İçeriğe geç

Kemikler Mirası

Bölüm 3 · 24 dk okuma

Kemikler Mirası

Bölüm 3

Ejderha

Üçüncü Bölüm

"Ejderha"

🐉

Hayatınız iki tekerin üstündeyse, Tanrı'ya selam verir ve şeytanın pabuçlarını kemerinize şans tılsımı olarak taktığınızı bilirdiniz. Mataranızdaki içki, vitrininizin kıymetlisi yıllanmış viskiden değilse sevişirken yaralı bir ceylan tizliğinde inleyen bir çaylaktan başka bir şey değilsiniz demektir. Ve bir hapishanenin en iri adamına bulaşıp kavga başlattıysanız mağlup tarafta olmak bir seçenek bile değildir.

"Din işlerinden pek anlamam, burada görevlendirilen vaizler de sürekli değişir ama senin kadar psikopatını ilk defa görüyorum," dedi hemşire, "Tanrı'nın emirleri arasında mahkumlarla kavga edip, dayak yemek olmadığına da eminim üstelik."

Yara bere ve kan revan içindeki sahte bir vaiz, içimde kahkahalarla gülme isteği uyandırıyordu. Ama sakince iç geçirdim. "Tanrı'nın emirlerini sorgulamayı bana bırak."

Adam başını iki yana sallayarak homurdandı. "Pekâlâ. Nefesini tut ve yumruklarının kıçının yanında kaldığından emin ol."

Hemşire kaşımdaki yarığa zımba dikişi takarken, başımı sedyede yumruklarımı da kıçımın yanında tuttuğumdan emin oldum. Bu adamı kendi başıma sardığım belayı biraz fazla zevk alarak durdurmaya çalıştığı için gebertmeyecektim. Üstelik daha yeni başlıyorduk. Önümüzde ağrıyan bir kaburga ve yarılmış bir dudak vardı.

Karnımdaki bir dolma kalem genişliğinde açılmış delikten bahsetmiyorum bile.

Bugüne kadar asfaltta metrelerce sürüklenerek kıymaya döndüğüm olmuştu. Ama daha önce hiçbir mafya babasının -aşırı gelişmiş- süt oğlanından dayak yediğim olmamıştı. Bilinçli ama gururumu sefalet içinde bırakan bir eylemdi. Beni incitmesi gerekiyordu, karşılık vermemem gerekiyordu, kıçımın revire yatacak kadar zarar görmesi gerekiyordu.

Mahkumların kara deliğinde çürümeye terk edildiği bu hapishanede revirde tedavi görebilmek için ölüme epey yaklaşmanız gerekirdi. Ya da yanımdaki paravanı çekilmiş sedyede yatan kadın gibi hapishane pisliği içinde tedbirsiz işlemlere ihtiyaç duymalıydınız.

Sedyelerimizin arasındaki sehpaya konulmuş eski tip radyoda cızırtılı bir şarkı çalıyordu.

It's A Man's World.

Bu şarkıyı severdim.

James Brown'ın sesi kıç deliğinden daha küçük reviri doldurdu.

You see, man made the cars to take us over the road

Dudağımdaki habersiz dokunuşu yüzünden gözlerimi hemşirenin üzerine diktiğimde, yüzündeki alaycı ifade soldu. Sadece kısa bir an, gerçek yüzümü görmesine izin verdim.

Bir şey söylemek için ağzını açtığında, "Kahrolası işini yap," diye mırıldandım ve yarık dudağımı dişlerimin arasına alıp, şarkıya odaklandım.

Man made electric light to take us out of the dark

Dudağımı çürük bir et parçası halinde yere düşüreceğine emin olduğum paslanmış bir iğneyle bana yaklaştığında iç geçirdim.

This is a man's, man's, man's world

"Ağzını aç Tanrı'nın adamı, nedense dudaklarını birbirine dikersem gerçek cehennemi şu an yaşayacakmışım gibi bir his var içimde."

Gülümserken dudaklarım gerildi. Canımı sıkarsa ona yaşatacaklarım hakkında hiçbir fikri yoktu.

But it wouldn't be nothing, nothing without a woman or a girl

"Şarkının sesini açar mısın?"

James'in sesine karışan uyuşmuş ama bir şekilde derimin altına işleyen kadın sesine döndüm. Topladığım, hakikati yansıtan elle tutulur tek bilgi, iki yıldır bu hapishanede olduğu, buraya sahte dosyalarla bir paket gibi bırakıldığıydı. Ah, sigara bağımlılığını, kendinden elli kilo daha ağır adamlara kafa tuttuğunu ve ona edilen yardımları, kıçına bile takmayacak bir karakterde olduğunu eklemeliydim. Ona yaklaştığım her seferde motosikletimin arkasında artçım olarak taşıyabileceğim mi yoksa tekerlerim son sürat dönerken ezebileceğim bir kadın mıydı henüz kestiremiyordum.

Ses tellerine kadar kasvetle tüketilmişti. Yine de... bir şekilde şarkıya eşlik ediyordu.

Man thinks about our little bitty baby girls and our baby boys

Birbirine sürttüğü ayak parmaklarını kıvırışını görebiliyordum. Gölgesi paravanın gri perdesine vuruyordu. Siyah mahkûm tulumu yerdeydi.

"Mırıldanmayı kes, dikkatimi dağıtıyorsun," diye sızlandı kadının doktoru.

Kadın huysuzluğa karşılık daha da bağırarak söylemeye başladığında uyuşturulmadan dikiş atılan alt dudağım hafifçe seğirdi.

This is a man's world

But it wouldn't be nothing, nothing, not one little thing, without a woman or a girl

Hemşire işini bitirdiğini anlatan bir homurtu çıkardığında, dilimi dikişin üzerine götürüp yokladım.

On beş kaza, çete savaşları ve bahisler üzerine dönen dövüşler... Vücudum tıpkı Harley Davidson 48'im gibi iflah olmaz bir makineydi.

