İçeriğe geç

Kemikler Mirası

Bölüm 23 · 33 dk okuma

Kemikler Mirası

Bölüm 23

Aşık Bir Canavar

Yirmi İkinci Bölüm

"Aşık Bir Canavar"

Saatlerdir uyumamıştım, motosikletin üstünde oturmaktan kıçım ve bacaklarım ağrıyordu. Üstelik Konstantin'in üzerime sıçrayan kanını silmeye bile vaktim olmamıştı.

Yine de içim içime sığmıyordu. Logan, "sana o kadar romantik sürprizler yapacağım ki bana sırılsıklam âşık olmaktan başka şansın kalmayacak" tarzında jestlerde bulanan sevimli bir adam değildi.

Onun romantizm anlayışı ancak önüme kanlı bir kelle atmak, dünyayı ayaklarımın altına sermek, kulübünü benimle birleştirmekti... Şikayet ettiğim yoktu, onun karanlığı karşısında dizlerimin titrediğini inkar edersem yalancı bir pislik olurdum.

Ama 48'nin arkasında, onun arkasında olmak kalbimi şaşkına çeviriyordu. Logan'ın güvendiği tek kadın değil, tek insan olduğumun farkındalığı dalga dalga yüzüme çarpıyordu. Bu yüzden ona sıkıca sarılıyordum, vazgeçmesini, pişman olmasını istemiyordum. Tamamen, bütünümle onunla olduğumu bilmesini istiyordum. Ne yaşamış olursak olalım, geçmişimiz biz biz yapan koca bir karmaşaydı. Bize aitti.

Acıdan, kederden, ihanetlerden ve dişli bir düşmanlıktan sağ çıkmıştık. Ayrı ayrı çok güçlü insanlardık ama birlikteyken... dizginlenebileceğimizi sanmıyordum. Eksik olan parçalarımız vardı, her nefesimde bunu hissedebiliyordum. Bizi geride tutan bir iki duvar ve gevşek birkaç zincir kalmıştı. Onlardan kurtulduğumuzda, neler olacağını merak etmekten kendimi alamıyordum.

Onun ve kendi kalbimdekileri sadece seziyorken bile cayır cayır yanıyorsam, tamamlandığımızda tutuşacağım kesindi.

Beni hediye olmayan hediyesine doğru götürürken gergindi. Vücuduma yaslı olan bedeni kaskatıydı.

Kasaba merkezine indiğimizde insanlar gözlerini Harley'in üstünde iç içe geçmiş bedenlerimizden alamıyor, gözleri irileşen adamlar ve kadınlar dükkanlarından uzattıkları başlarını içeri sokup eminim ki dedikoduları içeriye taşıyorlardı.

Fay'in çiçekçi dükkanının önünde durduğumuzda, kadını siyah bir elbisenin üstüne geçirdiği yeni armalı deri ceketlerimizden tanımıştım. Logan motordan inerken onu takip ettim. "Neden burada olduğumuzu söyleyecek misin?"

Bana elini uzatınca vakit kaybetmeden tuttum. Kahretsin. Bu onu kendini beğenmiş bir tavırla gülümsemesine sebep olmuştu. "Gel hadi."

Fay küfrederek anahtarlarını kurcalıyordu. "Dükkânı açmak için biraz geç bir saat değil mi?"

Omzunun üstünde sertçe baktı, sözlerin benden geldiğini fark edince surat ifadesi yumuşadı. "Sonunda hapse gireceksem sanırım bu dükkanımı açtığım saat yüzünden olmayacak."

Sırıttım. "Haklısın."

Kapıdan geçerken Logan'ın koluna hafifçe vurdu, benimse elimi tuttu. "Nasılsın?"

Başımı aşağı yukarı salladım. Samimiyeti içime işliyordu bu yüzden dürüstçe yanıtladım. "İki sene sonra sanırım artık daha rahat nefes alacağım."

"Güzel," dedi hırsla, "Temizlenecek çok yılan var."

Logan çeşit çeşit çiçek buketlerini incelerken elleri belindeydi. Fay yanından geçerken ona gözlerini devirdi. "Dokunabilirsin, Başkan. Taşakların büzüşüp düşmez merak etme."

Karşılığı yalnızca huysuz bir homurtu olduğunda kıkırdadım.

"En sevdiğin hangisi?"

Kuru kafalar ve gotik dekorasyonuyla, koyu tonlarda çiçeklerin dizildiği dört katlı rafı incelerken soruyu bana sorduğunu sessizlik sayesinde fark ettim. "Bana çiçek mi alacaksın?" diye sorarken istemeden de olsa yüzümü buruşturdum. "Ve hangisini istediğimi mi soruyorsun?"

Bakışlarındaki savunmasızlık ve kararsızlık aramızda garip bir gerginlik yarattı. "Senin için değil bebeğim ama yine de sevdiğin bir şeyi seç."

Pekâlâ... Bu daha da garipti.

"Papatya olur sanırım," diye mırıldandım.

Fay istediği papatyaları ona hazırlarken sırtı bana dönüktü. "Umarım düğünümüzde de bu kadar isteksiz davranmazsın."

Fısıltı ve homurtu arasındaki cümlesini işitince gözlerim irileşti. "Anlamadım?"

Güldü.

Kahrolası herifin nesi vardı bugün? Böyle şeyleri ansızın söyleyemezdiniz. Bir savaştaydık, daha büyüğü geliyordu, daha çözemediğimiz birçok halt vardı, daha birkaç saat önce bir katliam yaratmıştık ve... Tanrı aşkına!

Önümdeki isimlerini bile bilmediğim çiçekler hayatımda gördüğüm en ilginç bitkilermiş gibi incelerken elimi ve aklımı oyalıyordum. Bana evlenme teklifi etmeyecekti değil mi? Hediyesi bu muydu? Sanmıyordum... Paniklemiştim. Ve bu kahrolası heyecan nereden geliyordu?

Ona kocam demek o kadar kötü olmazdı...

