İçeriğe geç

Kemikler Mirası

Bölüm 24 · 31 dk okuma

Kemikler Mirası

Bölüm 24

Cehennem Kapıları

Yirmi Üçüncü Bölüm

"Cehennem Kapıları"

🐉

Geçmiş. Kırık dökük, hafızamdaki çatlaklarından irin sızan geçmişim. Carltown'a girdiğimden beri, sanki o tabelayı geçmek beynimde bir flaş patlatmış gibi anılar zihnime dolup duruyordu.

Bok gibi bir çocukluk. Bok gibi bir gençlik dönemi. Aşağılanmış, hor görülmüş, ezilmiş, buranın insanları tarafından yok sayılmış hayatım. İtilip kakılmış bedenim. Kırılmaya yüz tutmuş ruhum.

İş anlaşmalarında uzaklaştırılır, bazen paraların sayıldığı, malların üst üste dizildiği masalarda bir dekor olurdum. Çaylaklık dönemlerimde -diğer motosiklet kulüplerinin çaylaklara verdikleri görevlerin aksine- midemi iflas ettirecek hatta en iradeli insanların bile dehşetten büzüşüp kalacağı işleri yapmıştım.

Çünkü Darius Don Viperan, bir kız çocuğu olduğum için benden intikam almak istiyordu. Babam değişmemişti, benden oldum olası nefret etmişti. Sadece annem varken bunu gizlemekte daha başarılıydı.

Ben de koparabileceğim bir sevginin umudunu beklemek yerine, kiniyle beslenmiştim. O beni hayatını emen bir sülük, mecburen elinin altında tuttuğu bir eşya olarak gördükçe karnı ateş yuvası olan bir ejderhayı doyurmuştu.

Bana çok sık el kaldırmazdı, kaldırdığında da bu ona dik başlılık yaptığım için olmazdı. Hayır. Sessizliğim, içimde gizlediklerim onu delirtirdi. Onun zayıflığını bekleyen şeytanlarımı sezdiğinde buna katlanamazdı.

Konstantin, benim en büyük hatam ve tüm hücrelerimle katıksız bir nefret duyduğum adamdı. Ama Don... o benim kâbusumdu.

Carltown'daki hayatımda iyi olan tek şey; bebeğimi karnımda taşıdığım kısa süre, sır gibi sakladığım dostlarım, annem ve amcamdı. Onlar içimdeki ateşi canlı tutmuşlardı. Bu pislik yuvasından kurtulup, her şeyi başlarına yıkacağım bir gelecek için güçlü kalmamı sağlamışlardı. Kulüpte bana gösterilen tavrı sorgulayan üyeler vardı elbette ama hiçbirinde karşı çıkacak, fikir belirtecek cesaret yoktu. Ne kadar ilginçti değil mi? Koskoca kulüpte tek bir kahrolası üyeyle bile iki laftan öteye bir bağım yoktu.

Göze çomak sokar gibi metali parlayan kırmızı motosikletimi yol kenarına çektim ve dudaklarımı ısırarak önümdeki köprüye baktım.

Köprünün altından nehir usulca akıp gidiyordu, arabaların farları serin geceyi ve köprünün paslanmış korkuluklarını aydınlatıyordu. Beni bulmaları uzun sürmezdi.

Gözlerim o gecenin anısıyla köprünün başından trafiğin durup aktığı ışıklara ve uzun caddeye doğru kaydı. O uzun cadde... Konstantin'in beni vurduğu ve can havliyle sürünüp sonra acıdan bayıldığım yer.

Bedenimi kindar bir titreme ele geçirdi. Konstantin'in ölümü bana yetmemişti.

Telefonumu çıkarıp açıp açmamak konusunda kararsız kaldım. Dez yanımdan ayrıldığında mezarlığa girmiştim ve girer girmez de Don'un aradığını görmüştüm.

İki isim, beni buraya getirmeye yetmişti. İki tehdit. Yaralarımın ve zayıflıklarımın farkındaydım, Don'un bundan faydalandığının da. Aptal değildim ama insandım. Daha önce yere serilmiş ve acı çekmiş bir insan. Aynı yerden başka bir darbe yemeye tahammül edemezdim. Babamın beni öldürmeyeceğini biliyordum ve buradan geldiğim gibi çıkmayı planlıyordum. Hayır, geldiğim gibi değil. Carltown'ı yakarak.

Dostlarımı düşününce burnum sızladı. Logan'ı düşündüğümde göğsümde bir çatlakla gözlerimi yumdum. Delirdiğini biliyordum. Bana ulaşamayınca ortalığı ayağa kaldırdığını ve aramızdaki taze güveni katlettiğim için öfkelendiğini. Kaçırılmadığımı, kendi isteğimle kasabadan ayrıldığımı anlaması zor olmayacaktı. Ama ona söylemeye cesaret edemezdim, her ne kadar arkamda olsa da, kendimi tehlikeye atmama izin vermezdi.

Onu endişe içinde bırakmak canımı yakıyordu, kulüp kurallarına daha şimdiden aykırı hareket ediyordum ama sürünün peşimden gelmesini göze alamazdım. En azından hemen değil.

Geleceğini biliyordum. Nerede olduğumu öğrenip, Carltown'ın sınırına dayanacağını ve kasabanın üzerine çıldırmış bir karabasan gibi çökeceğini... Ama önce kendi sorumluluklarımı halletmeliydim. Bana ait olmayan sırları kimsenin öğrenmesine, onların öğrenmesine izin veremezdim.

İki katlı Carltown belediye binasını geçtiğimde yavaşladım. Bina bölgenin kesimlerini ikiye ayıran bir yapıydı. Sol tarafta karavan parkları yer alıyorken sağ taraf Carltown'ın kalbiydi.

Kaykay parkının ıssızlığında yanan sigaraları görebiliyordum. Eskiden sevdiğimi sandığım fırını geçerken arkamda hareketlilik olduğunu seziyordum. Sokaklar kalabalık değildi ama parktaki veletler beni fark etmişti.

Hastaneyi durmadan geçtim. İki sene... iki sene önce son bulunduğum yer burasıydı.

Carltown'un en işlek mekanlarından biri olan Harvey's isimli barın önüne park ettim. Beni elbet bulacaklardı hatta çok sürmezdi. İçeriye girdiğim an gelişimi duymayan kalmayacaktı ama bu sırada Don'un kuyruğuna basmak için elimden geleni yapacaktım.

Kaskımı çıkardım ve çizmelerimin ikisi de yere sağlam bastığı an, kahrolası yerin kaldırımından bile nefret ettiğimi hatırladım.

Harvey's tam bir batakhaneydi. Buna rağmen karakola yakın olduğu için çete üyelerinin az, memurların ise daha sık takıldığı bir bardı. Turistlerden çok yerel halk burayı tercih ederdi.

İçeriye girdiğimde alkol ve sigara dumanı kokusu beni karşıladı. Işık loştu, birkaç sarhoş makinenin başında müziği değiştirme sırası için tartışıyordu.

Önümdeki masalar boştu ama ilerideki bilardo masasının bulunduğu alanda birkaç kişi oturuyordu. Sağımdaki bara yöneldiğimde içerideki kimseyi tanımamış olsam da onların beni tanıdığını biliyordum. Carltown dışında sadece adım bilinirken, Carltown'da beni saçlarımdan bile tanırlardı.

Bakışlar vücudumun sol tarafını yakarken bar taburesini çektim. Karşımdaki içki raflarının arasında duvarın bir kısmını kaplayan aynaya bakmamaya çabaladım. Yorgundum, uykusuzdum, çökmüştüm.

Fısıltıları hayal edebiliyordum.

O ölmemiş miydi?

Kahrolası cenazesine katıldık.

Bu sürtüğün babasına ihanet edip Sin Gowan'ın yatağına girdiğini duydum.

Ah, ayrıca Mahşer Sürüsü'nün Eş Başkan'ıydım, Carltown çetesinin Başkan Yardımcısı'nı öldürmüştüm çünkü en başında bana ihanet eden o pislikti... ama kim sayıyordu ki?

Barmen elinde bir tepsiyle tezgâhın iç tarafına geçerken bir şeyler homurdandı ama kim olduğumu henüz fark etmemişti.