Hemşire karnımdaki morlukları inceleyip, kalem deliğini ve hasar gören kaburgalarımı sarmak için doğrulmamı işaret ettiğinde dişlerimi sıkarak sırtımı sedyeden ayırdım. Bandajı dolarken, tek izlediğim o kadındı. Artık bacaklarının bir kısmını görebiliyordum.

Bu fırsatı tepemeyeceğimi biliyordum. Daha geldiğim gün, bir adamı duşlarda geberttiği için tecride alındığını öğrenmiştim. Sahte vaiz kimliğim bile mahkumlar istemediği sürece onlarla baş başa kalmama yaramıyordu. Kadınla yalnız kalmak için bu çukurda elde edebileceğim en iyi yollardan biri, bir daha tecride alınma ihtimalinden önce revirde yakalamaktı. Kanına karışmak, aklını çelmek, gerçekte kim olduğunu bilmek ve onu bu lanet yerden kaçırırken bana zorluk çıkarmamasına ikna etmek için. En azından hapishane sınırları içinden çıkana kadar. Buradan uzaklaştığımızda direnirse, çok bilmiş ağzını bantlayıp onu kendime bağlardım.

Çenemle kadının bir hapishane doktoru tarafından bir lağımdan biraz daha fazla steril şartlar altında tedavi gördüğü tarafı işaret ettim. "O kadın neden burada? Sigara dövüşü mü, yemekhanede biri güzel kıçını tepsiyle mi yamultmuş?"

Hemşire omzunun üstünden o tarafa ilgisiz bir bakış atarken, kelime seçimlerimi garipsese de üstünde durmadı. "Damgrave Hapishanesi'nde ilk ayını geride bırakan çetin ceviz ancak umutsuz kadınlar neden buradaysa o yüzden. İyi bile dayandı, iki yıl."

Ah, siktir.

İnanın bana, benim gibi bir adamı şaşırtmak kolay değildi. Çünkü Damgrave'in müthiş sağlık hizmetlerinin arasında, kahrolası kan kalıntıları bile temizlenmeyen sedyelerin üzerinde gerçekleştirilen akıl almaz ameliyatlar da vardı. Buraya girip çıktığım iki seferde cesaret edemediği için pişmanlık duyan kadınlar görmüştüm. Müdür, hücrelerin azılı suçluların DNA'larıyla yüklenmiş piçlerle dolup taşmasını istemediği için, bu ameliyatları son teknoloji yatırımlarla destekliyordu. Ama hiçbiri o kadınlara yapılanları alenen yakalamadığı sürece müdahale etmiyordu. Burası avlanan şeytanların tıkıldığı karma bir cehennemdi. Ve ortak duşlarda ne kamera vardı ne de gardiyan.

"Rahmini mi aldırıyor?"

Hemşire sargıyı bitirip, bir avuç ağrı kesiciyle geri döndüğünde burun kıvırdı. "Hayır. Öyle bir işlemi kıçı kırık bir revirde yaptıramazsın. Kasıktan iki delik. Ateş gibi yakan bir ilaç. İyileşme sürecinde bolca kanama. Rahmini aldırmıyor, yumurtalıklarla beraber rahmini öldürüyor. Güle güle doğurganlık, güle güle vızıldayan bebekler."

Gözlerimi kıstın ve bakışlarımı kadının olduğu taraftan ayıramadım.

Kapının önünde dikilen iki gardiyan olmasaydı, elime geçirdiğim neşterle hemşirenin ağzında güzel bir gülücük açmayı isterdim ama sadece şarkıya artık daha güçsüz bir fısıltıyla eşlik eden kadının hatlarının gölgesine odaklanabildim. Bu ilaç yasadışıydı. Düşük ilaçlarının geliştirilmiş ve zehir sayılabilecek bir versiyonuydu.

He's lost in the wilderness

He's lost in bitterness, he's lost lost

Acıma, üzüntü, öfke ya da hayal kırıklığı ne hissedeceğimi bilmiyordum.

"Ne kadar sürede iyileşecek?" diye sordum şüphe tohumları ekmeden, alçak bir ifadeyle dudaklarımı ıslatarak.

Hemşirenin algılamasını istediğim sorular açıktı.

Beni ne zaman bir sürüşe çıkarabilir?

Ne zaman bacaklarının arasına almaya hazır olabilir?

Gerçeğiyse benim sırrımdı.

Onu Damgrave'den kaçırırken başıma bela olacak bir kanama nöbeti geçirebilir mi?

Kısa, boğuk bir kahkaha patlattı. "Sıraya gir. O kadını becermek isteyen en yeni elemansın ve daha ilki bile başaramamışken, bir vaizin yapabileceğini pek sanmıyorum."

Kuru ve sahtekâr bir gülücükle karşılık verdim. Bir süre istirahat edebileceğim kadar iznim olduğunu belirttiğinde yumruklarımı sedyeye dayayıp gözlerimi karşıya diktim. Ve bekledim.

Şarkı başa sardı, kadının sözleri tekrarlayan sesi boğuklaştı. Doktoru hazır olup olmadığını sordu, fikir değişikliği önerdi ancak her seferinde daha yaratıcı bir küfür kazandı.

Bir süre sonra ilacın yakmaya başladığını, sıkılı dişlerin arasında ıslık çalan inlemelerden boğuk çığlıklara kadar yükselen sesinden anlamıştım. Doğum sancılarının akıl sağlığıyla oynayan bastırılmış bağırışlarına benziyordu. Tek farkı bu kadın bir can yaratmıyordu, onun ihtimalini yok ediyordu. Sebebi beni ilgilendirmezdi, bu kadın beni ilgilendirmiyordu. Damgrave'e düşenler bir daha asla gün yüzü göremezdi, onunki muhtemelen bir vazgeçişti. Kendi özgürlüğüne bile umut besleyemiyorken, karnında taşıyabileceği bir canın hayalini de silip atmak istiyordu

Onu buradan çıkaracaktım ve belki de her lanet gün, bu işlemi yaptırdığı için kendinden nefret edecekti.

Suçluluk duymamalıydım, vicdanın benim için pek anlamı yoktu ve bu onun tercihiydi.

Oflayan, inleyen ve hırıldayan tepkileri dindiğinde şarkıya nefes nefese katılmaya devam etti.