Kimi kandırıyordum, adını Rebel'ın Kocası olarak bile değiştirtebilirdim. O kadar hoşuma giderdi...

Burun kemerimi sıkıp başımı iki yana salladım. Yanaklarım ısınmıştı ve tuhaf bir şekilde sırıtıyordum.

"Hadi gidelim," dediğinde ona döndüm, bana uzattığı ikinci papatya demetini alırken yanaklarımı gizleme çekincesi olmadan gözlerinin içine baktım.

"Yasemin."

"Ne?" diye sorarken kafası karışmıştı.

Göğsüne pat pat vurdum. "Düğünümüzde seçeceğim çiçek yasemin olacak. Unutmasan iyi olur Başkan."

Dudakları aralandı, gözlerindeki kehribar halkalar sanki ince bir alevle parlıyordu. Çenemi tuttu ve dişlerini sıkarak iç geçirdi. "Beni öldürüyorsun."

Elimi tutup beni kapıya çekiştirirken kendi kendine söylenmeye devam ediyordu. "Yaseminmiş... seni yasemine boğacağım."

🐉

Romantik jestlere dair pek deneyimim olduğu söylenemezdi ama neye benzemediklerini kesinlikle biliyordum. Hediye olup olmadığından kendisi bile emin değildi ancak hadi ama... bir mezarlıkta ne işimiz vardı?

Logan bana tek kelime etmeden motosikletinden uzaklaşırken peşine takıldım. Çakıllı hafif yokuş patikayı inerek geçerken adımlarını izliyordum, çimlerle kaplı toprak yürüme yoluna çıktığımızda sağımızda ve solumuzda dizilmiş mezarlara gergince göz gezdiriyordum. Arada omzunun üstünden bana bakışında arkasında olup olmadığımı görmeye çalışmıyordu, tepkilerimi izliyordu.

Ducky ve Rider'ın mezarlarını geçerken merakım hüznümle birlikte artmaya başladı. Kasaba mezarlığının ortalarına ilerlediğimiz daha eski tarihler belirmeye başladı. Bir an duraksadığında neredeyse sırtına çarpacaktım. Boğazını temizleyip devam etse de ben olduğum yerde kaldım.

Micheal Micky Gowan ve Savannah Gowan, yan yana yatıyordu. Etraflarında birkaç Gowan daha vardı hiçbirini tanımıyordum.

Logan'ın kara kalbinin hislerle dolu olduğunu öğrenmiştim. Sadece çok iyi gizliyordu ve saklamadığı yalnızca en tutkulu olanlardı. Onu zihnimde o kadar yüceltmiş, o kadar ulaşılmaz öfkeli bir tanrıya benzetmiştim ki burada ebeveynlerinin isimlerine bakarken gözüme daha fani görünüyordu. Ailesini trajik ve korkunç bir olayda kaybeden ve sırf bu kayıp yüzünden, yaptığı seçim yüzünden her zaman kardeşi tarafından suçlanan bir adam. Bir oğlan.

Burnumu çekip Logan'ı aradığımda onu çok yakınımda buldum. Birkaç mezar ileride, bir tanesinin önüne topuklarının üstüne oturmuş, bedeniyle kapattığı için yazılarını okuyamadığım bir mezar taşına tutunuyordu.

Mezarları inceleyerek yaklaşırken gözlerimi gezdirip devam ettim. Sonra bir duvara çarpmış gibi durdum. Havadaki adımımı geriye doğru attım ve irileşmiş gözlerimle iki yeni mezara baktım.

Hayır...

"Logan..."

Gözlerim dolmaya başladı. Ben onları kontrol edemeden hücum ediyorlar, kendimi kastığım için boğazım acıyordu.

Blake Viperan.

Sonya Thompson.

Benim için hayatını feda eden amcam. Benim için hayatını feda eden en yakın arkadaşım.

Tanrım...

İkisinin arasında dizlerimin üstüne çöküp topraklarını okşadım. Çok acıtıyordu. Gittiklerini biliyordum ama isimlerini birer mezar taşında görmek beni rahatlattığı kadar gerçekliğiyle göğsümü kazıyordu.

"Onları bulamayacağımızı biliyorum ama konuşmak istediğinde, özlediğinde... ziyaret edebileceğin ve saatlerini geçirebileceğin bir yer olmasını istedim. Evinde, sana yakın bir yerde," dedi Logan bana bakmadan.

Evinde... Bizim evimiz.

Sırtına odaklandım. Duruşuna ve iri bedeninin içinde gizlediği, sadece benim görmeme izin verdiği güzel karanlık kalbine... Benim için yaptıklarının, ezip geçtiği sınırların, çiğnediği kanunların bir kıyası yoktu. Bizim aramızdaki bağın bir kıyası yoktu.

Papatyalardan birini amcamın diğerini Sonya'nın toprağının üstüne bıraktım. Blake'in bir yerlerden, "O kahrolası çiçekleri burnumun dibinden çek kızım," diye homurdandığını tahmin ederek gülümsedim. Bedenleri burada değildi ama isimleri her zaman burada olacaktı, benimle olacaklardı.

"Özür dilerim," diye fısıldadım. Yeterli olmadığını biliyordum asla olmayacaktı. Benim özürlerim onların ödediği bedelin yanında bir hiçbir anlamı yoktu. Suçlulukla yaşayacaktım. Bundan asla kurtulamayacaktım. Sadece ölümlerinin bir hiç uğruna olmamasını sağlayacaktım. En azından onlara bunu verebilirdim.

Sanki Sonya karşımdaymış gibi onu hissetmek için gözlerimi kapattım. "Wren'e çok iyi bakacağım, sana yemin ederim. Onu koruyacağım. Onu bizim gibi yetiştireceğim... Senin gibi."

Wren'e her şeyi anlatmam gereken bir gün gelecekti ve onu buraya getirecektim. Ona annesini anlatacaktım.