Bense kırlaşmış saçları ve sakallarıyla bu yaşlı herifi tanıyordum. Harvey. Boynuzlu Yılanlar'ın eski üyelerindendi. Kulüpten emeklilikle ayrılmıştı. Aktif dönemleri büyükbabamın orta yaşlarına denk geliyordu.

"Sana ne verebilirim?"

Hâlâ bana bakmamıştı barın içinde oradan oraya akıcı hareketlerle dolanıyordu.

Menüye bakmadım. "Bira, ne varsa ve hamburger."

Şişelere uzanırken donup kaldı. Evet, şimdi bana bakıyordu. Deri ceketimi ve Eş Başkan yamasını süzerken kaşları çatıldı. Aynen öyle Harvey. Aynen öyle.

"Barımdan siktir olup git Rebel."

"Mutfak kapandıysa sorun değil Harvey. İki bira alabilirim. Teşekkür ederim."

Harvey'nin burun delikleri genişledi ve elini tezgâha vurdu. "Başımı belaya sokma kızım, çık git."

"İnsanlara ne anlattı Harvey? Kızı aniden ölümden döndü, birdenbire Mahşer Sürüsü'nün safına geçmeyi seçti ve canı sıkıldığı için Konstantin'i öldürdü..." Dilimi şaklattım. "İyi hikâye."

Cüsseli bir adamdı ama bana doğru eğildiğinde geriye çekilmedim. "Seni küçük..."

"Harvey!"

Tanıdık bir kadın sesi işitince aynadan arkamı kontrol ettim. Maggie. Harvey'nin eşi ve annemin sıklıkla akıl danıştığı, güvendiği bir kadındı.

Kocasının öfkesini ters bir ifadeyle geri teptirdi. Adam, "Burada olmamalı Mags..." diye fısıldarken ufak tefek bedeni çoktan yanımda yerini almıştı.

Beni baştan aşağıya, özellikle deri ceketime daha büyük bir dikkat vererek incelerken gözleri dostane bir sıcaklıkla parlıyordu ama sözleri öyle olmadı. Burası Don'un bölgesiydi. Onlar Don'un insanlarıydı.

"Burada olmamalısın Rebel..."

"Beni bulmalarını bekliyorum Maggie bu sırada bana kahrolası bir bira verebilirseniz sevinirim."

Dirseğimi tutup yutkundu. "Don ve yılanlar seni yaşatmaz. Konstantin'i buldular. Senin... senin yaptığını söylüyorlar."

Başka biri olsaydı laflarını ağzına teperdim ama Maggie geçmişimdeki birkaç nazik yüzden biriydi.

"Beni vurdu, bebeğimi katletti ve hâlâ ödeşmiş sayılmayız Maggie."

Gözleri irileşti, bir zamanlar hamile olduğumu yeni hatırlamışçasına karnıma baktı. Kocasına eliyle işaret verdi. "Kıza bir bira ver."

"Teşekkür ederim."

Kocasının homurtularını savuşturarak bara yaslandı. "Sin Gowan'la aynı koltuğu paylaştığın doğru mu?"

Onun kadını olduğum ya da bir sürtük gibi düşmanın yatağına kıvrıldığımla ilgili bir ithamda bulunmadığı için memnundum.

"Onlar artık benim de sürüm."

Etrafına baktı sonra da elimi tutup tereddütle gülümsedi. "Annen seninle gurur duyardı," diye fısıldadı sonra da müşterileriyle ilgilenmek için uzaklaştı.

Çünkü az önce dört öfkeli adam kapıdan içeriye adım atmıştı.

Dört, Boynuzlu Yılanlar üyesi öfkeli adam.

Yılanlı kulüp armaları, düşük bel kot pantolonların yanlarında açıkça sergilenen silahlar.

Rütbeli değillerdi, çocuk sayılırlardı ama aynadan bakışlarımız buluştuğunda, gözlerinde hepsinde olan zehrin dolaştığını görebiliyordum.

En öndeki hızlı, sert adımlarla bana yaklaşırken biramdan bir yudum aldım.

Yumruğunu sıkıp aramızdaki mesafeyi kapatırken hiddeti yüzüne yayılıyordu.

Bileğimi döndürüp, parmaklarımı karşılık vermeye hazır bir şekilde şişenin boğaz kısmına yakın yerine doladım.

"Seni küçük kancık..." diye hırlarken elini saçlarıma geçirdi ama başımı geriye çekmesine izin vermeden şişeyi kafasında patlattım.

Başını tutarak taburelerden birine doğru devrilirken, çıkan bar kavgası müşterileri heyecanlandırmıştı. Harvey iç çekerek sadece izliyor Maggie ortalıkta görünmüyordu.

Biri daha üzerime atladığında tabureyi yere devirip yana kaçtım. "Carltown'a üstünde o ceketle girmeye cesaret ettiğin için seni Başkan'a vermeden önce güzel yüzünde delikler açacağım..."

Bıçağın parıltısı ağzındaki hastalıklı sırıtışa denkti. Belimden tabancamı çekip suratına doğrulttum. Bir an tereddüt etse de diğer ikisi de artık silahlarına davranmıştı.

"Önce ben kafatasında bir delik açmadan geri çekil velet," diye tısladım.

Biri -yerdeki pislik- bacağıma tekme attığında homurdanarak dengemi kaybettim sonra da tam çeneme bir yumruk yedim. Evet, yılanlar yumruklarını hiç kimseden sakınmazdı.

Doğrulamadan saçlarımı kavradı ve silahımı düşürdüm. Kafa derim acıyla uyuşurken bağırmayı reddettim. Karnım bar tezgahına sertçe çarptığında beni eğilmeye zorladı. Yanağımı leş kokulu ve birayla ıslanmış ahşaba bastırıyordu. "Seni lime lime edecek..."

Gözümün önüne bir bıçak ilişti, daha önce orada olmadığına yemin edebilirdim. Bıçağı kavrayıp gelişi güzel savurduğumda arkamdaki piç kurusu bağırdı.

Sırtımı tezgâha dayayarak yılanlara döndüm. Dışarıda iki kişi daha vardı. Canım yanıyordu ama sırıtmadan edemedim. Don beni alması için resmen küçük bir ordu yollamıştı. Yeterince damarına bastığıma, otoritesini tanımadığımı gösterdiğime emindim.

Ellerimi havaya kaldırdım ve birine omuz atıp aralarından süzülüp geçtim. "Beni Don'a götürün."

Biri ceketimin sırtına uzandı. "O lanet şeyi çıkaracaksın..."

Omzumun üstünden attığım bakışla eli havada asılı kaldı. "Ceketime dokunursan karnını deşerim."

Motosikletime binerken kendi Harley'leriyle etrafımı sarmışlardı. Boynuzlu Yılanlar kulüp evine sürerken beni ortalarına almış, hızlarına uymaya zorluyorlardı. Başka bir güç gösterisi.

Gazı kökleyip önümdekinin kıçına dayandığımda ürkerek yalpaladı ve yanından sıyrılıp geçerken küfürler savurarak bağırdı. Yolu biliyordum, kimse bana eskortluk etmeyecekti.

Yılanlar güvenli bir mesafeden bana yaklaşmaya çalışırken telefonumu çıkardım. Açtığım an bildirimler ekranda akmaya başladı. Riley, öfkeliydi. Sawyer, endişeliydi. Emerson ve Morgan küfürler ediyordu.

Logan'dan ise... onlarca sesli mesaj vardı. Gözlerimi yolda tutmaya çalışarak son mesajını açıp telefonu kulağıma dayadım. Duyabilmek için sesi sonuna kadar açtım.

Rüzgâr, güçlü sesini bastırıyordu kenara çekip âşık olduğum adamın öfkesini ve korkusunu dinlememek için direndim.

Ama hayır... Rüzgârlı hışırtıya ben sebep olmuyordum. Logan'ın mesajından geliyordu. Bana motosikletini sürerken bir mesaj bırakmıştı.

