim oluyor?"
Diğer mahkûmlar bizi göremiyordu ama seslerimizi işitebileceklerdi. Aceleye getirmem, profesyonelliğime aykırıydı ancak başka şansım yoktu. Aynı hapishanelerde uzun süre Sorgucu olarak kalmamaya özen gösterirdim çünkü kaybolan mahkûmlar içeride dikkat çeker ve panik yaratırdı. Bahaneler, örtbaslar bir yerden sonra tükenirdi. Gerçi Damgrave gerçek bir cehennem çukuruydu. Tüm ruhlar geri dönüşü olmayan ıstıraplarına terk edilmişti. Ölen kalan, kimsenin umurunda olmazdı.
Gardiyanların ortasına geçtim, beni görünce adamın gözleri irileşti. "Işığı takip et ve son duanı et Max," dedim suratına doğrultulmuş feneri işaret ederek.
Kafa karışıklığıyla dediğimi yaptığında son gördüğü elbette ışık değil, suratının ortasına inen cop olmuştu.
🐉
Paçalardan damlayan sidik, çoktan bir cesedin ruhsuz bakışlarını taşıyan bir surat, kan revan içindeki bir beden... Kadınları ve çocukları, uyuşturucuya alıştırıp, genelev paravanıyla gizlediği örgütüne tehditle ve yoksunluk zaaflarıyla bağlayan bir şerefsizin takatsiz inlemeleri...
Kahrolası şahsi cennettim.
Damgrave'in yer altında, uzun zaman önce kullanım dışı bırakılmış eski bir hücrede sandalyeye bağlanmış Karvarez'in etrafında turlar attım.
Tırnaklarını sökmüş, durdurulmazsa onu yavaşça ve acı içinde kan kaybından öldürecek mühim yerlerine kesikler açmıştım.
Bacaklarının arasında sandalyeye bir bıçak saplanmıştı ve öne düşmüş başı yalnızca o bıçağı görebiliyordu. Ne gelecek vaat eden bir bıçaktı... Bir yalanla, bir laf dalaşıyla, bir oyalamacayla birkaç santim geriye kayıverecek ve hadım edilmenin ne olduğunu samimi dostuma gösterecekti.
Votka şişesinden önce bir yudum aldım-siktir, sek votkadan nefret ediyordum- sonra azar azar adamın başından aşağıya dökerken, yaralarına sıçradığında gırtlağındaki güç yettiğince bağırmaya başladı. İki gardiyan yüzünü buruşturarak bakışlarını kaçırdı. Eh, onlara mideleri ana kuzusu gibi mızmızlanıyorsa çıkmaları gerektiğini söylemiştim.
"Sikinden başka kaybedecek hiçbir şeyin kalmadı Max," diye ıslıklarımın arasından mırıldandım, "Ve inan bana sorularımdan kaçınmaya devam edersen, örgütünün çöküşünde yaşadığın acıdan daha güzellerini tadacaksın."
Küfretti, homurdandı, ileri geri sallanmayı deneyerek sandalyenin ayaklarını gıcırdattı.
"Kelimeler Max, kelimeler... Boğazına bir şey tıkmadım, ses tellerini kesmedim. Yapmadan önce konuşsan iyi edersin, kafamın içinde çok cazip fikirler dönüyor."
Yere kan tükürdü başını geriye atıp acıyı kusmak için bağırırken, salyalar saçıyordu. "Beni her türlü öldüreceksin zaten! Aptal değilim seni orospu çocuğu, istediğin kadar uzat, tek kelime etmeyeceğim."
Parmağımı çeneme vurarak aheste adımlarla karşısına geçtim. Sırtım ona dönükken gardiyanlara fısıldadım. "Şunu duydunuz mu? Zaten öleceği için işkencenin ondan hiçbir şey söktüremeyeceğini düşünüyor." Cık cık ederken bir çocuğu azarlar gibi omzunu tuttum. "Gözlerimin içine bak Max."
Suratıma tükürdüğünde bir kahkaha patlattım. Bacaklarının arasında saplı duran kasap bıçağını çekerken sol hayasına kesik açtım. Böğürürken yerinde tepindi. Ama saçını ensesinden tutup başını geriye yatırdım ve metali dudağına sürttüm. "Eğer konuşmayacaksan diline ihtiyacın olmaz değil mi? Eğer işkenceye göğüs gerecek kadar yürekliysen, iki ağır taşağa ihtiyacın kalmaz değil mi?"