Logan'ın çiçekleri elinde değildi, muhtemelen hâlâ vücuduyla kapattığı mezarın üstüne koymuştu. Kimin başında tek kelime etmeden bu kadar uzun süre durduğunu merak ederek doğruldum. Basit bir teşekkür hislerimi tarif etmeye yetmeyecekti bu yüzden arkasından yaklaşıp dizlerim sırtına değerken kollarımı bedenine sardım. Avuçları beni arayarak elimin üstünde dolaştı ve bileğimi sımsıkı tutarak göğsüne bastırdı.

Yanağımı omzuna yerleştirecektim ki fısıldadığını duydum.

"Merhaba bebeğim... Sana verdiğim sözü tuttum. Anneni getirdim."

Mideme bir kaya otururken, tüm bedenim ürperdi. Yapmış olamazdı...

Toprağın üstündeki papatyalara baktım sonra bakışlarım yavaşça, mezar taşına kaydı. Ne göreceğimi bildiğim için çoktan görüşüm bulanıklaşmaya başlamıştı.

Dudaklarımın arasından tiz bir inleme kaçtığında Logan düşmemem için kollarımdan tuttu. Beni önüne oturturken vücudum yaprak gibi titriyordu.

Max.

Sadece Max.

Bu toprağın altında olmadığını biliyordum. Biliyordum... ama kendimi öne doğru itiyordum. Bir elim isminin üstünde dolaşırken diğeriyle toprağı avuçluyordum. Gözyaşlarım usul usul burnumdan ve çenemden damlıyordu.

Karnımdaki hareketlerini, yerinde duramayışını hatırlıyordum. Geceleri onunla konuşurdum. Nasıl güzel bir baş belası olacağını hayal ederdim.

Max.

"Buradayım bebeğim. Annen burada..." Kalan papatyaları kızımın mezarına bırakırken parmaklarım zangırdıyordu.

Tanrım... İmkânsız olduğunu bilsem de kızım benimleymiş gibi hissediyordum. Sessizce izliyordu. Bana benziyor muydu? Gözlerimi kapattığımda ve onu düşlediğimde hep bir genç kız görüyordum. Benim gibi kıvırcık saçları ve hınzır bir gülümsemesi vardı.

Logan arkama oturup beni kucağına çekti omuzlarımı sıkıyor, kollarımı okşuyor, dudakları başımın tepesinde dolaşıyordu. Sırtımı güçlü bedenine yasladım. Kendimi tamamen ona bıraktım. "Bazen onu rüyalarımda görüyorum. Hiçbirinde bir bebek ya da küçük bir çocuk olmuyor. Mükemmel genç bir kız... Onunla konuşuyorum, sadece dinliyor. Bana gülümsüyor. Sanki... sanki o da beni özlüyormuş gibi. Sanki rüyalarımda buluşmayı sabırsızlıkla bekliyormuş gibi."

Logan, kendiliğinden kucağıma düşen elimi tutup mezar taşının üstüne götürdü. Elimi avcuyla kaplayıp güldü. "Annen sen burada değilmişsin gibi konuşuyor. Onun kıçını tekmelemeliyiz Max."

Şaşkınlıkla başımı çevirdiğimde daha çok gözyaşı yanaklarımdan süzülmeye başladı.

Ona tekrar âşık oldum. Dudaklarını alnıma bastırdı ve fısıldadı. "Kızınla konuş Rebel. Seni duyuyor. Bana inan."

Yutkundum ve başımla onayladım. Neden bu kadar zordu?

"Sana hamile kaldığımda..." diye başladım, sesim sessiz bir yakarış gibiydi. Bir daha denedim. "Öfkeli, çaresiz, arayışta ve yalnızdım. Ama sen... sen benim için bir armağandın Max. Birlikte fazla vaktimiz olmadı ama sen benim her şeyimdin. Eğer başarabilseydik, bir gün hayat arkadaşım olacağını biliyordum." Hıçkırıklarımın arasında kalbimden kopan, kedere bulanmış neşeyle güldüm. "Benim partnerim olacağını biliyordum." Elimi göğsüme bastırdım. "Seni çok seviyorum Max."

Logan saçlarımı omzumdan çekip, yüzünü boynuma gömdü. Yakınlığı, sıcaklığı ve minnettarlığımla bir kere daha titredim. Kızımla konuşuyordu ama her bir sözcüğü benim içindi, benim ruhuma sesleniyordu.

"Annen bir savaşçı Max. Görüyorsun, burada herkesin canına okuyor. Onunla gurur duyuyoruz değil mi bebeğim? Güzelliğine hayranız, öfkesine bayılıyoruz..." Deri ceketinin yakasını bulup fırtınaya karşı ayakta kalmamı sağlayan tek şeymiş gibi tutundum.

Çenemi tutup vücudumu kendisine doğru döndürdü, gözlerinde yansımamı görüyordum. Burunlarımız değiyor, bana baktıkça kaşları kararlı bir adamın ifadesiyle çatılıyordu. "Annene deli oluyorum Max. Beni diri diri yakıyor..."

Kollarımı boynuna o kadar hızlı dolayıp, vücudumu duygularımla çalkalanan bir kuvvetle bedenine çarptım ki geriye doğru sarsıldı. Bacaklarımla kalçalarını sarıp kucağına yerleştim. Geçmişimizi, tereddütlerimizi ve pişmanlıklarımızı yok olmaya bıraktım.

"Teşekkür ederim... Ne diyeceğimi bilmiyorum Logan. Sadece... teşekkür ederim."

Gözyaşlarımı dudaklarıyla temizlerken birbirimize dolanmıştık. "Özür dilerim Rebel," diye fısıldadığında solukları yüzüme çarpıyordu, "Söylediğim her şey için özür dilerim bebeğim. Bir daha asla gitmene izin vermeyeceğim. Asla, öfkem yüzünden Max'i ve seni incitecek saçmalıklar söylemeyeceğim. Dilimi koparıp atmayı tercih ederim."