"Bebeğim..." Bekledi, derin bir nefes aldı. Sanki kendini yatıştırıyor, dizginliyordu. Telefonu iyice kulağıma bastırdım. O hırçın perişanlığın ve hiddetin tınısını vücudumda hissedebiliyordum. "Bunu dinliyorsan, kahrolası telefonunun sesini aç ve kelimelerimi tamamen anladığın emin ol. Beni canavarın olarak görüyorsun ve bu ifadeden, sadece senin erişebildiğin bir kalbim olduğunu düşündüğün için hoşlanıyorsun. Sana bir haberim var güzelim. Ben katıksız bir canavarım ve erişebildiğin şey nazik bir kalp değil; saf delilik. Takıntı. Çılgınlık. Bağımlılık. Ve şimdi... beni arkanda bıraktın. O delilik, bedenin yanımda olmadığı için serbest kaldı. Nereye gideceğini, nelere sebep olacağını tahmin edersin değil mi?"

Telefonu kulağımdan indirirken, müstakil evlerin geniş aralıklarla sıralandığı uzun sokağa girmiştim. Boynuzlu Yılanlar kulüp evi, sokağın sonunda en geniş araziye sahip olan evdi.

Göğsümün sıkışması, nefeslerimin sığlaşması ve kalbimin deli gibi çarpması kulüp evinin önünde dizili olan motosikletler, zihnime saldıran anılar ya da verandanın önünde sadık dobermanlarıyla dikilen adam değildi.

Logan'ın mesajı gizli ama benim için çok açıktı. Ona konumumu belirtmeme harekete geçmemiz gerektiğini söylememe bile gerek kalmamıştı.

O çoktan geliyordu.

🐉

Boynuzlu Yılanların kulüp evinin salonunda, diğer üyelere ek olarak kulübün doktorunu da gördüğümde, anlaşmaya uymadığım takdirde Don'un beni öldürmeden de istediği her şeyi almak için sınır tanımayacağını anlamalıydım.

Umurumda değildi, o yaşlı piçten daha azını beklemezdim.

Çocukluğumda, ortak alan olmasına rağmen bu odaya bile çok girmezdim. Arkamdaki deri siyah koltuklarda üyelerin kan akıttığına, öldüğüne, dikildiğine şahit olmuştum. Doktor onlarla ilgilenirken gözlerini tam karşıya, büyük televizyonun üstündeki geyik kafasına dikerlerdi. Bağırışlarından pek etkilenmezdim, geriye pek kan da kalmazdı. Siyah deri koltuklar bunun içindi.

Yerde büyük bir ayı postu seriliydi, ahşap vitrinlerde Don'un en sevdiği karaf takımları ve viskiler diziliydi.

Yılanlar kuzuyu kıstırmış bir kurt sürüsü gibi etrafımı sarmıştı. Çemberin ortasında bir de o duruyordu. Ben ayaktaydım, o tekli koltukta oturmasına rağmen bir şekilde beni ufacık hissettirmek için çabalıyordu. Hayır, pek de çabaladığı söylenemezdi. Bu babamın her zamanki haliydi.

Boynuzlu Yılanlar armalı, yakası birçok yamayla dolu deri yeleğinin altına karnının ortasına kadar düğmeleri açık bir gömlek giymişti. Gümüş haç, rengi solmuş dövmelerinin üstünde parlıyordu. Dağınık saçları ve sakalı onu son gördüğüm zamandan beri iyice kırlaşmıştı.

Ve o gözler... gözlerimi severdim ama bu adamdan aldığım genler beni iğrendiriyordu.

Mürekkeple kaplı parmaklarından birini köpeğin başında gezdirirken diğeri sigarasını tutuyordu. Sessizliğe uyum sağladım. Kimse, boğazını temizlemeye ya da yutkunmaya bile cesaret edemiyordu.

Don, beni tepeden tırnağa izlerken morardığı kesin olan çenemi dik tutuyordum. Deri ceketimi bıçağıyla yırtıp atmak ve derime de birkaç iz bırakmak için yanıp tutuşuyordu. Bu adamın zihnini kendiminki gibi tanıyordum.

Düşmanla çevriliydim. Onların bölgesinde tek başımaydım. Hiçbir zaman korkmamıştım şimdi de korkmuyordum.

"Bazen," diye başladı babam, bariton sesi paslı bir bıçak gibiydi, "Natalya bacaklarını başkası için açacak kadar sadakatsiz olsaydı da, sen bana ait olmasaydın diyorum." Hakareti cılız bir esinti gibi kulağımdan geçip gitti. "İnan bana Rebel, gururum senin gibi bir çocuğa sahip olmanın yaşattığından daha az zedelenirdi."

"İkimizin de saygısına sahip olamamak seni yiyip bitiriyor değil mi?"

Don'un yeşil gözleri Başkan yamama kilitlendi ve çenesiyle işaret etti. "Şu şeyi çıkarın üstünden."

İki kişi aynı anda üzerime atıldı, tırnaklarımdan başka kendimi savunacak bir şeyim yoktu. Geriye adım atarken birinin göğsüne çarptım, kollarımdan yakaladığında ellerinde debelendim. "Çek ellerini!"

Bir yırtıcıyı zapt etmeye çalışır gibi üç kişi beni tutarken tekmeler savuruyordum Don ise kayıtsız bir şekilde izliyordu. Yakama uzanan bir eli ısırdım, sertçe. Dişlerimi etine geçirdiğimde küfrederek geri çekildi. Karnına tekme atıp ittirdiğimde arkamdaki pislikle beraber yere düştük.

Ayağa fırlayıp ceketimi düzelttim ve gözlerimi Don'a diktim. Sinirleri bozulmuştu. Bana tekrar vuramazlardı, Don'un önünde o emretmeden bunu yapamazlardı. Fazla güç sergileyemezlerdi. Bu yüzden babam bir daha denemeyecekti. Kendini alçaltmayacaktı. "Ceketim kalıyor."

Dişlerini sıktı ve köpeğin başını bir kere daha okşadıktan sonra ayağa kalkıp bana doğru salına salına yürüdü. Don her zaman dengesini bulmakta zorlanan bir ayyaş gibi hareket ederdi ama çevikti, güçlüydü ve cüsseliydi.

Bana avcunu uzattığında çok yakınımdaydı boyuna erişebilmek için başımı kaldırdım. "Arkadaşın senin yüzünden öldü, kardeşimin kanına girdin Rebel ve o da senin yüzünden geberip gitti. Konstantin'in canına kıydın..." Bekledim, o tehdidin gelmesini bekledim ve uzun sürmedi. "Daha fazla kaybetmek istemiyorsan, kemikler mirasımı bana geri ver."

Anlaşma yapmak istiyordu çünkü çaresizdi. Bana bir teklif sunuyordu çünkü zayıflamıştı. Bana bir boyun eğiş karşısında kurtuluş sunuyordu çünkü lanet herifin ödü kopuyordu. Babam savaşı kaybedeceğini biliyordu. Biz onu öldürmezsek tarikatın elinde can vereceğini biliyordu.

Ama onları riske atamazdım. Bu yüzden oynadım. Buraya zaman kazanmaya gelmiştim. Logan asla beni önden gönderip, hayatımı riske atarak bir plan kurmayı kabul etmezdi.

"Bana kanıtları göster, blöf yapmadığına emin olmak istiyorum."

Arka cebine uzandı ve katlanmış iki kâğıdı göğsüme vurdu. "Bunlardan mı bahsediyorsun?" Dudaklarına tırnaklarımla yırtmak istediğim bir gülümsemeyle kıvrıldı. "Dostlarının, kulüplere gizlice sokup tarikatın sırlarını ifşa etmeye çalıştığınız küçük sürtüklerin, gerçek kimliklerini mi istiyorsun?"

Telefonda bana söyledikleri de buydu ama yine de o kağıtları alırken kalbim tekledi. Avuçlarım terliyordu. Sonya'nın fotoğrafları ve videosu aklıma geliyordu. Sawyer ve Riley'nin de aynı duruma düştüğünü hayal ediyordum ve canım yanıyordu, içim yanıyordu.

Beni rahatlatan tek şey, Don'un o ahmak eski kafalılığına devam etmesiydi. Dijital bir kanıt yoktu, olsaydı sakınmadan gözüme sokardı.

Eliyle işaret verdiğinde üyelerin çoğu dağıldı. Sadece, muhtemelen Konstantin ve amcamın yerini alan Theo, Tank ve daha önce hiç görmediğime emin olduğum kızıl saçlı bir üye kalmıştı.