Gözleri irileşti. Bakışlarımdaki delilik bile ikna olmasına yeterdi aslında. Tekniğim kusursuzdu, yöntemlerim parmaklarımın altındaki bir enstrüman kadar bana uyumluydu. Ancak her seferinde aklım, büyükbabamın beni Sorgucu mirasımızla ilk tanıştırdığı güne kayıyordu. O gün diğerleri gibi değildi. Saf nefret ve katıksız kinle yalnızca zevk almak için işkence etmiştim. Anılar, zihnimde canlandığı an tomurcuklanan bir engeldi. Kontrolü elimden alırdı ve buna izin veremezdim. O tek seferlikti, o vahşet gerekliydi, o zaman yalnızca bir işkence değildi.
Başımı gardiyanlara doğru salladım. "Ağzını açık tutun."
Karvarez bağırıp çağırırken gönülsüzce yanıma gelip ağzını açtılar. Mahkûm tulumunun fermuarını indirdikten sonra diline asılıp çektim. "Önce hangisi olsun Max? Dilin mi, alt takımlar mı?"
Bana saldırma çabalarını takdir ettim. Bir şeyler sayıklamaya çalıştı ama dili hâlâ parmaklarımın arasında olduğu için başaramadı. "Ah, tamam o zaman madem konuşmamakta ısrarcısın ben seçeyim."
Zippomu cebimden çıkardım, bıçağın keskin kenarını iyice kızışana kadar ısıttıktan sonra adamın dilinin ucuna dayadım. Suratı morarmaya, hayatta kalma güdüleri gururunu bastırmaya başlamıştı. Cayır cayır yakan ince bir kesikten sonra feryat ederek başını geriye çekmeye ve konuşmaya çalıştı.
Gülümseyerek uzaklaştığımda gardiyanlarda yerlerine geçtiler.
"Küba," diye hırıldadı, "Baskınlara direnen son karargahımız oradaydı. Santa Ifigenia mezarlığı. Genelevlerden ve depolardan kaçırabildiğimiz tüm malları tırlarla oraya taşıdık..."
Earl, örgütün hâlâ gizliden gizliye yaralarını sardığını ve çarklarının dönmeye devam ettiğini düşünüyordu. Yani, Earl'ü her kim bu gayri resmi davada görevlendirdiyse onlar.
"Geriye yalnızca küllerinizin kaldığını ve hatıra olsun diye onları da bir mezarlığa gömdüğünüzü mü söylüyorsun bana?"
Bana karanlık bir bakış attı. "Faaliyet gösteremezdik. Müşterilerimiz bizimle iş yapma riskine giremezdi." Durdu, stresten bacakları gergin bir ritim tutmuştu. "Yeniden toparlandığımızda elimizde hâlâ uyuşturucu ve silah olacaktı. Orada kimse bizim olana dokunamazdı."
"Neden mezarlık?" diye sordum kuşkuyla, "Bir depoda da saklayabilirdiniz."
Susmayı tercih ettiğinde bıçağı gösterdim. Ah, travma belirtileri ne çabuk yakalamıştı talihsiz adamı. Anında ötmeye başladı.
"Çünkü toplu bir mezarlığa ihtiyacımız vardı. Cesetler kokar, anlarsın ya."
"Toplu mezarlık mı?"
Süklüm püklüm oldu ama vicdan azabına dair hiçbir şey yoktu yüzünde. "İşlerimizi kadınlara ve çocuklara yaptırırız, masumdurlar, dikkat çekmezler. Ama sırlarımızı biliyorlardı, sorgulara direnemez anında konuşurlardı. Çoğu özgür kaldıklarını sanarak itiraflarda bile bulunabilirlerdi. Kardeşimin ihaneti hepsini cesaretlendirmişti." Kanlı dişlerini göstererek gülümsediğinde kafamın içinde şimşekler çaktı. "Onları da ortadan kaldırıp mezarlığa gömdük."
"Kaç kişi?" derken yumruklarımı sıkıyordum.
Yüzünü buruşturdu. Düşündü. Sayıyı evirip çevirdi ama o kadar çok olmalıydı ki, bir sonuca varamayarak omuz silkti. Orospu çocuğu.