Başımı hızla iki yana salladım. Özür istemiyordum, ondan böyle ince sözler duymak ne kadar hoş olsa da bir özürle kıyaslanamayacak kadar çok şey yapmıştı benim için. Ona daha sıkı sarıldım, kokusunu içime çektim.

Kızımın mezar taşına uzandım ve gülümsedim. "Eyaletin en tehlikeli adamına göre çok tatlı özür diliyor... Sen ne dersin Max onu affedelim mi?"

Logan kollarıyla belimi sarıp avuçlarını sırtıma bastırdı ve alnını şakağıma yasladı. "Annene bunun için yalvarmaya hazır olduğumu söyle Max."

Tekrar ağlamaya başladığım için ona söylemek istediğim her sözü, göğsümde serbest kalmak için çırpınan her itirafı beklettim.

Max ile saatler boyunca sohbet ettik. Elbette sadece biz konuşuyorduk ama Max'in rüyalarımdaki haliyle yanımızda oturmuş sohbetimizi dinlediğini hissediyordum. Kızımın her zaman yanımda olduğunu biliyordum.

En sevdiğimiz yemeklerden, içkilerden, en utanç verici anılarımızdan, kayıplarımızdan bahsettik. Her şey sonlandığında gerçekleştirmek istediğimiz hayalleri konuşurken Logan sadece gözlerimin içine baktı, saçlarımı kulağımın arkasına alıp, yüzümün hatları boyunca parmaklarını dolaştırdı. Cevap vermedi.

Ama dilinin ucunda dolanan ve zihnini kuşatan isteği anlıyordum. Bana bakışında, gözlerinde solan ışıkta yatıyordu yanıtı. Baba olmak istiyordu, benimle bir ailesinin olmasını istiyordu.

Ona sadece usulca gülümsedim.

Max'e veda edip mezarlıktan çıktık.

Birkaç dakika uzaklıktaki markete sürüp arkasındaki geniş açık otoparka park ettik. Birer su alıp tekrar motosiklete dönerken ikimiz de sessizdik.

Yorgunluğum tamamen geçmişti. Sürekli anlamsızca gülümseyecek kadar iyi hissediyordum. Akıttığım gözyaşlarına rağmen, canımın tarifsiz bir şekilde yanmasına rağmen Logan'ın yaptığı bir insanın bana verebileceği en iyi armağandı.

Harley'ine doğru yürürken aramızda kurcalamaya ya da bölmeye çekindiğim garip bir sessizlik vardı. Elektrik yüklü, tutuşmak üzere olan bir sessizlik.

Tek kelime etmeden arkasına binişimi izledi. Kulüp evine değil, kasabanın çıkışına doğru sürdüğünde bizi nereye götürdüğünü sorgulamadan kollarımı beline dolayıp yanağımı sırtına yasladım.

Dört yol ağzından sağa saptığımızda, dağ yolu ve orman solumuzda kalıyordu. Ottalane'e ilk gelişim aklıma düştü. Kendi kendime gülümsedim. Bir hız motoru çalıp ondan kaçmıştım. Ve beni o ormanda kıs kıvrak yakalamıştı.

Harley'i sağdaki cebin kırık yol korkuluklarının arasından geçirdiğinde o küçük uçuruma yanaştık. Ottalane'in batı yakası ayaklarımızın altındaydı.

Bu kasabaya daha önce hiç alıcı gözle bakmamıştım ama şimdi motosikletten inip uçurumun ucuna geldiğimde; evlerin yanıp sönen ışıklarını, iki uzak dağın arasında kıvrılan sokakları, kulüp evinin yakınlarındaki durgun gölü ve Harley'inin üzerinde manzaraya karşı, paslanmış kapağı yüzünden çınlayan zipposuyla bir sigara yakan adam izliyor ve aitlik hissediyordum.

Ağzımdan çıkarmak üzere olduklarımı, yüreğimden dilime vuranları daha fazla bekletemiyordum. Logan da gergin görünmesine karşın sırtını biraz daha dikleştiriyordu. Sessizliğin arından olacakların beklentisiyle kanım uğulduyordu.

Kendimi daha fazla tutamıyordum, tutmak istemiyordum. Bana güveniyordu, Logan'a tüm benliğimle güveniyordum ve ona sadıktım. Başladığımız noktadan çok uzakta, birbirimize daha yakındık artık.

Motosikletinin yanına yürüyüp durdum.

Elimdeki suyu yere bıraktım ve bileğine uzandım, dokunuşumla yumruklarını sıktı. Bakışları yavaşça, kenetlenmiş yumruğunu açıp, parmaklarına arasına dolanan elimden yüzüme kaydı. "Logan..."

Yutkundu, sesi kemiklerimi titretecek kadar boğuktu. "Evet, bebeğim?"

Avcunu dudaklarıma götürüp, yanağımı eline sürterken diğer elimi koyu sarı serseri saçlarında dolaştırdım. Gözlerini yumdu. Artık bu hareketi neden yaptığını anlayacak kadar iyi tanıyordum onu. Dokunuşum yeterli gelmiyordu, onu tüketene kadar hissetmek istiyordu. Bu anın içinde sonsuza kadar kalmak istiyordu.

"Bana yalvarmanı istemediğimi biliyorsun değil mi? İkimiz de birbirimize zarar verdik, pişmanlıklarımız ikimizin de suçu." Ensemden hafifçe tutup beni kendine biraz daha yaklaştırdı. "Kaybettiğim kızımı en az benim kadar önemsediğini biliyorum. Yaptıklarını fedakârlık olarak görmediğini biliyorum. Bence biz... biz birbirimizin evreniyiz Logan, biz partneriz ve kendi dünyalarımızı paylaşıyoruz. Olması gerektiği gibi."

Yabancı vaiz, Logan, Sin, Sorgucu... Tüm kimlikleri gözlerimin önünden akıp gitti. Derin bir nefes alıp alnını alnıma yaslarken, saçlarımı avuçlayıp sıkarken sadece benim partnerim olarak çırılçıplak kaldı.