Bilgilerin ve siyah beyaz fotoğraflarının olduğu kâğıda baktığımda yutkundum.

"Beni siktin kızım beni çok fena siktin." Sakindi, dili çatallı değildi ama zehir saçıyordu. "Bu savaşı kazanabilirsiniz ama beni yanımda hiçbir şeyi götürmeden yılmayacağımı bilecek kadar iyi tanıyorsun. Sin yenilgimi kabul edip bununla yetinebilir, Redemorte hakkında senin kadar bilgi sahibi değil..." Etrafımda dönerken bana yandan bir bakış attı. "Ya da arkadaşların kadar. Ama sen gerçekten Redemorte ile yüzleşmeye hazır mısın?" Kulağıma sokulduğunda nefesiyle saçlarım uçuştu. "Sawyer Shaw'ı ve Rafaella Arco'yu onların önüne atmaya hazır mısın?"

Tepkilerimi kontrol edebilirdim, kesilen nefesimi, Riley ve Sawyer'ın gerçek adlarını işitince gerilen kaslarımı gizleyebilirdim ama atan rengimi, babam bu kadar yakınımdayken yüzüme basan ateşi saklayamazdım.

Gerçek isimleri. Sırları. Geçmişleri. Tarikatla bağlantıları. Biliyordu. Biliyordu...

"Evet kızım biliyorum. Bu isimleri tarikata verirsem neler olacağını da biliyorum. O kadınları bulmak için Helbarvest'i yakıp yıkacaklarına şüphem yok. Şimdiye kadar, belgeleri onlara yollamamamın ve sana bir ateşkes çağrısında bulunmamın sebebi bir kere buraya girerlerse bizden geriye hiçbir şey bırakmayacaklarına olan inancım." Arkama geçip omuzlarımı tuttuğunda dokunuşu tenimi yaktı. "Ama bana başka çare bırakmazsan, tarikat her türlü ensemize yapışırsa, savaşı o noktaya götürürsen... önlerine sulu bir et atacağım ve benimle birlikte sevdiğin herkesi yaktığından emin olacağım."

Burnumu çekerken, çelikten kayıtsızlık maskemi de yüzüme geçirdim. Don'ın yanında yıllarca pratik yapma şansım olmuştu. "Boynuzlu Yılanların ve İskelet Meclisi'nin lideri Don Viperan köşeye mi sıkıştı yani?" Diğer tarafıma dolanıp yanımdan geçerken ona küçümser bir bakış attım. "Korkuyor musun babacığım? Beş paralık gururunu da hain kızınla anlaşmak için ortaya mı sereceksin?"

Çenesinde bir kas seğirdi, elini beline atarken silahını daha görünür hale getirdi. "Bana altını ver ve ben de dostlarını alıp eyaleti terk etmene izin vereyim. Tarikatın sizi asla bulamayacağından emin olayım."

"Her halükârda savaşı kaybedeceksin. Müşterilerinin çoğunu kaçırdın, batıyorsun baba ve kalan bir avuç işin de kısa bir süre sonra boka saracak. Tarikatın boğazına sarılmak için kollarını sıvadığını ikimiz de biliyoruz." Boynumu büktüm. "Kan ya da altın değil mi? Geriye verecek sadece kanın kaldı."

Elini boğazıma sarıp beni duvara çarptığında tırnaklarımı bileğine sapladım. Nefes alabiliyordum ama canımı yaktığından emin oluyordu. "Bana altını ver Rebel."

Zaman... zaman kazanmalıydım. O belgeleri tarikata yollamadığından emin olmalıydım. Buraya gelişim pençelerini bir süre geride tutmasını sağlamıştı. Bunu sürdürmeliydim. Arkadaşlarımın kimliğini açıklamak, sadece son kozu olabilirdi. Daha önce yapmayacaktı. Eğer yaparsa kendisini de hedef olarak ortaya atacaktı. Zayıf görünecekti, meclisin kandırıldığını kanıtlamış olacaktı.

"Altın falan yok." Gözleri irileşti boğazımı daha da sıktığında kıvrandım." Onu... onu aldığım gibi yok ettim."

Burun delikleri genişledi ben hayalarını tekmelemeye hazırlanırken beni bir an bıraktı. Sakince bir adım geriye çekildiğinde nefes nefese öksürdüm.

"Neyse ki, mirasın üzerindekileri alabileceğimiz başka kaynaklarda var..."

Kaşlarımı çattım. Ne olduğunu anlamadan Tank ve Theo iki kolumdan tutup göğsümü duvara dayadı. Ben bağırıp çırpınırken Don deri ceketimi kollarımdan sıyırdı ve içimdeki askılının sırtını aşağıya çekerek dövmemi tamamen açığa çıkardı.

Başımı ve sol yanağımı duvara bastırıp yüzünü dövmeme, ejderhanın başına yaklaştırdı. Kısa bir sessizlik. Sığ nefesler.

"Bu benim mirasım değil..."

Ah, yenilgisi çok tatlıydı. Çok ama çok lezzetliydi.

Yanağım hâlâ duvara yaslıyken sırıttım.

Beni tekrar yüzüne bakar şekilde çevirdiğinde sırıtmaya devam ediyordum. "Yapmadın..." diye tısladı. "Mirasımı o orospu çocuğuna mı verdin?"

"Kanıtları yok et, arkadaşlarımın adını unut ve ben de Sin'in, sırlarını ortalığa saçmasını engelleyeyim. Paran yok, hiçbir şeyin yok ama yine de eskiden olduğu gibi bir kulüp savaşını sürdürebilirsin. Kazanmayı deneyebilirsin. Tarikat, onları dünyaya ifşa edecek bilgileri düşmanlarına kaptırdığını öğrenirse seni paramparça eder. Bizim parmağımızı oynatmamıza bile gerek kalmadan seni bir böcek gibi ezerler..." Üstümdeki elleri silkeledim ve ona doğru bir adım attım. "Sana sunacağım tek anlaşma bu. Bir parça merhamet göstergesi. Adil dövüşme şansı."

Aslında Don'a merhamet etmeye niyetim yoktu ama deliliğe vurup, Sawyer ve Riley'nin burada olduğunu, benimle olduğunu tarikata açık etmesine izin veremezdim. Çok tehlikeliydi. Bizim savaşımızdan daha tehlikeliydi. Onlar tarikat için riskli ve değerliydi ve geri almak için her şeyi yaparlardı. Her şeyi...

"Seni öldürürüm Rebel. Ve bana sunduğunu sandığın o acınası merhametin kırıntısını bile göremezsin."

Güldüm, kıkırdadım, suratına karşı sırıttım. "Yaşlanmışsın baba. Tüm elinden gelen bu mu?"

Hiddetin damarlarına karıştığını gördüm, gözlerinin arkasında bir şalterin attığını...

Ansızın geri çekildi. "Sanırım tarikata o çok değerli iki ismi verdiğimde, altının çok da bir önemi kalmayacak..."

Riley ve Sawyer'ı nasıl öğrendiğini bilmiyordum. Ama yeterince bilgi topladığında arkamızda bıraktığımız kırıntıları takip etmiş olmalıydı.

Tek kaşımı kaldırım.

"Bundan emin misin?

Aramızda dolaştırdığımız hayalet silahı tekrar bana doğrulttu. "Riske atacak mısın Rebel? Benden nefret ediyor olabilirsin tatlım ama damarıma basıldığında nasıl bir adam olduğumu en iyi sen bilirsin."

Evet ve bundan da nefret ediyordum. Karşımdaki tehdidin büyüklüğüne cahil kalmayı tercih etmezdim ama bu bilinç beni ürpertiyordu.

İşlerin bu raddeye geleceğini tahmin etmiştim ve oyundan düşmek istemiyordum.

Sevdiğim adama ihanet etmiştim eğer olaylar daha farklı gelişseydi asla bir arada olamayacağımız kadar zarar da verecektim. Hepsi bedel ödetmek içindi. Arkadaşlarımı korumak içindi. Canımı yaksa da, benim için gelmeseydi durmayacağımı biliyordum.

Bu yüzden, arkadaşlarımı korumak için her şeyi yapardım. Seve seve iki yüzlü bir kaltak olurdum.