Tanrım, ne kadın ama.

Doktor uyarılarını yaptıktan bir süre sonra siyah tulumu yerden aldı ve zemine yerleşen sersemlemiş ayaklarını izledim. Sendeledi, birkaç damla bacaklarının içinden bileklerine aktı. Yere damladığında kanamasının izlerinden kaçınmadı, çıplak ayaklarıyla üzerine bastı. Ve bu basit hareketiyle damarlarımın içinde bir ateşin dolanmasına sebep oldu.

Paravanı açıldığında tulumunu henüz tamamen giymemişti. Sırtı bana dönüktü.

Boğazıma tırmanan hırıltılı nefesi bastırdım. İki yıllık mahkumiyetin kasvetine rağmen, parmak uçlarımın hissetmek için can attığı bir teni vardı.

Sikeyim.

Ejderha dövmesini gözlerimi kısarak inceledim. Yaratığın suratı ensesine doğru uzamış pençeleri omuzlarında kıvrılmış, gövdesi tüm sırtına yayılmış ve kuyruğu kalçasına kadar çektiği tulumun altında kaybolmuştu. Onu bu deliğe düşüren suçların da kimliğinin de sahte olduğunu biliyordum. Ama gerçekte kim olduğu ve neden, kayıp sanılan ölü bir kadının ismini kullandığı hakkında hiçbir fikrim yoktu. Yakuza üyesi olabilir miydi? Herhangi bir mafyayla bağlantısı var mıydı? Motosiklet kulüpleri, mafyalar ve uyuşturucu baronlarının sıkı ilişkileri olurdu.

Şüphesiz doğası vahşiydi, inatçıydı ve küçük, tatlı, yırtıcı bir yalancıydı. O vücut ve zihin çok fazla yoğun, karanlık bir ilgiyle sınırlarının zorlanmasını hak ediyordu.

Elimin altında uysallaştığını görmekten, avcumu sırtındaki dövmeye bastırıp altımda eğmekten zevk alacağım bir kadındı...

Kendine gel.

O benim kirli rüyalarımda da çirkin gerçeklerimde de yer alamazdı.

James radyodan kafamın içine iğnelerle şarkı sözlerini sokuşturdu.

This is a man's, man's, man's world

But it wouldn't be nothing, nothing without a woman or a girl

Kadın tulumunun fermuarını çekerken bir an başını kaldırıp duraksadı, bakışlarımı hissetmiş olmalıydı çünkü omzunun üstünden keskin ve aklına kazımaya niyetli bir bakış attı. Son karşılaşmamızda onu bir güzel kızdırmıştım ve bunu unutmamıştı.

Sigara izmaritini hâlâ saklıyordum bunun anlamını hiç tanımadığım ve benim için işten fazlası olmayan bir kadının taşımasını istemiyordum ama yine de o izmarit eşyalarımın arasında duruyordu. Bana ağzının tadını hatırlatıyordu, bir daha hiçbir koşulda alamayacağım o tadı ulaşabileceğim bir yerde tutmak istiyordum.

Şeytani dürtülerim kasıklarımı karıncalandırmadan hemen önce Tanrı'nın caydırıcı yumruğunu kafamın içinde hissettim. Bazen göklerdeki yücenin işlerime el atmasına izin veriyordum.

Kadından her bir ifademi dişleriyle yakalayabileceğini düşündürten bir izlenim almıştım bu yüzden ilgisizliğimi korudum.

Düşmanı değildim, ben onun kahrolası kurtarıcısıydım. İşimiz bittiğinde, o tatlı yalancı bakışlarına denk gelemeyeceğim kadar uzakta kaldığından emin olacaktım.

Gözlerini üzerimden çektiğinde direkt kapının önünde nöbet tutan iki dangalağa döndü. Çekinmeden, yüzlerine bir maske bile giydirmeden kadını dikizliyorlardı.

"İlginizi çeken bir şey mi var?" diye hırladı kadın.

Ona yakın duran gardiyan dilini dişlerinde dolaştırdı. "Beni kan tutuyor, inan bana şu anda hiç ilgimi çekmiyorsun."

Diğerinin soğuk gülücükleriyle omuzları sarsıldı. "Tohumumu içinde taşıyamayacak bir kadın, radarıma giremez Cordali."

Alex Cordali. Sahte, Alex Cordali.

"Senin tohumun bir farenin içinde bile tutunamaz."

Adam öne doğru öfkeli bir adım attığında diğeri karnına kolunu yaslayarak onu durdurdu. Kafasıyla kapıyı işaret ettiğinde revirden çıkmak için hareketlendiler. "Dinlen ve gücünü topla Cordali çünkü hücrene sürünerek dönmeye hak kazandın," dedikten sonra hakareti sindiremeyen gardiyan bana baktı, "Uslu dur vaiz."

Sargılı vücudumu gösterip ellerimi havaya kaldırdım.

Kapı kapandığında, kadın doktorun onun için bıraktığı bir kutu tampona uzandı. Boğazından çıkan boğuk inlemeyle kolunu karnına dolayıp öne doğru büküldü.

Ve işte, neon tabelalarla benim için yanan fırsat.

"Yardıma ihtiyacın var mı?"

Bedenini ağır ağır bana çevirdiğinde kalçasını sedyeye yasladı. Ufak tefek, yuvarlak hatlı ama yabani bir şeydi. Suratındaki tiksinti adamı delik deşik ederdi.

Parmaklarının arasındaki tamponu bana doğru uzattı. "Kanaması olan kadınlara tampon takma deneyimin yoksa kendini becererek bana yardımcı olabilirsin."

Artık hislerimin farkındaydım. Ve adlandırmamayı tercih ediyordum. O ağzı kapatmanın binlerce vahşi yolunu biliyordum, hepsi kafamın içinde dolaşıyor, harekete geçmem için beni kışkırtıyordu.

Onu harekete geçmeden önce tanımaya duyduğum ihtiyaç şiddetlenmişti çünkü bu işlemi yapabilecek kadar güçlüyse, bana zoraki bir kaçırma görevi veren alçağın amacı sandığımdan daha ilginç olacaktı.