"Benim güzel tatlı yalancım," dedi, göğsünden bir hırıltı yükseliyordu ama öfkeden değildi. "Sen benim sadece dünyam değilsin. Bu yüzden duyacaklarını kabullenmeni istiyorum. Bana tam olarak ne yaptığını görmeni istiyorum. Tüm hücrelerinde hissetmeni... Sen benim karanlığıma ışık değilsin; karanlığımın parçacıklarını oluşturan muhteşem bir yıkımsın."

Sen benim karanlığıma ışık değilsin; karanlığımın parçacıklarını oluşturan muhteşem bir yıkımsın.

Tüylerim diken diken olurken dudaklarımdaki mağrur kıvrıma engel olamadım. Kendi kendime defalarca kez düşündüğüm gerçeği fısıldadım. "Sen benim canavarımsın."

Ağzıma, nefeslerimiz karışacak kadar yakındı. "Kahrolası öyleyim bebeğim."

"Logan..." Bakışlarım bakışlarını aradı, yansımamı görüyordum, göz bebeklerim vahşice titriyordu. Göğsümde bir şey koptu. "Bir gün birini seversem, o kişinin sen olacağını söylemiştin. Sana itiraf etmeye korktum ama o zaman bile zaten o kişi sendin... Seni seviyorum bebeğim ve eğer..."

"Yüce Tanrım..." diye inleyip sözlerimi yarıda kesti ve başımın arkasındaki eli boynumu sıkıca kavrarken dudaklarıma saldırdı.

Beni kendine, içine, dudaklarına ve bedenine doğru çekerken çarpışını, benim için çıldırışını tüm bedenimde hissettim. Sıcak dudakları dudaklarımı yalvarırcasına aralarken sarsılıyordum. Kollarının arasında pelteye dönmüştüm ama bir o kadar güçlüydüm. Buna o kadar çok ihtiyacım vardı ki, Logan beni aç bir adam gibi öperken heyecandan titriyordum.

Popomun altından tutup 48'inin üstünde geriye kaydı ve önüne, kucağına oturttu. Bacaklarım uyluklarının üstündeydi kalçalarımı sertliğine bastırıyordu ama ağzından, sıcaklığından başka bir şeyi düşünemiyordum.

Hayatım boyunca hiç böyle öpülmemiştim. O da hayatında ilk defa birini öpüyormuş gibi beni açgözlülükle keşfediyordu. Her şeyini bana adamıştı, nefeslerimiz karışırken, karşılıklı inlerken kavruluyordum. Saçlarımı yumruğuna dolayıp sertçe çekerken dişleri alt dudağımı sıyırdı, ısırdı beni damgalayarak içten dışa fethetti.

Kendimi o kadar kaptırmıştım ki Logan yönlendirmese aklım başımdan gitmiş olurdu. Isırdığı yerleri emdiğinde nefes nefese ağzına doğru inledim.

"Evet bebeğim, evet..." diye hırladı kalçamı sıkarken, "Kahrolası dudakların..."

Çenemi ve ardından boynumu dişleyip, yalarken itiraz ederek onu tekrar yukarıya çektim. "Buraya gel."

Ona sürtündüğümün, çaresiz küçük iniltiler çıkarttığımın farkındaydım ama kendimi durduramıyordum. Kollarımı boynuna sarıp tamamen kucağına yerleştiğimde homurdandı. "Kadın... Beni öldüreceksin."

"Olmaz," dedim nefes nefese, "Sen bana lazımsın Başkan."

Beni sert, tek bir öpücükle susturdu. Ağzını benden ayırmadığı için söylediklerini zar zor anlayabiliyordum. "Hiçbir şey, hiç kimse benim ölümüme yol açamaz. Ama sen, lanet olası ağzın Rebel... kesinlikle ölümüm olacaksın."

Diliyle dudaklarımı araladı, beni yalayıp yutarken dillerimiz birbirine dolandı. Uyumluyduk ama bir yandan savaşıyorduk. Birbirimizi tüketip bitiriyorduk. Dilinin ıslak darbeleri ve ağzının sıcaklığı bedenimi kül ediyordu.

Nazik değildi. Yıkıcı ve sarsıcıydı. Olduğu ve sevdiğim canavardı.

Nefes bile almıyordum. Yaşama tutunmasını sağlayan tek yol sanki benim dudaklarımdı.

Bitmesini istemiyordum, bu motosikletin üstünde sonsuza kadar onu öpmek istiyordum.

Tırnaklarımı, ensesine ve omuzlarına geçirdim. Üzerindeki derileri yırtmaktan birkaç saniye uzaktaydım. "Beni eve götür Logan," diye sızlandım, "Sana ihtiyacım var bebeğim."

Onu bacaklarımın arasında bütünüyle hissetmem için kalçalarını kaldırdı. "Kemerimi çöz ve ihtiyacın olanı al. Beni içine al."

Neredeyse kabul edecektim, sırılsıklamdım ve onun için sızlıyordum. Kıkırdayarak alt dudağını çekiştirdim ve çenesini öptüm.

Aklını kaybetmiş yanım itiraz ederek çığlıklar atsa da Logan'dan uzaklaştım. "Hadi Başkan. Eve gidiyoruz."

Arkasına geçmek için indiğimde çenemi tuttu, arzuyla kararmış gözleri şişkinliğini hissettiğim dudaklarımda dolaşıyordu. "Evet, eve gidiyoruz. Evimize gidiyoruz."

Boynumu büktüm ve sözlerindeki manayı kavramaya çalıştım.

"Ah evet, tatlı yalancı. Eşyalarını toplayacaksın ve benim evime yerleşeceksin. Her gece kahrolası yatağımı ısıtacaksın. Yeterince dayandım."

Midemin heyecandan kasılmasını görmezden geldim ve muzır bir sırıtışla omzuna pat pat vurdum. "Evet yapsam iyi olur, mağaranın soğuk olacağına eminim Logan."

Bacağımı diğer tarafa atıp arkasına binerken homurdandı. "Zincirleri görene kadar bekle, bakalım o zaman da böyle konuşabilecek misin."