Don'u indirdiğimizde -ki bu savaşı kaybetme ihtimalimizi düşünmüyordum bile- Ölüm Ağı ile yüzleşeceğimiz kesindi. Ama Riley ve Sawyer'ın bizden biri olduğunu öğrenmeleri bu mücadelenin boyutlarını çok farklı yerlere taşırdı. Onları dünyaya ifşa etmemiz bile peşlerine düşmelerini engelleyemezdi.

Çünkü Riley ve Sawyer zihinlerinde, sırtlarımızda taşıdığımız kanıtlardan daha derin ve daha yıkıcı bilgileri saklıyordu.

Miraslarla erişebildiklerimiz tarikatta ve kulüplerde ağır ağır kanayan derin yaralar açabilecek potansiyele sahipken; arkadaşlarımın sakladıkları, Ölüm Ağı'nın hızlı ama acılı ölümü demekti.

"Eğer arkadaşlarımı rahat bırakırsan, sana İskelet Meclisi'nin içindeki hainlerin ismini veririm."

Yüzünü buruşturdu, bana inanmamıştı. "Hainler mi?"

"Bütün kulüplerin kemikler mirasına sahibim. İnan bana baba, erişebildiğim tüm o bilgilerle kafana bir kurşun sıkmalarını bile sağlayabilirim." O bilgilerle Don'u da pekâlâ tehdit edebilirdim ama şu an bunu yapmak mantıklı olan değildi. "Konstantin'in nerede olacağını nasıl öğrendim sanıyorsun?"

Şiddet ve intikam açlığıyla gözleri parladı. O şerefsize öz kızına asla vermediği değeri veriyor olması canı mı yakmalıydı belki ama hayır, kesinlikle acıtmıyordu.

O adımlarını hesaplarken, ben de bastırdım. "Buraya elimde hiçbir şey olmadan sana yalvarmaya geldiğimi düşünmedin değil mi? Bir anlaşma yapacağız. Sin'i sırlarından uzak tutacağım, sana hainlerin ismini vereceğim, bu savaşı eski usul halledeceğiz ve sen de o kahrolası kanıtları yok edeceksin."

"Bana isimler ver Rebel." Boynuzlu Yılanlar'ın Başkan'ından kimsenin sorgulayamayacağı bir emir. Elbette ben kıçıma bile takmıyordum.

"Kanıtları yok et Don."

Adını her kullandığımda olduğu gibi en ölümcül günahı işlemişim gibi tiksintiyle dudakları gerildi. Beni baştan aşağıya hesapçı bakışlarla süzdü sonra da başını aşağı yukarı sallayarak kağıtları yırttı.

Tek kaşımı kaldırdım. "Bunun yeterli olacağını mı..."

"Bear, buraya gel."

Kızıl saçlının gözleri irileşti. Don'dan aldığı emir yüzünden rengi atmıştı. Burada ne halt oluyordu?

Ayaklarını sürüyerek yaklaştı, gözlerinde derin bir korku vardı. "Başkan... Kimseye söylemediğimi biliyorsun. Çenemi kapalı tutacağım. Sana yemin ederim..."

Ah, kanıt oydu. Kızlarımı araştıran pislik oydu. Elbette Don, böyle bir bilgiyi sır gibi saklamıştı.

"Biliyorum evlat ama seni bu işe karıştırdığımda, elinde olmadan bilmen gerekenden fazlasını öğrendin."

Zalim. Gaddar. Kalpsiz. Don minnet duymazdı, vicdanı yoktu, o hiçbir şey hissetmezdi. Kendi babasına işkence ettiğine şahit olmuştum.

Bear, çılgınca başını iki yana salladı. "Hayır, hayır... hiçbir şey bilmiyorum..."

Don silahını çıkardı ve tetiği çekti.

İrkilmeye bile fırsatım olmamıştı. Bear'ın yalvarışı havada asılı kalmıştı. Bedeni gümleyerek yere düştü. Kurşun kafasını delip geçtiğinde kanı duvara sıçramıştı.

Yanaklarımın içini ısırdım. Don boğazını temizleyip az önce işlediği cinayetten silkelendi. Öylece. Üzerinden bir toz parçasını atmış gibi.

Tutmam için uzattığı koluna dik dik baktım. "O halde anlaştık, kanıtların yok edildi. Bir süre misafirim ol kızım. Odanda birkaç fahişe becerilmiş olabilir ama neyse ki, temiz çarşafların yerini biliyorsun."

Dişlerimi sıkarak koluna girdim.

Sakin kal Rebel. Sakin kal.

Kanıtları yok etti. Neden isim almak için ısrar etmiyor?

Beni tek katlı müstakil kulüp evinin koridoruna çıkardı. Başka üye yoktu. Hepsi dışarıdaydı ve çoğu da motosikletleriyle ayrılmıştı. Sadece iki köpek. Ve beni gırtlağıma sarılmak üzereymiş gibi izleyen iki piç kurusu.

Duvarlarda kulübün ilk kurulduğu zamanlarından şimdiye kadar olan, tam bir zaman tüneli gibi fotoğraflar asılıydı. Koridorun sonundaki ikinci oda benimkiydi. Kulüp evindeyken kaldığım-kapatıldığım daha doğru olurdu- odaydı.

Don kapıyı açıp girmemi beklerken Tank ve köpekler kapıda nöbete geçtiler. İkimiz de rehin alındığımın farkındaydık ama soğukkanlılıkta yarışabilirdik. Anlaşmanın kendime düşen tarafını yerine getirene kadar buradaydım. Ya da, Logan savaşı Carltown'a getirene kadar...

Neden içimde bir kötü bir his vardı?

Odaya girerken etrafı izliyor ama hiçbir şey görmüyordum. Hislerime odaklanmıştım, sırtımdaki bakışlarının tehdidine.

"Blake'in Sin Gowan ve seni bir araya getirme planının, benim yararıma olacağını kim tahmin ederdi?"

Adım atarken duraksadım ve omzunun üstünden Don'a bakarak döndüm.

Düşüncelerinin gittiği yönü anladığımda suratımı ifadesiz tutmaya çabaladım. Sinsi, uyanık pislik.

"İşe yaramaz. Beni Sin'e karşı bir koz olarak kullanamazsın. Ne yaparsan yap, o her zaman sürüsünü ve savaşını seçer."

Aksi beni öldürürdü. Logan, sürü yerine beni seçerse... bununla yaşayamazdım. Don'un da böyle bir kanıya varacağını düşünmemiştim. Logan'ı benim tanıdığım gibi tanımıyordu, bu dünyadaki hiçbir insan benim gördüğüm Logan'ı görmüyordu.

Cık cık etti. Theo, bir elini arkasında tutarak görüş alanıma girdiğinde zihnim en yakın kaçış ihtimalini aramaya başladı.

"Ah kızım, tatlı aptal kızım. Kulübünde sürtüklere rütbe dağıtıyor olabilir ama hiçbir adam... hiçbir adam, bırak kendi koltuğunda bir kadını oturtmayı, kendi kanından olana yer vermeyi bile kabul etmez. Onu çok sağlam baştan çıkarmış olmalısın." Sırıtışı midemi bulandırdı. "Gelecek ve biz de hazır olacağız."

"Gelmeyecek."

Parmağını yüzümde dolaştırdığında dokunuşundan kaçındım. "Onu aradım tatlım. Gelirse seni öldüreceğimi söyledim. Senin sessiz sedasız Ottalane'den ayrıldığına eminim ama o benimle anlaşıp, yatağına geri dönmeni beklemeyecek."

Hayır. Siktir.

Logan'ı aramalıydım, telefonlarını açmalıydım. Lanet olsun. Cebimdeki telefon sanki tenimi yakıyordu, parmaklarım bir boşluk anında cebime erişmek için karıncalanıyordu.

"Anlaşmamız geçerli. Bana isimleri vereceksin sonra da uslu bir kız olup Sin'in seni kurtarmaya gelmesini bekleyeceksin."

Arkamdaki pencereye bakmaya cesaret edemedim ya da suratlarına çarpacağım kapıya. Don da benim herhangi bir hamlede bulunmama izin vermedi.