Derin bir nefes aldım ve bıçağı omzuna sapladım. Sandalyeyle beraber geriye düşerken bağırışları hücrede yankılandı.
Gömleğimi düzelttim ve hücreden çıktım. Benim buradaki işim bitmişti.
"Sabah sayımında gardiyanları kanaman olduğuna inandır ve duş almak istediğini söyle. Buradan çıkmaya ne kadar istekli olduğunu görmeliyim."
Hücre kapımın altından itilen notu ve ejderha logolu kartonu tuvalete atıp sifonu çektim.
Siktir. Bu herif ciddi miydi?
Gece gözüme uyku girmemişti, tahminimce sayıma bir ya da iki saat kalmıştı.
Kirli umudun beni ele geçirmesine izin vermemek için çok geç kalmıştım. Benimle uğraşmış, çarpık yardımlarda bulunmuş ve şimdi anlıyordum ki, beni incelemeye çalışmıştı. Kim olduğumu biliyor muydu? Muhakkak birileri tarafından yollanmıştı. Ejderhanın benim için anlamını bilenler bir elin parmaklarını geçmezdi ancak iki sene de çok şey değişmiş, gömmek için bir hayalete dönüşmek zorunda kaldığım sırrım başkaları tarafından da ele geçirilmiş olabilirdi.
En başında hayatımı alt üst edenler tarafından. Dövmelerimizi sırtımıza işledikten ve yaratacağımız devrim için asla güvenmemem gereken o kişi tarafından...
Dişlerimi sıkıp karnımdan bacaklarıma yayılan sızı izin verdiği kadar daracık hücremde volta atmaya başladım.
Hayır onlar olamazdı, benim öldüğümü sanıyorlardı.
Damgrave'in müdürü, diğer mahkûmlara yapıldığı gibi beni sorguya çekmiyordu çünkü zaten sahte bir kimliğim olduğunu biliyordu. O yüzden, bu kalleşçe tasarlanmış bir tuzak, bir şaşırtmaca değildi.
Adını bile bilmediğim o vaiz her kimse, beni Damgrave'den çıkarmak için gönderilmiş olabilirdi. Pisliğin zaten yalnızca bir vaiz olmadığını anlamak için baş başa birkaç dakika geçirmek yeterliydi.
Ve eğer gerçekten önceden kurgulanmış bir planı olmasaydı, etrafımda dolanarak, bana mesajlar yollayarak riske girmezdi. Damgrave'den bugüne kadar hiç kimse çıkamamıştı.
Başımı kollarımı arasına alarak yatağa oturdum. Benim içeride olmam, hafızalardan silinmem kendimin de, dostlarımın da hayrınaydı. Birbirimizi ancak bu şekilde koruyabilirdik.
Ama...
İntikam arzusu, buradan çıkarsam yapabileceklerim, iyileşmeyi başarırsak Helbarvest'in apaçık bir günde çökebilecek kâbusu olma ihtimalimiz kanımı kaynatıyordu.
Aslında kararımı çoktan vermiştim, o adamla konuşarak hiçbir şey kaybetmezdim. Niyetini öğrendiğimde işime gelirse onunla hareket ederdim eğer bu başka bir dalavereyse, Damgrave'den çıktığım an kaçabilirdim.
Tanrım. Hayal etmek ne kadar kolaydı, umut toprağın altı metre yerine girenlerin bile çürüyen cesetlerini terk etmezdi. Ne tamamen karamsardım ne tamamen iyimser ikisinin arasında dolanıp duruyordum ve buna da kendimce umut döngüsü diyordum.
Tamponu çıkardığımda çırıl çıplak bir şekilde beyaz çarşafların üstüne serildim. Gardiyanları inandırmak zor olmayacaktı. Beni duşlara hür iradeleriyle iteceklerdi zaten. Çünkü lanet olası bir nehir gibi kanıyordum.
Hücre kapım açıldığında uyuma numarası yapıyordum. Tulumumu çoktan giymiştim ama çarşaflarım, yastığıma kadar leke içindeydi.
Biri bacağımı dürttüğünde irkilerek gözlerimi açtım. "Tanrı aşkına, cinayet falan mı işlendi burada?"