Bu kadın kolay bir takas olmayacaktı.

Kadına sırıtırken çaktırmadan çenemi sıvazlayarak yerinden oynadığından endişelendiğim takma sakalımı iyice yüzüme yapıştırdım. Bu sırıtışın sonucunda bir girişim beklemiş olacak ki, kocaman gözleri daha da irileşti. Ben gömleğime ve şapkama uzanmak için ayaklandığımda hızla paravanı kapattı. Her bir kemiğim hareket etmeyeyim diye bana açık açık yalvardı. Hemşirenin bıraktığı iki ağrı kesiciye uzanıp suyla kafama diktim.

Düğmelerimi iliklerken göz ucuyla yeniden ayaklarına düşen tulumu inceledim. Eğilip tamponu taktığından şüphem yoktu, oflayıp, tıslıyordu. O kapıdan çıkana kadar birkaç dakikalık bir mahremiyete sahiptik ve bu şansı tepemezdim.

"Merak ediyorum, eğer deneyimim olduğunu söyleseydim acıyla kıvranmak yerine bana izin verir miydin?"

İtiraf etmeliyim, onu konuşturmaya çalışmak bir yana bu sorunun gerçek cevabını merak ediyordum. Utanmaz, dünyayı kıçına takmayan mahkûm imajı gerçek miydi, yoksa bu da mı bir roldü?

Gerçi, bana yüz vermek istemediği ortadaydı. Bu yüzden beklentiye girmemeliydim, yanıtlamayacağı...

"...Beni becermek için hassas kalbimi pohpohlamaya çalışan salaklar yerine, önce sıra dışı bir yardımla bacaklarımın arasına yaklaşan sonra da tamponun yerini sikiyle değiştirmeyi uman uyanık bir vaize mi?"

Pekâlâ, demek bir cevabı vardı.

"Ah, kesinlikle izin verirdim. Eğlence yoksunluğu çekiyorum."

Ve bu cevap, beni hem uyuz etmiş hem de garip bir şekilde tahrik etmişti. Bu minicik yalancı kendini ne sanıyordu?

"Seni becermek istediğimi mi sanıyorsun Alex?" diye sorduğumda alaycı kahkahamı engelleyemedim. Tıpkı bir vaizin, bir günahkarın içindeki masumiyeti ve ötesini görürken kullandığı "ben her şeyi bilirim" gülüşlerine benziyordu. "Sözüme güven, eğer bunu isteseydim, amacıma ulaşacak aracım kanlı bir tampon olmazdı."

"Başka vaizlerle de tanıştım, hiçbiri aramızda iki kol mesafe bırakmadan yanıma yaklaşmadı. Bana vaazlar verirken, suratlarında kendi günahlarımın utancını ve tiksintisini taşıyorlardı. Eğer yanlış anladıysam, seni farklı kılan nedir? Neden sürekli bana yardım etmek istiyorsun? Hem kahrolası bir vaiz nasıl revire düşer ki?"

Sesi aniden yumuşamıştı. Neredeyse yürek burkan bir saflığı vardı, neredeyse...

Bir yalan sıkmak ve tanrının adamı rolümden sıyrılmadan tatlı tatlı kur yapmak için ağzımı açtığım sırada tekrar ondan tarafa baktım. Çoktan giyinmiş, parmakları paravanın kenarında hazırda bekliyordu.

Ah, bir dakika. Seni kurnaz sahtekâr. Bir sebepten, benden şüpheleniyor ve erkekliğime oynayarak manipüle etmeye çalışıyordu. İkimiz de birbirimizin yalanları olduğunun farkındaydık ama yüzlerimize çarpacak kadar delilimiz yoktu.

Paravana yaklaştım ve avcumu onun elinin üstüne yerleştirerek hızla paravanı kenara çektim. Küçük eli avcumun içinde kaybolmuştu.

Metal ayaklardan çıkan sese burnunu kırıştırdı. Üstüne yürüdüğümde geriledi ve kalçası sedyeye çarptı. Bir kir tabakasıyla kaplanmış pürüzsüz beyaz teni, soluktu. Yanaklarının kolayca kızardığına bahse girerdim ama şimdi tüm kanı çekilmişti.

"Sınırını aşıyorsun vaiz," diye tısladı ama bir kolunu karnına dolamıştı. Ağrı içindeydi ve kafa tutup beni itecek mecali yoktu.

Elbette bu durumu kullanmasam nasıl bir piç kurusu olurdum?

"Sadece sana iyilik yapmaya çalışıyorum Alex."

Gözlerini kısıp yüzümü incelemeye çalıştığında, suratımı şapkamın altına gizleyebilmek için başımı eğdim. Gerçek Alex Cordali ya da değil, motosiklet camiasında kendini tanrı ilan eden adamlar bu kadını istiyordu bu yüzden beni tanıma ihtimalini riske atmak enayilik olurdu. En azından şimdilik kim olduğumu bilmeyecekti. Çünkü onlar kadar ben de tanınan bir adamdım.

"Bazı iyiliklerin karşılığı olmaz, bazı kötülüklerse asla affedilmez vaiz," diye fısıldadığında gözlerim ağzına ve üst dudağının kenarındaki bene kaydı. Tanrım seksiydi.

"Bir karşılık beklemiyorum ve sana kötülük etmeye de niyetim yok."

Ah, Logan, ne kadar yalancısın.

Boynunu büküşünde bedenimde tehlike sinyalleri yayan bir muzırlık vardı. "Ben uyarmış olayım da, gerisi sana kalmış. Karşılık vermem ve canımı sıkarsan affetmem. Benden uzak dur."

Omuz atarak yanıma geçti. Sedyeden destek almayı bırakamıyordu, bacakları titriyordu.

"Neden yaptın?" diye sordum, kapıya vurmak için yumruğunu kaldırdığı sırada.

Elini geri çekti ve gözlerini devirdi. "Neyi?"

Karnını işaret ettiğimde, o ağzını açmadan yüzünden geçebilecek tüm işaretleri izledim. Çenesi kasıldı, yutkundu ve karnındaki tırnakları tulumuna geçirdi. "Çünkü yapabiliyordum."