Theo elindeki kelepçelerle bana doğru atıldığında pencereye fırladım. Saçımdan ve kollarımdan tutarken tekmeler savurmaya çalışıyor aynı anda bağırıyordum.

Logan'a ulaşmalıydım. Buraya gelmesine engel olmalıydım. Don onu bekliyorken bu tuzağa düşmesine izin veremezdim.

Sırtım Theo'nun göğsüne çarptı. Çırpındım, kafamı geriye attım, karşı koymak için sıkı tutuşlarının arasında debelendim.

Don beni yatağa ittiğinde Theo kolumu yukarıya çekti. Kelepçeyi bileğime takarken hâlâ mücadele ediyordum.

"Vahşi sürtük," diye tısladı.

Bir bacağımı Don'un üzerimdeki ağırlığından kurtarıp Theo'yu var gücümle tekmelemeye çalışırken bağırdım. "Kelepçeyi çıkar ve sana ne kadar vahşi bir sürtük olduğumu göstereyim!"

Kelepçenin diğer ucunu yatak başlığına geçirdiği an benden uzaklaştı.

Don cebimdeki telefonu çıkarıp kenara çekildiğinde, her mimiğine lanet ettiğim muzaffer bir ifadeyle, tıpkı bir şaheseri izliyormuş gibi bana baktı. Çırpınmayı bıraktım. Çığlıklarım kafamın içinde yankılanmaya devam ederken küçük, sakin bir nefes için ağzımı açtım.

"Buna pişman olacaksın."

Theo'yu odadan kovaladı. Tank dışarıda köpeklerle nöbet tutuyordu.

"Asıl anlaşmanın kendine düşen tarafını yerine getirmezsen sen pişman olacaksın Rebel."

Bileğimi çekiştirmeye çalışmadan son derece rahatmışım gibi yatağa yerleştim. "Yaptıklarından, yapmayı planladıklarından sonra sana herhangi bir halt söyleyeceğimi mi sanıyorsun?"

Sakalını sıvazladı ve omuz silkti. "Sin Carltown'a geldiğinde bir karar vermesi gerekecek. Sen mi yoksa sürü mü?" Kapıya yöneldiğinde adi gülümsemesi genişlemişti.

*

Endişe içimi kemiriyordu. Neredeyse bir saattir başımdaki ağrı yüzünden kusmamak için direniyordum.

Logan'a ulaşmalıydım, arkadaşlarıma, sürüme haber vermeliydim. Bir tuzağa geliyorlardı ve Don'ın ne planladığı hakkında hiçbir fikrim yoktu.

İstediğim zamanı kazanmıştım, eve başıma bir kurşun yemeden girmiştim, onu oyuna getirmiştim ama bu şekilde karşılık vereceğini düşünmemiştim.

Logan'ın peşimden geleceğini ve Carltown'ı yakıp yıkmaya hazır olacağımızı düşünmüştüm...

Hesaba katmadığım babamın hamlesiydi. Logan'la aramızdaki bağa empati kuramayacağı için, bizim dünyamızda böyle bir ilişkiye ve bağlılığa asla yer olmadığı için bir koz olarak kullanacağına ihtimal vermemiştim.

Yanılmıştım.

Odadaki her detayı aklıma kazıdım. Sağda, geceye açılan pencere. Karşımda eskiden kullandığım gardırop, duvara dayalı ve üstü sigara paketleriyle, içki şişeleriyle dolu şifonyer. Yatağın yanında da aynı manzara vardı. Ama silah olarak kullanabileceğim herhangi bir şeyi bırakmadıklarına emindim. Ya da bu kelepçeden kurtulmamı sağlayabilecek bir şey.

Başımın tepesinde asılı duran elime bakarken dişlerimi sıktım. Kelepçe bileğimi tamamen sarmıyordu ama kurtulabileceğim kadar boşluk da yoktu.

İçki şişelerine tekrar göz gezdirdim. Viski, votka... Alkol...

Boştaki elimle arka cebime uzanıp çakmağımı çıkardım.

Tanrım.

Buradan çıkmam gerekiyordu.

En mükemmel fikirlerimden biri değildi ama korkuyordum. Olabileceklerin düşüncesi, zihnimi bulandırıyordu. Acı eşiğimi umursamamayı seçiyordum.

Birini daha kaybetmeye dayanamazdım, bu savaşı kaybetmeyi kabullenemezdim. Logan'a yıllarca önce yaşadıklarının çarpık bir versiyonunu daha yaşatamazdım.

Yatak örtüsünü toplayıp yüzüme doğru çektim ve dişlerimin arasına aldım. Gözlerim kapıdaydı, bileğime bakmıyordum.

Kolumu hızla aşağıya çektiğimde kelepçe kemiğime dayandı. Örtüleri daha sert ısırdım.

Kolum gücümle titriyor, çelik kemiğimin üstünde yavaşça kayıyordu.

Baş parmağımın eklemine takıldığında gözlerimi yumdum ve kaslarım sızlayana kadar kolumu yatak başlığından uzağa çekmeye devam ettim.

Sızıyı hissediyordum, acının çok yakın olduğunu biliyordum. Tek hamlede başarmam mümkün değildi. Bu yüzden kolumun altından dönüp vücudumu yatak başlığa çevirdim.

Çizmelerimi duvara dayadım.

İçimden saymaya başladım.

Bir.

İki.

Üç.

Kendimi geriye doğru ittim.

Kemiğimden gelen ve tüm bedenimde yankılanan sesle sırtı üstü yatağa düştüm.

Kafamın içinde patlayan çığlık ağzımdan çıkmasın diye yatak örtüsüne dişlerimi sapladım.

Tanrım!

Baş parmağımdaki acı, sıyrılan derimle yarışamazdı bile. Elim zonkluyor, çığlıklarım boğazıma dizilirken yatak örtüsünü kavrayarak kıvrandım. Gözyaşlarım durduramıyordum. Kelepçeden kurtulmuştum ama kıpırdayamıyordum.

Burnumdan alıp verdiğim nefeslerle sakinleşmeye, acıyı derine gömmeye çalıştım.

Bir saniye, sadece bir saniye...

Yutkundum ve ağzımdaki kumaş inleyişimi yutarken yüzümü buruşturarak doğruldum.

Elimi göğsüme bastırdığımda dişlerimin arasından bir ıslık taştı ama durmadım. Çizmelerimden, ses çıkarmamaya çalışarak kurtuldum. Parmaklarımın ucunda şifonyere doğru yürüdüm kaptığım tişörtle kapının altındaki ince boşluğu tamamen kapattım.

Vakit kaybetmeden alkol şişelerin hepsini yatağın, perdelerin ve eşyaların üstüne boşalttım. Kalbim kulaklarımda atıyordu, nabzımın sesini duyabiliyordum ve kapının önündeki Tank'e ulaşmasından endişeleniyordum.

Söylediğim gibi, hayatımdaki en muhteşem plan değildi ama aldığım darbelerden sonra hiçbir şeyi oturup izleyecek sabrım kalmamıştı.

Bir ejderha.

O ejderhanın doğuşuna Don sebep olmuştu ve alevlerin neye benzediğini görecekti.

Çakmağımla önce perdeleri tutuşturdum. Alevler söndüğünde bir daha denedim ve bir daha... Önce ince bir ateş parçası koyu perdelerin eteklerini kapladı sonra da yukarıya doğru şeritler uzayıp parlayarak yayıldı.

Gözlerim irileşti. Beklediğimden daha hızlıydı.

Yatak örtüleri, etrafa saçtığım her bir kahrolası alkol damlası... Ne varsa ateşe verdim. Odayı; gittikçe coşkuya kapılan, oksijenle birlikte büyümeye başlayan alevler sardığında kapının arkasına geçip ceketimle ağzımı ve burnumu kapattım.

Terliyordum, alevler bana doğru yaklaşıyordu ama soğukkanlılıkla tehlikeye karşı direniyordum.

Dumanların, kokunun ve artan sıcaklığın Tank'i çağırmasını bekledim.

Odanın dışında homurtuyu ve adım seslerini duydum.

"Ne oluyor lan!"