Gözlerimi kırpıştırıp üzerimdeki örtüyü kaldırdım ve manzaraya yüzümü buruşturdum. Meraklı bir başka gardiyan o sırada kafasını içeriye uzattı.
"Ölüyor musun Cordali?"
Mahcup bir şekilde tuvaletin kenarına attığım kıpkırmızı tamponu işaret ettim. "Duş almam gerekiyor."
Gardiyan ağzının içinde, yıkanma günü yarın seni fırsatçı, gibi şeyler mırıldansa da ayaklanıp kalçamın altında kalan kocaman lekeyi gördüğünde tiksinerek iç geçirdi.
"Tanrım... 10 dakikan var iyice temizlen. Şu kirli çarşaflarını da hücrenin önüne bırak."
Temiz bir tulum, bir adet yeni tampon ve iç çamaşırıyla köşelerdeki kameraların fır döndüğü koridoru aştığımızda yanımıza başka bir gardiyan katıldı.
"Onunla ben ilgilenirim," deyip diğerini resmen paketledi.
Sessizlik içinde kapıya varana kadar adamı izledim. Bana dönüp bakmadı ama gözleri sürekli uzun koridorun iki ucundaki kameraların üstündeydi.
Kapı arkamdan kapanıp, kilitlendiğinde siyah mermer kolonların arasından buhar süzülüyor, su ve bir mırıltı sesi yükseliyordu.
Yalnız değildim burada bir kişi daha vardı ve her nasıl yaptıysa, o kişinin vaiz olduğunu biliyordum.
Boğuk ve kesinlikle şarkıyı katleden bir sesle Riders on the Storm sözlerini mırıldanıyordu.
Geldiğimi duymuşa benzemiyordu bu yüzden yavaş adımlarla buharı takip ederek ortadaki kare duvara dizilmiş duşları geçtim.
Başını ve yüzünü başlığın dışında tutarak vücudunu köpürtüyordu.
Eski Rebel olsa, bir ıslık çalar ve fırsatını bulduğunda o sağlam kıça bir şaplak indirirdi. Çıplakken boyu çok daha uzun görünüyordu, bilerek kambur durduğunu tahmin etmiştim, şu anda hiçbir sorunu yoktu.
Bütün bedeni -kas oluştuğunu bilmediğim yerleri bile- Rönesans heykellerinin etten hali gibi oyuntu ve çıkıntılara sahipti. Siyah dövmelerle kaplıydı, hepsini incelemek için bir günü ayırmak gerekirdi. Bu adamın bir vaiz olduğuna inanmak gittikçe güçleşiyordu.
"Katılmayacaksan izleyemezsin," dedi ansızın mırıldanmayı kesip, "Bir ısırık almama izin vermeyeceksen, sen de iştah kabartamazsın."
Boğazımı temizledim ve bunu yaptığıma anında pişman oldum. Zaten gergindim bir de onu dikizleyip, utandığımı belli etmek istemiyordum.
Tek kelime etmeden aramızda iki duş başlığı boşluk bırakarak vanayı açtım. 10 dakikam vardı ve ıslanmadan buradan çıkarsam şüphe çekerdim.
Su kesilip, duvardaki çıkıntıda asılı duran kıyafetlerine ve havluya uzandığında yan gözle vaize baktım. Tulumumu belime kadar indirirken havluyu kalçalarına doluyordu. Aşağılara bakmaya cesaret edemedim, nedense karşılaşacağım şeyle ilgili yanaklarımı kızartan bir fikrim vardı. Adam dev gibiydi haliyle...
Tulumu ayaklarımın dibinde bırakıp duşun altına geçtiğimde bakışlarını üstümde hissettim. Hızla başımı çevirdim. Kollarını göğsüne kavuşturmuş, çarpık bir dudak kıvrımıyla bedenimi süzüyordu. Ön tarafı da arkası gibi zamanla bir bütün oluşturmuş dövmelerle kaplıydı. Karnında taze bir yara vardı. Ve... Tanrım, elbette bu aşağılık herif bir erkeğin sahip olabileceği en iyi avantajlardan birine sahipti. Meme uçlarında piercing vardı.
Ama fark ettim ki, onun ilgiyle izlediği vücudum değildi. Hayır... Sırtıma bakmaya çalışıyordu. Ejderha dövmeme. Göğüslerimi kapatıp yan döndüm.