"Bir kadın böyle bir şeyi sırf yapabileceği için yapmaz Alex. Sırf yapabileceğin için kendini öldüremeyeceğin gibi. Arkasında sağlam bir sebep olmadıkça cesaret edemezsin. Zayıflık anında seni alt edebilecek hastalıklı herifleri caydırmak mı istiyorsun?"

Burnundan bir nefes verdi. Oldukça cansız ama diri tutmaya çalıştığı bir gülücük. "Beni alt edebilecek mi... Kelimeyi kullanabilirsin vaiz."

"Ne kelimesi?"

Ağzında çirkin bir tat bırakmış gibi dilini yanağının içinde dolaştırdı. "Taciz, tecavüz. Sen kelimeyi kullanmıyorsun diye, bu onları daha az gerçek kılmıyor. Eğer insanların içindeki kötülükle mücadele eden bir din adamıysan bu iğrençlikleri, tüm çıplaklıklarıyla kabul etmelisin. O zaman bana soru sorabilir ya da tepki gösterebilirsin."

Midemde bir bulantı hissettim. "Tecavüze mi uğradın Alex, bu yüzden mi..." Durdum ve tecride alınış sebebi aklıma geldi. "O adam mıydı? Senin canını mı yaktı, bu yüzden mi duşlarda o şerefsizin kafasını patlatıp kendi tulumunla boğdun?"

Eğer öyleyse bu mesele beni beklediğimden daha fazla rahatsız etmiş ve öfkelendirmişti. Yaşamış olabilecekleri yüzünden, özellikle bu kadının başına gelmiş olma ihtimali yüzünden... Dişlerim birbirine geçtiğinde hiddetten titremeye çok yakındım. Keşke adamı öldürmeseydi, diye düşündüm. Bunu bizzat yapmak isterdim. Üstelik adamın kim olduğunu az çok biliyordum. Arlanwood Kasabası'ndan sorumlu motosiklet çetesi Matadorlar'ın kara lekeyle sürülmüş eski bir üyesiydi.

Yüzüne düşen bir tutam iri dalgalı saçı iterken ekşimiş süt koklamış gibi dudak büktü. "Hayır, beni ellemek istedi ama kötü bir gün geçiriyordum."

Alex'in çetelesine bir yalan daha. "Yani gerçekten sadece yapabildiğin için, buradan çıkamayacağına inandığın için böyle kıymetli bir şeyden vazgeçtin?"

Dudaklarını birbirine bastırdı. İlaç yüzünden kaybettiği kan hızla yüzüne hücum etti, bana boynumu kırma isteğiyle bakıyordu ama altında yatanları görebiliyordum. Istırabı nerede görsem tanırdım. Ne saklıyorsun tatlı yalancı, kimsin sen?

Bana yaklaştı, parmağını göğsüme bastırdı, ona epey yukarıdan baktığımı varsayarsak sevimli duruyordu.

Beni tehdit edeceğini, taşaklarımı patlatmayı deneyeceğini falan varsaymıştım. Yemin ederim bir an bunu yapacaktı da ama sonra durdu. Parmağını çekti ve bir şeyin keşfiyle beni baştan aşağıya süzdü. "Neden öyle dedin?"

Kaşlarımı çattım. "Ne dedim?"

"Buradan çıkamayacağına inandığın için, dedin. Bu bir inanç meselesi değil, Damgrave'den bugüne kadar salıverilmiş tek bir mahkûm bile olmadı."

Vay vay, beni cidden dinliyormuş demek. İyi, bir şeyleri anlamasına izin verebilir, ona ekmek kırıntıları bırakmaya başlayabilirdim. Ve bunu da sadece gülümseyerek yaptım. Bir şekilde Sorgucu kimliğimi keşfedip, bu kadını, Damgrave'den çıkarmamı isteyen ve yapamadığım takdirde, ellerinde bana karşı olabilecek en büyük silahı saklayan adamlarla bir anlaşma gerçekleştirmiştik.

On iki sene önce, Beş Halka'ya dahil tüm motosiklet kulüplerinin başkanları aynı gün intihar etmişlerdi. Buna büyükbabam da dahildi. Neden yaptıklarını kimse bilmiyordu ama her yıl onların anısını yaşatmaya çalışıyorduk. İki ay sonra, İhtiyarları Anma Günü'ne kadar takası yerine getirmek için vaktim vardı.

Eğer sahte Alex, benimle iş birliğine yanaşırsa çok daha erken bir vakitte buradan siktir olup gidebilirdim. Böylece, onu yanımda tutarak değerini daha iyi ölçme şansı yakalardım. Beni tehdit edip, bu riskli iş için güvenecek kadar çaresizlerse, kadını bir süre kendime saklayıp kullanabilirdim.

İncil'i radyonun yanından kapıp kapıya yöneldiğimde bakışları sırtımı delik deşik ediyordu. "Bilmiyorum," diyerek omuz silktim, "Belki de o kadar yardımseverimdir ki, seni buradan çıkarmayı düşünebilecek kadar kafayı yemişimdir."

Revirin dışında gardiyanlar üstümüzü ararken kelepçelenmiş ellerimi başımın üstünde duvara yaslamıştım. Aynı anda birçok ateşli hastalığa tutulmuşçasına terliyordum. Midem bulanıyordu ve kasıklarımdan kıçıma kadar baskılı bir ağrıyla boğuşuyordum. Gözyaşlarımı hücreme varana kadar bekletecektim. Hücreme varana kadar dişlerimi yumruklarıma gömüp çığlık atmayı unutacaktım.

Çünkü yapabiliyordum.

Çünkü yapabiliyordum. Çünkü bir çocuk doğurabilme ihtimalini hak etmiyordum. Çünkü elimde kendimi affedebileceğim bir kefaret şansı yoktu. Çünkü tek yapabildiğim kendime verebileceğim en büyük cezayı kabul etmekti. Çünkü zaten buradan asla çıkmayacaktım.