Tank kapıyı açtı. Aceleyle içeriye adım attı. Kapıyı geçişini, beni göremeyince, odayı yutan alevlere şahit olunca paniğe kapılışını izledim. Gözlerim yanıyor, nefes almakta zorlanıyordum.

Deri ceketimi bırakarak boş bir şişeye uzandım ve Tank çılgınca etrafta beni ararken arkasından yaklaştım. Omzunun üstünden bakışlarımız buluştuğunda gözleri yuvalarından fırladı. Bağıramadan şişeyi başına geçirdim. Cam kırıkları üzerine yağarken sendeledi. Arka cebindeki telefona uzandım ama siktir, üzerinde silah taşımıyordu. Yana doğru büküldüğünde, omuzumla iri cüssesine çarptım ve bedenini alevlerin arasına ittim. Kurtulabileceğini biliyordum ama görmek için durmadım.

Öksürerek kendimi odadan dışarıya attım. İki dobermanın odaya doğru havladığını tam da o anda fark ettim. Kulaklarım uğultuyla çınlıyordu.

Bu evin de tıpkı sürümün kulüp evi gibi iki toplantı odası vardı. Biri bodrumda diğeri yukarıdaydı.

Koridorda, koşmaya başladığımda ıslık çaldım. Köpekler peşime takılırken solumdaki bodrum kapısı açıldı.

Panik ve refleks...

Çıplak ayağımla kapıya var gücümle tekme attım. Kapı geriye çarptığında, gürültü patırtı ve bağırışlar yankılandı. Birinin ya da birkaç kişinin merdivenden geriye yuvarlandığını duyabiliyordum. Kilidi çevirip, mutfağa girdim.

Amcamın kulüp üyelerinin takıldığı ve ikinci bir karargâh gibi benimsedikleri bir tamirhanesi vardı. Buradan birkaç kilometre uzaktaydı. Şu anda oraya hangi pisliğin çöktüğünü bilmiyordum ama bildiğim şey, kulüp evinde bir garaj olmadığı için acil durumlarda kullanmaları gerekirse diye mutfakta birkaç bidon benzin tuttuklarıydı.

Bir elim hâlâ göğsüme dayalıyken mutfak adasının altındaki dolapları açtım. Alabildiğim tek yarım bidonu aldım ve bodrum kapısı sarsılırken kendimi toplantı odasına attım. Bütün bir bidonu toplantı odasının ortasındaki maun masanın üstüne boşalttım. Kağıtları ve dizüstü bilgisayarı ıslattım. Çakmağı çaktığımda alevlerin masayı kaplayıp etrafa yayılışını takip etmeden odadan çıktım. Benzin, alkolden daha çok tahribat yaratacaktı.

Sert bir göğse çarptığımda sekerek geriye düştüm.

Siktir.

Don kıpkırmızı olmuş ve öfkeden kendinden geçmiş bir ifadeyle bana bakıyordu. Gözümün ucuyla Theo'nun alevler arasında kalan diğer odaya atıldığını görmüştüm.

"Sen..." diye hırladı Don.

Bana saldıracaktı ve bu sefer kurtuluşum olmayacaktı.

Islık çaldığımda duraksadı.

Köpekler huzursuzlanıp havladı. Don üzerime yürüyüp deri ceketimin yakasına uzanamadan ona sırıttım. Eh, bunu beklemediğine emindim.

Köpeklere, Artur ve Rolan'a Rusça bağırdım.

Saldır.

Dişleri gerildi, hırıltıları koridoru doldurdu, bedenleri yay gibi büküldü ve babamın gözleri büyürken ikisi birden üzerine sıçradı. Yerden kalkıp var gücümle kapıya koşarken Rolan Don'un bacağına dişlerini geçirdi.

Unutmuşa benziyordu ama onlar annemin yavrularıydı. Annemin köpekleriydi. Babam acımasızca bu güzel çocukları eğitirken, annem ve ben gölgelerde onları tüm sevgimizle yetiştiriyorduk.

Omzumun üstünden Theo'nun Tank'i taşımaya çalışarak koridora çıktığını gördüm, Don'u kurtarmak için silahını çektiğinde eşiği geçtiğim an gürültülü bir ıslık daha çaldım.

Çaresizce etrafıma bakarak motosikletimi aradım. Ama onu götürmüşlerdi, burada değildi.

Nereye kadar koşabileceğimi bilmiyordum. Gökyüzü aydınlanmaya başlamıştı, gece beni gizleyemeyecekti. Kaldı ki... Carltown'da onlardan saklanabileceğim hiçbir yer bilmiyordum.

Yan taraftaki evin çitlerine doğru koşarken köpekler beni takip ediyordu.

Tank'in telefonunu çıkardım. Logan'ın numarasını bilmiyordum ama kızlarımla her yeni numaraya ihtiyaç duyduğumuzda mutlaka ezberlediğimizden emin oluyorduk.

Sawyer'ın numarasını tuşlayıp telefonu kulağıma dayadım. Boğazım kurumuştu, elimin acısını hissetmeye başlıyordum yine de bacaklarımı aça aça koşmaya devam ettim. Omzumun üstünden baktığımda dehşetle tökezledim. Pencerelerin ardında alevler parlıyordu. Motosikletler diğer taraftan mahalleye yaklaşıyordu.

Telefon çaldı ve çaldı...

"Aç şunu Sawyer hadi..."

Telefonu duymuyordu. Muhtemelen motor üstündeydi. Bitişik evin alçak çitine tırmanırken telefonu omzumla destekliyordum.

Bir daha aramaya çalışırken telefonu düşürdüm. "Lanet olsun!"

Telefonu yerden aldım ve evin ön tarafına dolandım.

Yola fırladığımda koşmaya devam ettim. Beni yakalayacaklarını biliyordum. Bu kahrolası telefonu açmaları gerekiyordu.

Sokağın başına ulaştığımda arkamdaki motor gürültüleri nabzımın atışına karışıyordu. Evin bir bölümünü yakmak çözüm değildi. Ama tüm kulüpler gibi Don da eski kafalıydı. Fiziksel olarak-cansız bir bedeni saymazsak- başka bir kanıt tuttuğunu sanmıyordum eğer bir kaynağı varsa da ulaşana kadar ben aradığım dikkat dağınıklığını yaratmış olacaktım.

Üç motosiklet iki ayrı yönden gelip önümü kestiğinde bir duvara çarpmış gibi durdum.

Gürültü çok yüksekti. Her yönden bana yaklaştıklarının beni kıstırdıklarının farkındaydım. Ama tek duyabildiğim kulağımdaki telefonun ötüşüydü.

Çaldı, çaldı ve bir kere daha.

Arkamı döndüğümde Don'un gözlerinde bir ölüm vaadiyle motosikletinden indiğini gördüm. Kan revan içindeydi, burnundan soluyordu.

"Alo."

Don silahını çıkardı ve topallayarak yaklaşmaya devam etti.

"Alo.."

İrkildim. Kalbim daha farklı bir ritimle atmaya başladı.

Sawyer telefonu açmıştı ama ben ağır ağır yutkunurken, göğsüm derin nefeslerle inip kalkarken bana doğru yürüyen adamları izleyebiliyordum sadece.

"Sawyer..."

"Aman Tanrım! Rebel neredesin!"

Kuru boğazımdan cılız bir ses çıkarabildim. Sadece bu kadardı. Şu anda gerektiği kadardı.

"Sawyer sakın..."

Cümlemi devam ettiremeden onun sesini duydum.

"Bebeğim... Lanet olsun, nerede olduğunu söyle. Geliyorum tamam mı? Geliyorum..."

Yaşlar gözlerimi yaktı, panik boğazıma dizildiğinde bağırmak istemiştim ama sesim çığlığa daha yakındı.

"Hayır! Gelemezsin. Bu bir tuzak. Geleceğini biliyor. Logan, sakın Carltown'a gelme. Sakın!"

"Rebel, yoldayım. Çok az kaldı, çok yakındayım. Tanrı aşkına bana nerede olduğunu söyle. Seni bulacağım, lütfen sadece bana nerede olduğunu söyle."

Kalbimin durduğunu sanmıyordum, nabzımın ne kadar hızlı ve hararetli attığını bedenimde hissediyordum ama mideme bir yumruk yemiş gibiydim.

"Logan..."