Gülerek yanağımı sırtına bastırdım. Dudaklarım hâlâ tatlı tatlı sızlıyordu. Bayılmıştım. "Espri yaptığına inanamıyorum. Eğer bu görmediğim bir yanınsa alışabileceğimi sanmıyorum."

"Espri yapmıyordum bebeğim."

Seni seviyorum...

Kahrolası iki kelimeyi aklımdan çıkaramıyordum.

Kendi adımı bile unutabilirdim ama Rebel'ın ağzından dökülen itirafı, o yumuşak seksi sesini unutmam mümkün değildi.

Motosiklet kulüplerinin ancak hayal edebileceği insanlarla iş yapmıştım, asla adım atamayacaklardı yerlerde bulunmuştum, ömürleri boyunca yan yana göremeyecekleri miktarlarda paralar kazanmıştım ama hiçbiri Rebel'ın gözyaşı akıttıktan sonra yüzüne yayılan minnettar gülümseme kadar gerçek bir ödül gibi hissettirmemişti.

Hak ettiğim, kazandığım, fethettiğim için gurur duyduğum tek şey Rebel'dı.

Onu öpmüştüm. Dudaklarının tadını sadece sigaramda kalan bir anı olacağını sanırken, o küçük birkaç öpücükten başkasını almayacağıma şartlanmışken, aramızdaki güvensizliği aşamayacağımızı düşünürken nihayet onu gerçekten öpmenin neye benzeyeceğini öğrenmiştim. Anında bağımlılık geliştirmiştim. Rebel'ın her bir hücresine bağımlıydım.

Ona her şeyini alacağımı söylemiştim. Ve öyle de yaptım.

Bir savaşın seyrindeki en kanlı dönemi resmi olarak, muhteşem bir gösteriyle-Rebel'ın gaddar gösterisiyle- açmıştık. Ödeşmiştik. Daha fazlasını alacaktık. Kazanacaktık. Arkamda kulübüm, yanımda da kadınım olacaktı.

Daha önce benim acımasız bir yaratık olduğumu düşünüyorlarsa, şimdi bambaşka bir Logan Sin Gowan'la tanışacaklardı.

Benim ihtiyarın ve güzel annemin deli dolu sevgisine şahit olduktan sonra aşka inanmadığımı söyleyemezdim. Ancak bu kadar güçlü hissettireceğini de tahmin etmemiştim.

Rebel gibi bir kadına sahip olmak, Rebel gibi bir kadına ait olmak beni hasta bir cehennem kaçkınına çevirecekti. Buna emindim.

Gerçi şu anda aleti büzüşmüş seksenlik bir ihtiyar gibi somurtuyordum. Etrafımdaki kalabalığa sadece hırlayarak, homurdanarak ve ters ters bakarak cevaplar veriyor, tepem attığı için iletişim kurmakta zorlanıyordum.

Kadınımı becerme umutlarıyla kulüp evine gelmiştim. Onu evimize götüremeden burada tıkılı kalmıştık. Kızlar kapıdan girer girmez bizi köşeye sıkıştırmış, mezarlık olayını öğrendiklerinde gidip görmek istemişlerdi. Rebel geri döndüğünde sürü çoktan kulüp evine doluşmuştu.

Kan istemişlerdi almıştık. Kutlama istiyorlardı, bana başka sikik bir şans bırakmamışlardı. Henüz kesin bir zafer söz konusu değildi, Don'un sessizliği beni huzursuz ediyordu ama zaferin kırıntısı bile sürü için bir toplanma sebebiydi. Benim ise tek istediğim Rebel'dı. Saatlerdir uyumamış olmama rağmen damarlarımda korkunç bir enerji dolaşıyordu. Tek bir yöne akmak istiyordu, Rebel'a karışmak istiyordu.

"Onunla baş edebileceğine emin değilim Başkan," dedi Cooper, barbekünün başında duruyor yanında av köpeği gibi salya akıtan üyelerin tabaklarına et bırakıyordu.

"Ne halttan bahsediyorsun?"

Bir an neden bahsettiğini anlamadım çünkü masada dönen muhabbeti dinlemiyordum. Arka bahçedeydik, göl tarafına yakındık. Alana masalar ve sandalyeler atılmıştı. Motosikletini araziye dizen-ipini koparan kahrolası her üye- buraya gelmişti. Hava serindi ama ortada ve yanlarda harıl harıl yanan variller ısıyı artırıyordu.

Cooper elindeki biranın ucunu Cleo'ya doğru eğdi. "Gördün mü?"

Cleo sandalyesine geriye doğru yaslandı, suratında alçak bir gülümseme vardı.

"Cooper'cığımın demek istediği, kadını istedin ve kaptın. Ama üstesinden gelebilecek misin Başkan?"

"Aynen öyle yaptım," diye homurdandım.

Axel sakalını sıvazladı ve gözlerini kısıp karşıya, dosdoğru Rebel'a baktı. "Yani... genç, güzel, acımasız ve..." O taraftan bir kahkaha tufanı patladığında iç geçirdi. "Kahrolası bir çatlak. Konstantin'e yaptıklarını gördün. O an kulaklarımda klasik bir müzik çalıyordu, muhteşem bir manzaraydı..."

"Klasik müzik mi?" Liena yüzünü buruşturarak Axel'ı baştan aşağıya süzdü. "Kıçımı ye, bir tane bile klasik müzik sayamazsın."

"Memnuniyetle Liena tatlım."

Bolin tek kaşını kaldırdı. "Kafanda bir şişe patlatmamı mı istiyorsun?"

Axel burnundan güldü bana dönüp o koca ağzını bir kere daha açacağı sırada onu susturdum. "Kadınımla nasıl baş ettiğim sadece beni ilgilendirir. Hepiniz kendi işinize bakın."

Cleo kıkırdarken Rebel ve Emerson'ın kahkahaları herkesin sesini bastırdı.