"Bir ısırık-"
Gevrek gevrek sırıtıp başını iki yana salladı. "Yapma Alex. Bana kendi sözlerimle meydan okuma. Çünkü ben senin aksine hiçbir fırsatı tepmem."
Burnumdan güldüm. "Tipik bir vaizsin değil mi?"
Kinayemi ciddiye bile almadı. "Keşiş de değilim Katolik de. Şimdi söyle bakalım, ejderha sevdan nereden geliyor?"
İç çamaşırımın iplerine parmaklarımı geçirdim. "Arkanı dön."
Gözlerini devirip sırtını bana dönerken, "Sorumu yanıtlamadın," dedi.
"Dur tahmin edeyim. Bana verdiğin o logoyla, sırtımdaki dövmeyi bağdaştırmaya çalışıyorsun?"
Omzunun üstünden baktığında hafif kemerli kalkık burnu ve keskin kemikli suratı çarpıcı görünüyordu. Dikişli dudağı ve kaşı ona serseri bir hava katıyordu. Hayır... Gözlerinin altında bekleyen karanlığı yumuşatıyordu. Ustalıkla gizlenmiş, derin, çözülemez, tüylerimi diken diken eden bir karanlık...
"O bir logo muydu? Bunu bilmiyordum."
Lanet. Dilimi ısırdım. "Konuş, fazla vaktimiz yok."
Tek bir uyarı vermeden yüzünü bana döndüğünde sabun elimden kaydı. Bacaklarımın arasını ve göğüslerimi kapatmaya çalışırken çığrındım. "Hey! Göt herif arkanı dön."
Elini kayıtsızca salladı. "Kes şunu. Tipim değilsin. Benim için fazla vahşi ve fazla küçüksün."
İstemsizce kaşlarımı çattım. Bu kimsenin itiraf edemediği içsel bir çatışma kanunuydu. Biri, bu kişi çöplükteki bir eşya kadar değersiz bile olsa, sizi hoş bulmadığını dile getiriyorsa gururunuz incinirdi.
Gerçi... Dile getirmedim ama bu herif, görebildiği kısımlardan epey keyif almışa benziyordu. Burun delikleri genişlemişti ve sürekli yutkunup duruyordu. Beden dili hayatım, beden dili, ne çirkin sırlarla dolu.
Yine de beni yıkanırken izlemesini istemiyordum bu yüzden dik dik bakmaya devam ettim. Oflayarak tekrar sırtını döndü ve giyinmeye başladı. Sabunu aceleyle saçıma sürttüm. İri dalgalı kıvırcık saçlarımı keçe gibi yapıyordu ama başka şansım yoktu.
"Seni kim yolladı? O logoyu sana kim verdi?"
"Gerçek adın ne? Ejderha tutkusu ne anlama geliyor?"
Soruma soruyla karşılık verdiğinde durdum. Kim olduğumu bilmiyordu. Rahat bir nefes verdiğimde hareketlerim de hantallaştı. Onu kim yolladıysa, hakkımda hiçbir şey söylememişti. Beni koca dünyada, gördüğünde tanıyabilecek insanlar çok değildi. Boynuzlu Yılanlar kulübünün üyeleri ve başka birkaç çetenin ailemle yakın olan isimleri dışında kimse neye benzediğimi bilmiyordu. İçten içe acıyla gülümsedim. Babam beni iyi saklamıştı.
"Papanın kendisi değilsen, Damgrave'den bir mahkûmu elini kolunu sallayarak çıkaramazsın," dedim sertçe, "Sana ne kadar ödediler? Beni neden Damgrave'den çıkarmanı istediler? Ya da daha iyisini sorayım, sadece bir vaiz bu kadar riski nasıl alabilir?"
Burnundan sabırsız bir nefes verirken, parmaklarını saçlarının arasından geçirdi. Her hareketini dikkatle izledim ve gömleğinin yakasına baktığımda... Ah, seni şerefsiz. Ensesindeki saçlardan boya akıyordu ve altında açık renk saçlar ortaya çıkıyordu.
"Seni buradan çıkarabileceğimi bilmen yeterli. İş birliği yapacak mısın?"