Ama sayısını bile hatırlayabilecek kadar az sefer akıttığım gözyaşlarımın sınırda olmasının sebebi rahmime ve yumurtalıklarıma, gönüllü olarak zehir verdirişim değildi. Revire gelmeden önce kusana kadar hepsini harcamıştım zaten.

Yanımda şapkasının içi kontrol edilirken bakışlarını bir an üzerimden ayırmadan kahrolası piç kurusuydu sebebi.

Belki de o kadar yardımseverimdir ki, seni buradan çıkarmayı düşünebilecek kadar kafayı yemişimdir.

Bunu yapamazdı. Böyle bir fanteziye inanmak, Elvis Presley'nin gitarına sarılarak mezarından kalkmasına inanmakla eş değerdi.

Hayır, benimle oynuyordu. Sapkın alçağın tekiydi belli ki, bana dua ettirirken bir yandan benimle eğleniyordu.

Ama Damgrave'de böyle şeyler yaşanmazdı. Damgrave'e mahkûmlarla kafa bulacak vaizler görevlendirilmezdi.

İşte umut böyle insafsız bir kara delikti. Arkanızı dönüp kaçmaya çalışsanız da, sizi tüketene kadar içine çekmeye devam ederdi. Ve ben az önce intikam yeminimden feragat edip, kendimi omurgasız bir kadere teslim edişimin ilk adımını atmıştım...

Vaizin yakasına yapışmak istiyordum. O da açgözlü bir beklentiyle gardiyanları lafa tutmaya çalışarak benim yanımda oyalanıyordu.

Siktiğimin herifi, bu pislikle uğraşmayacaktım.

Hiçbir şey aşırmadığımdan emin olduklarında beni bıraktılar. Eşlik etmek için hücremin olduğu bloğa yönelmelerini bekledim ama iki gardiyanın yüzünde yalnızca alçak bir gülümseme vardı.

Revirde dalaştığım gardiyanlardan biri ellerini birbirine çarptı. "Hadi küçük tavşancık, deliğine koş. Ya da sürün ya da yuvarlan, hangisini istiyorsan."

Homurdanıp, dişlerimi gıcırdattım. Pislikler. Hiçbir suçlunun, o koridorlarda tek başına gezinmesine izin vermezlerdi ama bu suçlu yaralıydı ve canlarını sıkmıştı.

Duvara tutunarak bacaklarımı sürümeye başladım. Vaizin dikkatli kara gözleri benim üstümdeydi, ona herkesin içinde sorular soramazdım bu yüzden yanından sıyrılıp geçmeye çalıştım. Elbette, bir adım bile çekilmedi ve ben yalnızca göğsünün altına kadar gelen omzumu ona sürterken yüzünde çarpık bir tebessüm belirdi.

Gardiyan yine arkamdan alkış kopardı. "İyi izle Adam, bu bir mahkûmun utanç yürüyüşü. Alex Cordali çok kötü bir kız."

Vaiz serseri bir asaletle boynunu büktü, bakışları vücudumda dolaştı. "Öyle mi Alex sen kötü bir kız mısın? Kötü kızlara ne olduğunu bilir misin?"

Ben ağzımı açamadan, vaizi duyan gardiyan kahkaha attı. "Onu kışkırtma Tanrı'nın adamı, cezalandırılma özlemiyle daha çok tahrik olmasına sebep olacaksın."

Diğerinin sahte kahkahası koridorda yankılandı. "Vaizden isteyemeyecek kadar utangaçsan zevkle seni cezalandırırım Alex."

Bu iki bok çuvalı hiçbir karşılığa değmezdi. Yorgunluk ve öfkeyle gözlerimi kapatıp iç çekerken karnımda bir el hissettim sonra da o hırıltıyı duydum. Vaiz gardiyanlarla aramda durmuş kolunu beni hakaretlerden korumak istercesine etrafıma sarmış, adamları, bir insanı ortadan ikiye ayırabilecek kadar keskin bakışlarla izliyordu. Sanki tek bir laf daha yeterliydi. Uzun zamandır yakınımda hissetmediğim korumacı bir sahiplenilme duygusu boğazımı sıkıştırıyordu.

İkimizde gardiyanlarla garip bir bakışma direnişine girdiğimizde gözlerini adamlardan ayırmadan kulağıma eğildi. "Yürü yoksa senin yüzünden arkamda iki ceset bırakarak bu hapishaneden ayrılmak zorunda kalacağım."

Şaşkınlıkla suratını incelediğimde bakışlarımı yüzünde hissetmişçesine bana döndü. Kirpikleri yanaklarına düşerken başını suratıma doğru eğdi. Kararmış ifadesi bedenimde bir ürpertiye sebep oldu. "Yürü. Alex," diye hırladı ama aralanmış dudaklarımdan başka bir yere bakmıyordu.

Boğazımı temizleyerek bacaklarımı hareket ettirdim. Vaiz... O bir vaiz değildi. Ne olduğunu bilmiyordum ama bir vaiz olamazdı.

Koridorun sonunda parmaklıklı demir kapının önünde nöbet tutan gardiyan kartını elektronik kilide okuturken sırıtıyordu.

Mesafe gözümde büyüdü, kaldı ki önümde aşmam gereken bir blok ve en az sekiz koridor daha vardı. Gözlerim hafiften karardığı için duvara tamamen yaslandım ve acınası bir halde kendimi iterek ilerledim. Kahretsin kasıklarımdaki ağrı vajinama cehennem kadar sıcak bir ateş yolluyordu. Üstelik kanamam dur durak bilmiyordu.

Tökezlediğimde vaiz bileğimden tutup, elini belime dolayarak bana destek oldu. Gardiyanlar eğlenceleri bölündüğü için sinirlendilerse de dayanağım beni bırakmadı.

Başımı kaldırıp vaize baktım, erkeksi, miske benzeyen bir kokusu vardı ama içime çekmedim. Sertti, yardımı gönülsüzdü. Yalnızca kibarlık ediyordu ve onun hiçbir şeyini istemiyordum.

"Çek ellerini, kendim yapabilirim," derken onu ittim.

Bana dokun, kendim yapamam, demiştim sanki. Çünkü kolunu belime sarıp ağırlığımı üzerine almıştı.