Bir içki oyunu oynuyorlardı. Rebel ve kızlar masanın bir tarafındaydı, rakipleri kardeşim, Fox ve Rico'ydu. Seth ne bize yakındı ne de onlara. Riley gibi uzaktan izliyor, gözlerini Sawyer'dan ayırmıyordu. Wren, meyve suyunu içerek hınzır bir merakla oyunlarını takip ediyordu.

Rebel'ı birkaç kere shot atarken görmüştüm, sadece beş defa, saymıştım. Gerçi kahrolası kadın sünger gibiydi. İradesi sağlamdı. Kardeşim ve diğer reziller için aynı şeyi söyleyemezdim. Kıçlarını ellerine veriyorlardı. Dez'in yenilgiyle omuzları düşmüştü küçük bardağı tepesine dikerken burnundan soluyordu.

Kızlar müziğe eşlik edip bir zafer dansı yaparken esintiye rağmen ceketlerini çıkarmışlardı. Hepsinin ejderha dövmelerinin hatları belli belirsiz görünüyordu. Rebel'ın belinin kıvrımına sürtünen kıvırcık saçlarını ve kalçalarını sallayışını izlerken yerimde kıpırdandım. Kadınlar ona hayranlıkla bakarken, sürünün erkekleri bakışlarını kaçırıyordu. Güzel. Bu adamlara güveniyordum onlar da Rebel'a saygı duyuyorlardı ama tatlı yalancım nefes kesici bir kadındı, gözleri "yanlışlıkla" da olsa üzerinde fazla oyalanabiliyordu.

Ejderha dövmesi bluzunun askılarından göründükçe içim tuhaf bir gururla doldu. O gerçek bir ejderhaydı ve benimdi.

Yerdeki kovalardan birer bira kapıp yanımıza yaklaştıklarında masanın kalabalığı ve çeşitliliğinin hoşuma gitmeye başladığını fark ettim. Rebel ve dostlarıyla düşman olmaktansa, aynı masada oturmak tatmin ediciydi. Çünkü bu kadınlar kendi hikayeleriyle bir savaşçıydı. Kabullenmek zor olmuştu, ihaneti sindirmek ama Rebel'ı hayatıma alacağım tek yol buysa, seve seve her seferinde aynı hikâyeyi yaşardım.

Bakışlarımız buluştuğunda yarım kalan kahkahası yaramaz bir gülümsemeye dönüştü. Sandalyemi geriye kaydırıp, girebileceği kadar yer açtım ve tek elimle kucağıma vurdum. Yaylana yaylana bana doğru yürürken kıçının ve bacaklarının dolgun kıvrımlarını saran kotuna dikkat kesildim, onu izlemem için yavaş hareket ettiğine sol böbreğime bahse girerdim.

"Selam Başkan," derken bacaklarımın arasına girdi ve kucağıma üstüne yerleşti.

Kolumu ince beline dolayıp uyluğunu sıkarken o da çoktan bir elini omzuma atmıştı. Burnumu boynunun kıvrımına gömüp mırıldandım. "Selam bebeğim."

Kendi içkim olmasına rağmen onun bira şişesinden içtim. Yutar yutmaz, dudaklarıma eğildi. O benden bir kısa öpücük çalmak istemişti ama dilimi ağzına sokup o kucağımda inleyene kadar durmadım.

"İğrenç!"

Wren'in çığlığıyla gözleri irileşti ve hemen benden uzaklaştı. Kızıma gözlerimi kıstım. "Bilerek yapıyorsun Miller. Oyuncaklarını yakma vaktim gelmiş demek ki."

Riley Wren'i kucağına alırken, "Buna asla izin vermem, arkandayım canım," diye fısıldadı.

Kızım kıkır kıkır güldü. "Ama gerçekten bilerek yaptım Riley!"

Dez, sarı kafasındaki saçları karıştırdı. "Numaralarını açık edemezsin tatlım, sana kaç kere söyledim. Oyunu sürdür."

Wren görevine sadık bir asker gibi başını aşağı yukarı salladı. "Tamam Dez amca... İğreniyorum, lütfen bir daha böyle şeyler yapmayın, küçük olduğum için etkileniyorum."

Masada derin bir sessizlik oldu sonra da herkes kahkahalarla gülmeye başladı.

Axel bira şişesini ortaya doğru kaldırdı. "Sahip olduğumuz aileye, iki tekerin üstünde geçecek bir ömre ve mümkünse yine onun üstünde gelecek bir ölüme."

Kendi içkimi eğdim. "Hayatımızdaki kadınlara."

Sürüm içkilerinden yudumlar aldılar.

"Hayatımızdaki adamlara," dedi Rebel, dünyadaki en güzel yeşil tonuna sahip gözlerini benden ayırmadan. Kadınlar ıslıklar çalıp onun sözlerini tekrarlardılar.

Telefonum yine bilinmeyen numarayla çalmaya başladığında homurdanarak kapattım. Bugün üçüncüydü, gerzek herif... Hayır cevabım yetmiyordu belli ki.

"Kim o?"

Rebel'ın endişeyle büzülmüş dudaklarını öptüm. "İş teklifi. Eyalet dışında bir hapishane. Şu an bunlarla uğraşamam."

"Bazen en başında neden Damgrave'de olduğunu unutuyorum," dedi Rebel, "Para karşılığında insanlara işkence ettiğini."

Kaşlarımı çattım. "Bu aramızda bir probleme sebep olur mu?"

"Hepsinin başlarına gelenleri hak ettiğine emin oluyor musun?"

Boynumu eğip düşüncelerine dair hiçbir iz vermeyen yüzünü inceledim. "Hayır vicdanım için kanıt aramıyorum. İşkenceyle öttürülmeleri gerekiyorsa, sütten çıkmış ak kaşık olmadıkları kesin ama." İnatçı bir bukleyi kulağının arkasına ittim. "Bir kere daha soruyorum, bu aramızda bir probleme sebep olacak mı?"