Vanayı kapattım, giysilerimi ıslak vücuduma geçirdim ve arkasında bittim. Ses tonunda bir şey vardı... Bir vaat. Sanki iş birliği yapmayı reddedersem buna pişman olacakmışım gibi. Ve o da bundan zevk alacakmış gibi. "Planın her neyse, herhangi bir terslikte vurulmama değebilecek tek şey seni kimin yolladığını öğrenmem."
Sırtım duvara çarptı. İki eliyle bileklerimi morartacak bir kuvvetle sıkarken dişlerini göstererek suratıma eğildi. Her şey bir saniye içinde olmuştu ve kalp atışlarım bile vücudumdaki anlık korkuya ayak uyduramıyordu. "Cesaretli tatlı yalancı... Soruların beni sadece sinirlendiriyor ve ilgimi kaybetmeme sebep oluyor. Ayak diretirsen ve çeneni kapalı tutmazsan, seni burada çürümeye terk etmek benim için sorun olmayacak. Aksini düşünme bile, kaybedecek bir hayatı olan sensin ben değilim."
Üzerime eğildiği halde, yüzüyle denk gelmek için boynumu uzatmam gerekti. Gözlerimiz buluştuğunda burnumdan soluyordum. Suratında bir blöfün izini arıyordum. Ama hiçbir tereddüt yoktu.
"Bu kadar mı? Beni burada bırakmanın bir tehdit olacağını mı sanıyorsun?" diye tıslayarak bileklerimi çekiştirdim ama çok büyük ve lanet olsun ki çok güçlüydü.
Başını yana yatırıp ellerinin arasında onu tırmalamaya çalışan parmaklarıma baktı ve gözleri yavaşça yüzüme, hayati değerlerimi ölçmeye çalışan bir yırtıcı gibi boynumda deli gibi atan nabzın üstüne kaydı.
"Ne duymak istiyordun Alex?"
Suratına yaklaştığımda beni içine çeken ama aynı zamanda topuklarımı kıçıma vura vura kaçma dürtüsü uyandıran bakışlarının altında ezilmemek için gülümsedim. "Elinde daha iyi şeyler olduğunu görebiliyorum."
Dudakları hafifçe kıvrıldı. "Evet şu an ellerimde çok iyi bir şey var. Beni okumaya çalışırken karşılaşacakları karşısında dehşete düşmeyeceğine inanacak kadar tatlı bir şey."
Bana tatlı diyordu, o iyi şey bendim... Ama daha önce iltifat gibi görünen hiçbir şeye karşı bu kadar öfke duymamıştım. Ve sözlerinin ardındakilerden etkilenmeyecek kadar aptal değildim. Bu adam içeride çok fazla çarpık gerçek saklıyordu.
Beni bu çıkmazdan kurtarabilecek tek şey, bir parça dürüstlüktü. Beni, kimin yolladığını söyleyerek daha çabuk ikna edebileceğini biliyordu ve eğer bunu itiraf edemiyorsa muhtemelen çenesini kapalı tutmasını söylemişlerdi. Ya da, kimliklerini belli etmemişlerdi. "Sadece iki soruma cevap ver. Seni gönderenler, kadın mıydı adam mı?"
Boynunu hafifçe büktü. Sorumu tarttı. "Bunu neden bilmek istiyorsun, böyle bir ayrımdan nasıl bir sonuca varacaksın?"
Evet, dürüstlük. "Çünkü biri Damgrave'den çıkar çıkmaz beni öldürmek isteyecek, diğeri de..." Dişlerimi alt dudağıma geçirdiğimde, bakışları ağzımda oyalandı. Kendi dudaklarını ıslattığında bir açlık ve çekim aramızda dalga dalga büyüdü. "Bana hatalarla ve bedellerle dolu bir geçmişi geride bırakarak yeni bir hayat vermek isteyecek."
Gözlerime baktığında, çok fazla gerçek söylediğimin farkındaydım. Ama bakışlarında empati ya da sempati yoktu. "Pekâlâ, benimle bir anlaşma yap. Damgrave'den seni çıkarmam için birkaç ay daha müddetim var. Yarın benimle bu lanet yerden ayrıl ve sana bildiğim her şeyi anlatayım. Karşılığında sen de uslu duracağına söz ver ve bana bilmek istediklerimi anlat."