"Şu saçma tavırları bırak Alex. Sülük gibi duvara yapıştın, kendini utandırıyorsun. Bırak birileri değerli onurunu arkandan toparlasın." Boğazını temizledi ve mağrur bir tınıyla ekledi. "Tanrı elini hiçbir kulunun üzerinden çekmez, biz de öyle yapmalıyız."

Sen onu benim kıçıma anlat. Kilise kabinlerinde ucuz viski stoklayıp, vaaz verirken İncil'in arasında ot sakladığına bahse girerdim.

Gözlerimin önünde sıcaktan duman kaldıran bir asfaltta, dizlerinin üzerine çöküp, elinde hacıyla canını bağışlamam için yalvaran yüzü belirdi. Kırmızı, Harley Davidson Softail'imle defalarca kez başının üstünden geçiyordum. Tatmin olmadım, bu sefer de bebeğimi özlemeye başladım.

İnat etmek bu adam üstünde işe yaramıyordu bu yüzden sakince rica etmeyi denedim. "İyiyim vaiz, lütfen beni bırakır mısın?"

Zaten yavaş olan adımlarımız iyice ağırlaştı. Cıkcıkladıktan sonra yürümeye devam etti. "Yapma güzelim, nezaket sana hiç yakışmıyor."

Karnına dirsek attım, ittim, küfrettim ama yılışık pislik pes etmedi. Yaralı olduğunu biliyordum. Dudağında ve kaşında dikişler vardı. Karnına değdiğimde tıslıyordu bu da o bölgedeki sargıların ardında da güzel bir hasar olduğu anlamına geliyordu. Canını yakmayı denedim ama hakkını vermeliyim, pislik sağlam bir hasar kaydı çıkarıp yine de yolların ebesini ağlatan bir FLHR Road King kadar inatçıydı.

"Kime çattın da bu hale geldin?" diye sordum merakıma yenik düşerek.

Pis pis sırıttı. Ve zamanı geriye alıp hiç sormamış olmayı diledim.

İlk koridoru beraber bitirdik. Hücremin yer aldığı doğu kanadına yönelirken, floresan lambaların altında gıcır gıcır parlayan ve arap sabunu kokan zemin gözümü alıyordu.

"Sana yakışmayan bir diğer şey ne biliyor musun?"

"Bilmek istemiyorum," diye homurdandım.

"...İsmin. Alex, pek senlik değil."

Terden ıslanmış enseme sıcaklık hücum etti. Bir an duraksadım ama hemen toparlandım. "Neden böyle düşündün?"

Omuz silktiğinde yüzüne bakmadan adi bir sırıtışla kaplı olduğunu tahmin ediyordum. "Bilmem. Alex Cordali adı, 1960'ların porno yıldızları kadar..." Sesini alçalttı ve nefesini saçlarımda hissettim. "Ölü geliyor kulağa."

Kanım buz kesti. Bozuntuya vermemeye çabalasam da, bir çeşit deneyi analiz eden üşütük bir bilim insanı gibi beni izliyordu.

Başka bir gardiyan bizi kısa bir sorguya çekip, diğerleriyle iletişime geçtiğinde demir kapıyı açıp geçmemize müsaade etti. Ve bir sonrakinde ve diğerinde. Damgrave'de sürüsüyle gardiyan vardı, tavırları gevşek olsa da işlerinde profesyonellerdi. İş yapmazdık, para kazanmazdık, telefon hakkı ya da görüş haklarımız yoktu, hafta sonları bile gardiyanların sayısı değişmiyordu. Sözde toplum refahına hizmet eden, kural tanımaz bir hapishaneydi.

Hücremin bulunduğu, bitişik binaya vardığımızda sanki gelecekteki bir zamana atlamıştık. Başka bir hayatta kurdukları bu mükemmel düzen ve tasarıma hayran kalabilirdim. Ama hayır, buraya tıkılmışken asla.

Tek kişilik çelik birer kutucuktan ibaret hücrelerimiz üç açık katla üst üste inşa edilmişti. En ortada, aşağıda dikdörtgen malta alanı ve alanın iki kenarında, hücrelerin önündeki yine açık koridorlara uzanan merdivenler vardı. Her koridorda en az on gardiyan nöbet tutuyordu.

Maltadan geçip merdivenlere yönelirken diğer vaizler yanımdaki adama garip bakışlar attılar. Gardiyanlar pek oralı olmadı. Ancak malta saati olması işime gelmemişti.

"Benim küçük sürtüğüm dönmüş! İşte parti için bir sebep."

Bu bağırış elbette Marry Ann'den gelmişti. Omuz atıp yıktığı adamların ve kadınların homurtularına küfürleriyle karşılık verirken, yanımdaki vaizi ancak yaklaştığında fark etti.

Dilini yumulacak lezzetli bir etin düşleriyle dudaklarında dolaştırırken vahşice sırıttı. "Alex tatlım, bu lanet delikte bile boş durmuyorsun. Tıpkı kızım gibisin o da koluna bir adam takmadan evin yolunu bulamazdı." Abartılı bir tavırla iç geçirdi. "Neyse ki senin artık zırlayan bebeklerden oluşan bir endişen yok."

Cevap vermedim çünkü resmen ağzımla bacaklarım birbirine bağlanmıştı ve konuşursam dizlerimin bağı da çözülecekti.

Vaiz, "Sadece Alex'e yardım ediyorum hanımefendi, epey yorgun düştü," dedi usulca.

Kadın ya, ya, tabii, diye bir şeyler mırıldanırken bu herifin ansızın diline vuran kibarlığı nefretimi körükledi.

Merdivenlere yönelip başımı kaldırdığımda Carlos kollarını göğsünde kavuşturmuş sırtını kolona yaslamış beni izliyordu. Hayır, yanından geçmemi bekliyordu.

Sırtımı dikleştirirken, vaiz kulağıma eğildi. "Bileğimi sıkıyorsun."

Ah, Tanrı aşkına. "Mızmızlanma yardım için tutuşan sendin."