İç geçirdi, nefeslerini toparladı. Şu anki yüz ifadesini tahmin edebiliyordum ve bu canımı yakıyordu.

"Bebeğim, seni bırakmayacağım. Seni asla bırakmayacağım. Mümkün olduğu kadar dayanmanı istiyorum beni anladın mı? Beni beklemeni istiyorum. Sana ulaşana kadar gerekirse hepsini teker teker öldüreceğim."

Birkaç adım... birkaç adım sonra Don'ın en berbat yüzüyle yüzleşecektim ama hazırdım. Buraya gelirken kendimi her şeye hazırlamıştım.

"Kulüp evindeyim, bir kısmını ateşe verdim, beni nereye götüreceklerini bilmiyorum. Eğer yakındaysan, beni bulmadan önce Boynuzlu Yılanlar'ın deposuna git. Emerson yerini biliyor."

"Yüce Tanrım. Bebeğim..."

"Depoyu yak. Anlıyor musun Logan? Depoyu yak, içindeki her şeyle beraber. Bana söz ver. Bana gelmeden önce depoyu yakacağına söz ver..." diye fısıldadım.

Logan bağırmaya devam ediyordu ama telefonu yavaşça kulağımdan indirirken artık onu duymuyordum.

Kalbim göğsümdeki kemikleri kırarcasına çarpıyordu. Kulaklarım adrenalinle uğulduyordu.

Don seğiren bir çene, şakaklarında belirginleşen damarlar ve kıpkırmızı bir suratla karşıma geçti. Birkaç üye köpeklere tasma takmış, onları yatıştırmaya çalışıyordu.

Telefonu yavaşça elimden aldı, yere attı ve botunun tabanıyla tek hamlede kırdı.

"Ona ne söyledin?" diye sordu. Fısıltısı, fırtına öncesi sessizlik gibiydi. Tüylerimi diken diken etti.

"Senin nasıl bir pislik olduğunu anladığım o küçük yaşlarımdan beri her gün tekrarladığım dileği yerine getirmeye hazır olduğumu söyledim." Hasarlı elimi tutup beni kendine çektiğinde, çığlığımı bastırdım. Asla onun karşısında acımı göstermeyecektim. "Ölümün."

Suratına tükürdüğümde çenemi sertçe tuttu. "İki kez sahte ölümünün arkasına sığınıp kurtulma şansın oldu Rebel ama inatçı bir sıçansın değil mi? Sana yapacaklarımdan sonra ölü kalmış olmayı dileyeceksin."

Utancını görebiliyordum. Egosunun nasıl sarsıldığını ve nasıl ilkel bir öfkeyle yandığını. Bu işe tarikatı karıştırmayacaktı. Yenilgi üstüne yenilgiden sonra tarikatın eteklerine sığınmayacaktı. Onu körleştirmiştim. Onu sınıra getirmiştim.

Bu dostlarım ve sürüm için bir avantajdı.

Benim için ne anlama geldiğini bilmiyordum.

Ama savaşın son perdesine gelmiştik.

Mahalle birbiri ardında patlayan farklı motosikletlerin gürültüleriyle dolduğunda Don çenesini kaldırdı. "Ah, işte geldiler."

Beni arkama bakabileceğim kadar serbest bıraktı.

Nefesim kesildi.

Siktir.

Farklı deri ceketler. Farklı motosikletler. Farklı yüzler, hepsi de öfkeli.

Matadorlar. Cehennem Yolcuları ve Kara Şövalyeler.

Beş Halka'nın tüm kulüpleri.

"Şimdi söyle bakalım, hangisi hain Rebel?"

Matadorların safına bir bakış attım. Hawk ile göz göze geldik. Bana hafifçe başını salladığında ve beni şaşırtarak sessizce desteğini gösterdiğinde pişmanlıkla doldum. Bu adamlar azılı suçlular, kanunsuz pislikler olabilirlerdi. Ama birleşme yaşanmıştı. Don bilmese bile artık Matadorlar yoktu. Onlar sürüdendi. Sanırım bunu benden daha önce kabullenmişlerdi.

"Enzo," diye yalan söyledim Don'a. "Cehennem Yolcuları, Mahşer Sürüsü ile birleşti."

Rebel, ensemdeki gözlerin hikayesini sorduğunda onu açık yüreklilikle yanıtlamıştım. Düşmanımı, derimin altına yavaş yavaş işleyen kadını tehdit etmek için gerçeklerimi önüne sermiştim.

Bana bir seçim sunduklarında, kardeşimi korumak istediğimde ve kararımla ailem gözlerimin önüne katledildiğinde onların yaşamlarını yerle bir etmiştim.

En kirli detayları ona çekinmeden anlatmıştım.

Bana ve aileme bulaşacak kadar aptal olanlara ne yapmam gerekiyorsa onu...

Bir yandan tehdit ederken diğer yandan yüreğimi açma ihtiyacı duyduğum o kadının tüm dünyam olacağını ön görememiştim.

Evrenimin merkezine yerleşeceğini tahmin edememiştim.

Yörüngem, yer çekimim, kahrolası oksijenim olabileceğine ihtimal vermemiştim.

Rebel benim ailemdi ve tarih kendini tekrar ediyordu.

Don aileme bulaşmıştı. Bileklerine kadar gelen kan şimdi vücudunu kaplamıştı. Ve şimdi kadınıma bulaşacak kadar aptal olanlara ne yapmam gerekiyorsa onu yapacaktım.

Bir tuzak... Beni ve Rebel'ı ayırmak için bize tuzak kurmuştu.

Ses tonunu, hızlı nefeslerini, hararetli bağırışlarını ve korkusunu hatırladıkça kulaklarım uğulduyor, kan beynime sıçrıyordu.

Benim kadınım. Düşman bölgesindeydi. Ne halde olduğunu bilmiyordum ve hayatım boyunca hiç bu kadar öfkeli hissetmemiştim. Öfkeli ve kafayı sıyırmış.

Dünyamız; hiç kimsenin Rebel ve benim aramda duramayacağını öğrenecekti.

Deneyen herkesi öldürürdüm. Kemiklerini toza çevirene kadar ezerdim, yüreklerini sökerdim ve zafer nişanı olarak cesetlerini tekerime bağlayıp eyalette tura çıkarırdım.

Yokluğu tek başına bir varlıktı. Hiddettim tek başına bedenimi kontrol ediyordu.

Ailem için yarattığım bir katliamdı. Rebel için yapacaklarım, kıyamet olacaktı.

Zihnimdeki küçük tik takları duyuyordum. Çılgınlık, kafamın içinde sessizce geriye doğru sayıyordu.

Harley 48'ime yaslanmış, kollarımı göğsümde kavuşturmuştum ve gözlerimi Carltown'un birkaç kilometre ötemde duran sınırına dikmiştim.

Telefonuma iki mesaj geldiğinde omurgamdaki gerilim yükseliyordu. Beynime kısa devre yaptıracak bir gerilim. Canavarı, Mahşer Sürüsü Yedi'nin Başkan'ı Sin Gowan'ı salıverecek bir gerilim.

Riley: Hazırım.

Dez: Bekliyorum kardeşim.

Don'un aradım ve telefonu kulağıma dayadım.

Yanıtlamıştı, konuşuyordu, gülüyordu ama ben hiçbir şey duymuyordum. Tek bir harfi bile algılamıyordum.

"Bize neden Mahşer Sürüsü Yedi dendiğini biliyor musun Don?" Motosikletime yerleştiğimde Don çıt çıkarmıyordu. "Cehennemin kapılarını tutan bekçiler olduğunu duymuş muydun peki? Eminim duymuşsundur, sen inançlı bir adamsın. O bekçiler cehennemi içeride tutuyorlar, iblisleri, şeytanı..." İç geçirdim, sesim bir buz tabakasıyla kaplanmıştı. "Cehennemi sınırlarına getirdim Don. Yıkımımı, akıl sağlığımı ve ateşimi içeride tutan tek varlıksa şu anda senin yanında."

Telefonu kapatıp Riley ve Dez'e mesaj attım.

Patlatın.

🐉

Bölüm sonu canavarrııııı!

Kendinize iyi bakın bebeklerim.

Sizi çok seviyorum.

Kaçtımmm

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.