Kaşlarımı çattım. Benim kim olduğumdan bile bir haberken ne tür bilgiler edinmeyi bekliyor olabilirdi ki?
"Kimsen sen vaiz?" diye fısıldadım. Çenemi kaldırıp dudaklarımız arasında bir nefeslik mesafe bıraktım. "İkinci sorum bu. Kabul edeceğim ancak bana kim olduğunu söylersen."
Göğsü göğsüme yapıştı. Duvarla bedeni arasına sıkışıp kaldım. Tek bileğimi başımın üstüne çekerken ıslak saçlarımla beraber kafamı haşince arkama dayadı. Kulağıma eğildiğinde sıcak nefesi tüylerimi diken diken etti. "Logan."
Afallayarak başımı çevirdiğimde yanağım sakallarına sürtündü.
Logan.
"Adil değil Logan. Bir isim hiçbir işime yaramaz."
Omuz silkip dudak büktü. "Eh, tek alabileceğin bu. İsimler kim olduğumuzla ilgili her şeyi anlatırlar. Anlayamamak senin problemin."
Beni bırakıp uzaklaştı. Anlaşmayı karara bağlamak için elini uzatmadı ya da başka bir teklifte bulunmadı. Alabildiğimle yetinmemi ve delici suratsızlığıyla zihinlerimizde el sıkışmamızı bekledi.
Parmaklarım ben farkında olmadan karnıma tırmandı, anılar flaş gibi kafamın içinde patlarken gözlerimi yumdum.
İki kurşun. Parada, silahta, mücevherlerde, uyuşturucularda ve cesetlerde; hayatım kan görmeye aşinalık geliştirebileceğim bir bataklıkta geçmişti. Ama daha önce hiç bu kadar kan gördüğümü sanmıyordum. Kanımın deliklerden fışkırmasını manasız bir çabayla engellemeye çalışırken eziklerle dolu başımda parmaklar ve dudaklar dolaşıyordu.
Yaşayacaksın, diye çığlık atıyordum içimden. Sen yaşayacaksın.
Aynı zamanda başka fısıltılar beni bayılmaktan kurtarmaya çalışıyordu.
İyi olacaksın Rebel. İyi olacaksın. Yaşayacaksın ama güvende olmanın tek yolu bu. Arkadaşlarını ve kendini ancak bu şekilde kurtarabilirsin seni ancak bu şekilde saklayabiliriz. Bu gece ölüyorsun Rebel. Gözlerini açtığında benden nefret etme, kinini hak edenlere sakla. Bir gün, geri dönmeni sağlayacağım. Söz veriyorum.
"Seni ölümüne götürmüyorum, sadece işimi yapıyorum. Değerli olmasaydın, bana bulaşmazlardı. Kafana bir kurşun sıkmak isteselerdi, bu kadar zahmete girmezlerdi. Damgrave'de kimseye bir zararın da yok faydan da."
Vaizin -Logan'ın- gönülsüzce dökülen kelimelerini işittiğimde gözlerimi açtım. Ödün vermişti ve bu canını sıkmıştı ama suratımda her nasıl bir ifade belirdiyse sanırım bunun anlaşmadan caymama sebep olabileceğini düşünmüştü.
"Sen gerçek bir vaiz değilsin değil mi?" diye sordum boynumu yana yatırıp adamı baştan aşağıya süzerken.
Sırıttı. Bunun gerçek bir gülümseme olup olmadığından emin değildim.
"Hadi ama... Sana vaaz verirken, Johnny Cash'in sözlerini kullandım. O zaman bile olmadığımı anlamıştın zaten."
Omuz silktim. "Pekâlâ, Logan. Planın nedir?"
Motosiklet kulüplerinde, -yalnızca gezi kulüplerinden ya da küçük gangster gruplarından bahsetmiyorum- kulüp için ya da kardeşleri için birini yaralayan, öldüren ya da hapis yatan üyelere Kargaşa Adamı denirdi. Men of Mayhem, yamasını deri ceketlerine taktıkları an yüzlerinde ölümcül bir ifade olur ve yürüyüşleri yer çekimine bile meydan okurdu.
Logan da işte, aramızdaki mesafeyi kapatır ve bir gülümsemeyle tek kaşını kaldırırken tam olarak bir Kargaşa Adamı tavrına bürünmüştü.