Carlos serseri adımlarla bize yaklaşırken, ya rol kesmekte iyi davranmamıştım ya da vaiz ultra güçlü sezgilerle kuşatılmıştı çünkü belime sarılarak diğer tarafıma geçti ve Carlos'la benim arama etten bir bariyer çekti. Bilerek yapmadığından emin olsam da, parmaklarının kıyafetimin üstünden sıkıca etime bastırılışında düşüncelerimi bulandıran bir koruma içgüdüsü vardı. İkinci sefer... Dakikalar içinde ikinci kez bunu yapıyordu.

"Alex. Aklım sende kaldı," diye kötücül bir gülümsemeyle yolumuzu kesti Carlos. İntikam isteyeceğini biliyordum, onu iki kere rezil etmiştim ve artık başımın üstünde bir çarpı işareti taşıyordum.

Vaiz, Carlos'a attığı tek bir bakışla çekilmesi için beklerken utancımdan yerin dibine girsem de adama sığındım. Kibirli olabilirdim ama aptal değildim. Eğer şimdi yalnız kalırsam, Carlos bana saldırmakta tereddüt etmezdi ve gardiyanlar bir linçi coşkuyla seyrederdi.

Carlos geri adım atmadı, burun buruna gelene kadar vaizin üstüne yürüdü. Gerçi pek mümkün durmuyordu pislik herif dev gibiydi ve bu kiralık katile yukarıdan bakıyordu.

Carlos dilini şaklattı. "Git bir köşede duanı et, bırak da dostuma hücresine kadar ben eşlik edeyim."

"Yolumdan çekil."

Boş olduğunu sandığınız bir kutuyu kaldırırken, içindeki ıvır zıvırların ağırlığıyla anlık bir tökezleme yaşarsınız ya, işte şu anda tam olarak öyle bir farkındalık geçiriyordum. Çünkü bu adam sandığım kadar boş değildi. O haşin ses ve kararan ölümcül bakışlar, kendini tanrının ışığını yeryüzüne yaymaya adamış bir adamdan çıkamazdı. Tehlikenin, tekinsizliğin ve... Boğazımda ekşi bir tat belirdi. Beni buradan gerçekten çıkarmayı düşünebilecek bir delirmişliğin belirtisiydi. Ya da o lanet ilaç beyin fonksiyonlarımı öldürmüştü.

Carlos'un ağzı kulaklarına vardı. "Tanrın seni burada koruyamaz vaiz, tavırlarına dikkat et."

Vaiz başını önüne eğdiğinde yüzü şapkasının gölgesinde kaldı, omuzları sarsılıyordu. Başını kaldırdığında gözlerinden yaş gelene kadar gülmeye devam edeceğini düşündüm. Carlos'un kulağına eğildi, sözlerini yalnızca üçümüz işitebiliyorduk. "Ya şimdi kenara çekilirsin ya da hacımı boğazından aşağıya iterim ve daha kıçından çıkaramadan, durmam için bana yalvarırsın."

Melekler, şarkılar, vaazlar, ışık ve iyi dilekler... Bu adam nasıl bir kiliseden çıkmıştı böyle?

Carlos yutkundu, gülümsedi ve omzuna bir el yerleştiğinde şaşırarak arkasına baktı. Buradaki en azılı ve şerefsiz suçlulardan biri Maximillian Karvarez, "İşine bak evlat, olay çıkarma," diye sakince Carlos'u uyardı.

Vaizden çok bu adam gözünü korkutmuştu bu yüzden itiraz etmeden yavaşça yolumuzdan çekildi.

Suç dehası ve vaiz bakışıp birbirlerine başlarıyla selam verdiler. Hatta Karvarez'in dudağının kenarında memnun bir tebessüm gördüğüme yemin edebilirdim. Bu da neydi şimdi?

Hücreme yürürken iki gardiyan bize eşlik etti. Sürgülü kapı çekildi ve vaizi bıraktım. Eşikten geçerken hâlâ gardiyanların göz hapsi içinde bekliyordu. Teşekkür umuyorsa, alamayacaktı.

Kapı kapanırken bileğime uzandı ve afallayarak yüzümü döndüm. Gardiyanlar onu uyarsalar da bileğimi bırakmadı, parmakları yavaşça avucuma kaydı ve dudaklarında ancak ölüm şarkıları yazabilecek meleklerin gülümsemesi belirdi. Sahte, sahte, sahte.

"Konuştuklarımızı unutma Alex. Tanrı seninle olsun."

Kapı sertçe suratıma kapandığında hücremin henüz söndürülmemiş ve cızırdayan loş ışığının altında kaldım. Avucumu açtım ve elime sıkıştırdığı şeye baktım.

"Siktir..."

Bacaklarım pes etmek üzereyken geriledim ve köşedeki sert yatağımın üzerine yığıldım. Hâlâ avucuma bakıyordum, hâlâ kaşlarım çatık, dudaklarım dehşet ve şaşkınlıkla aralıktı.

Kenarlarından beceriksizce kırpılmış yeşil bir ejderha logosuydu. Nereye ait olduğunu biliyordum. Karton bir kutudan kesilmişti. Favorim olan Çin yemeği restoranına aitti.

Arkasını çevirdiğimde kalbim göğsümü dövüyordu. Hiçbir şey yazmıyordu ama bu ne hayal kırıklığı yaratmıştı ne de başımdaki ağrının ona katlanmasına engel olmuştu.

Bu bir mesajdı. Lezzetli Çin yemeklerini sevdiğimi değil, ejderhanın benim için neyi simgelediğini bilen birinden.

Onlar olabilir miydi? Yaşadığımı öğrenmiş ve bu... Bu, vaizi bir şekilde benim için mi göndermişlerdi?

Karton parçasını yumruğumun içinde sıktıkça, kalbim de avucumda ufalanıyordu.

Uzun zaman önce yakılmışken, küllerimizden doğmanın vakti mi gelmişti yoksa o adam kim olduğumu çoktan biliyor ve beni bir tuzağın içine mi çekiyordu?

🐉

Bölüm sonu canavarrııı!!

Sizi çok seviyorum

Kendinize bebek gibi bakın

Bölüm sonu

2 yorum