"Senin tek yapman gereken bir tecrit daha yediğinden emin olmak, gerisini ben halledeceğim."
Bir dakika, ne?
"Benimle dalga mı geçiyorsun? Bir tecrit daha yiyemem çünkü cezalarımı tükettim. Tek bir olayla daha direkt elektrikli sandalyeyi boylarım."
"Biliyorum."
Ürperdim. "Nasıl bir oyun oynuyorsun benimle?"
Yüzünü sıvazladı ve uzunca iç geçirdi. "Güven bana, tırnağına zarar gelmeden Damgrave'den çıkmış olacağız."
"Sana güvenmiyorum," dedim kollarımı göğsümde kavuşturarak.
"Akıllı kız, tabii ki bana güvenemezsin. Sadece arkamızda iz bırakmamak ve adımlarımızı sağlam atmak için zaten ölü olan Alex Cordali'nin kâğıt üstünde de ölü göründüğünden emin olacağız."
Gözlerim irileşince küçümser bir gülümseme verdi. İnkâr bu noktada beyhude bir çaba olurdu.
"Alex Cordali'nin ölü olduğunu nereden biliyorsun?"
Ellerini pantolonunun ceplerine soktu ve sinsice bana sokuldu. "Geldiğim yerde tüm fısıltıları duyar, sırları başka bir zamanda kullanmak için ceplerime doldururum."
Paniklememeye çalıştım bu yüzden kendimden emin bir ifade takındım. "Geldiğin yer neresiymiş Logan?"
"Helbarvest," dedi ve sahte bir merakla kaşlarını kaldırdı, "Daha önce duymuş muydun?"
Dişlerimi sıktığımda, içgüdülerim boğazına sarılmamı bir katliam daha yaratmamı telkin ediyordu. Helbarvest'tense ve göründüğünün yarısı kadar güçlü bir adamsa, onu nasıl tanımadığımı merak ettim. Gerçi ben Boynuzlu Yılanların bölgesi Carltown'dan nadiren dışarıya çıkardım. Yine de beni korkutan o ihtimal daha da büyümeye başladı.
Geri adım atmayacaktım ama, beni buradan çıkarmasına izin verecektim, onu kimin içeriye soktuğunu öğrenecektim ve sonra kayıplara karışacaktım. Eğer söylediği gibi, Alex Cordali adını tamamen ölüler arasına postalayacaksa aslında bu ekmeğime yağ sürerdi. Her anlamda yok olmuş sayılırdım.
Şaşırtma sırası bendeydi ve bundan zevk aldığımı inkâr edemezdim. "Evet, duydum aslında. Kanunsuzların kendi yasalarını belirlediği şu kaçık eyaleti. Eh, Alex Cordali'yi bir kere öldürdüm zaten ikinci kere yapmakta bir mahsur görmüyorum. Anlaştık Logan."
"Bak sen," dedi ıslık çalarak, etkilenmiş görünmeye çalışıyordu ama kuşkusunu ve gözlerindeki soruları görebiliyordum, "O küçük bedene sığdırabildiğin sürprizler beni daha çok şaşırtacak sanırım."
Üstü kapalı muzırlığının hedefini yine ona doğrulttum. "Bazılarını asla öğrenemeyecek olman ne yazık."
Pes bir nefes verdiğinde kapı kilidi açıldı. Ses boş alanda yankılanırken Logan ortadaki kare bölmenin duvarına yaslanıp kendini gözlerden gizledi.
Gardiyan bana seslendiğinde yanından geçip gitmek üzereydim ama dirseğimi sıkıca tutup dudaklarını kulağıma dayadı. Bu küçük temas, bacaklarımın arasına sıcak ve tehlikeli sinyaller yolladı. İki yıldır bana dokunan yalnızca kendi ellerimdi.
"Akşam yemeğinde olay çıkarma yeteneğini konuşturman lazım. Geciktirme, şansını boşa kullanma. Seni götürdüklerinde orada olacağım," diye fısıldadı. "Ve tatlı yalancı, egom çok hassastır. Eğer bana bulaşırsan, seni elimde tutmak isterim. Bunu yaparken de, canını yakmaktan hiç çekinmem."
🐉
Vee bölüm sonu canavarı!
Kendinize iyi bakın
Sizi çok seviyorummm