"Ne, istersem Sorgucu işlerini bırakacak mısın yani?" Dudakları gizli bir gülümsemeyle seğirdiğinde, kaslarımın gerildiğini fark ettim. Benden rahatsız olmasından, huzursuzluk duymuştum.

"Şımarıklık ediyorsun tatlı yalancı, istediğin her şeyi, istediğin an yapabileceğimi çoktan biliyorsun."

Baş parmağıyla kaşlarımın çizgisini takip etti sonra da kirli sakalımda dolaştırdı. "İki şartım var..."

Avcunu öpüp başımla devam etmesini işaret ettim.

"Savaştan bittiğinde hâlâ Sorgucu olarak hapishanelere girip çıkmaya devam edeceksen, evden çok uzak kalmayacaksın. En fazla iki hafta, yoksa seni terk ederim..."

Burnumdan güldüm ve gözlerinin içine baktım. "Deneyebilirsin."

"Ve... madem senin ikinci hatta üçüncü bir işin var, benim de bir ikinciye ihtiyacım olacak. Sinner'ın yönetimini devralmak istiyorum."

Ben bir ıslık çaldığımda, bize kulak misafiri olan Dez birasında boğuluyordu. En yakınındaki Riley sırtına vurmak yerine öksürmesini zevkle izledi. "Biranda boğulup ölsen komik olabilirdi patroncuk."

"Ah, buna bayılırdın değil mi küçük kanarya?"

Riley'nin gözeneklerinden öfke sızıyordu. Benimse kaşlarım saç diplerime kadar yükselmişti. Küçük kanarya mı?

"Sakın gülme," diye fısıldadı Rebel, "Eğer sen gülersen ben de gülerim ve Riley ağzıma sıçar."

Gülmeyi düşünmüyordum ama bu Dez'in Riley'e taktığı lakabın komik olduğu gerçeğini değiştirmiyordu. Şimdi de atışmaya başlamışlardı. Wren, Riley'nin kucağında ikisinin kavgasını yeni bir oyuncak bulmuş kadar hevesle izliyordu. Tanrım bu çocuk büyüdüğünde götümden kan alacaktı.

"Ne zamandan beri onu bu şekilde çağırıyor?"

Rebel kulağıma yaklaştı. Kahrolası kadın, mükemmel kokuyordu. Nefesindeki alkolün suratıma çarpan esintisi bile cennet gibiydi.

"Roxane'i ne çabuk unuttun Başkan... Riley, White Rabbit'in biricik kanaryası değil miydi?"

"Anlaşılan sadece White Rabbit'in değil..."

Şimdi... Rebel'ın yüzünde de kızımdaki aynı şeytani parıltı vardı. "Bunu izlemek eğlenceli olacak."

Eh, benim de şu anda izlerken epey keyifleneceğim tek bir varlık vardı...

Boğazımı temizledim. "Evet Sinner diyorduk... Şaşırdığımı itiraf etmeliyim Rebel."

Cleo, Cooper'a dirsek attığında Axel yumruğumu geçirmek üzere olduğum bir sırıtışla ikimize baktı. "Dediğim gibi, genç, güzel..."

"Bana bir iyilik yap ve kendimi yormama gerek kalmadan sağlam elini de del Axel."

Rebel gözlerini kırpıştırdı. "Burada bir şeyi mi kaçırıyorum?"

Kendini beğenmiş bir şekilde gülümsedim. "Sürümüz benim için fazla genç ve güzel olduğunu, iradem de dahil elimdeki her şeyi alıp kemiklerimin üstünde dans edeceğini düşünüyor bebeğim."

"Aman Tanrım," deyip elini kalbine götürdü, "Önce ölmesini bekleyeceğim, o kadar insafsız değilim."

Riley dilini şaklattı. "Bak işte onu ayarlayabiliriz."

Masa bir kere daha kahkahalara boğulurken, elimi Rebel'ın kalçasına doğru sürüdüm ve etini sertçe sıktım. Kucağımda kıvrandığında bana doğru bükülmek zorunda kaldı böylece kulağına daha rahat bir şekilde fısıldadım. "Sen hayatta olduğun sürece ölmeye niyetim yok Rebel. Benden istediğin her şeyi alabilirsin. Sonuçta sonsuza kadar hapsolduğun adam benim. Seninle sürecek, seni güldürecek, seni sikecek tek adam benim. Sadece ben."

Tırnaklarını omzuma geçirdiğinde kan yanaklarına hücum etmişti. İşte böyle.

Bir âşık olabilirdim ama en sapkın türden olduğumu ikimiz de biliyorduk.

"Hawk mesaj attı."

Tüm başlar kardeşime döndü, ortamdaki neşe neyin ortasında olduğumuzun farkındalığıyla silinip gitmişti.

"Ve?"

Boynunu kütlettiğinde gözlerinde buzlar çatırdıyordu. "Don cesetleri bulmuş. Acil bir meclis toplantısı ayarlamış. Diğer kulüplerle görüşme halindeymiş."

"Kriz yönetimi," diye ruhsuz bir şekilde mırıldandı Rebel, "Amcam olmadan asla beceremediği bir bok."

Don'un gücünü elinden yavaş yavaş almayı planlıyordum, adımlarımı temkinli atıyordum. Aceleye getirmiyordum, tarikatın onu köşeye sıkıştırmasını istiyordum. Önce parası gidecekti sonra sadakatleri kaybedecekti ardından konumu değersizleşecekti ve en sonunda o ve kulübü kül olacaktı.

Vücudumdaki Boynuzlu Yılanlar mirasının şifresini çoktan kırmıştık.

"Angelo'ya fotoğrafları gönder..." Kardeşimin parmakları anında ekranda hareket etmeye başladı. "Don'la iş yapmaya devam ederlerse, buradan Palermo'ya kadar akrabalarının cesetlerinden bitki örtüsü oluşabileceğini söyle."

"İtalyanlara bulaşmak akıllıca mı?" diye sordu Riley.

Rebel arkadaşını keskin bir dille yanıtladı. "Onlar Don'un en güçlü müşterilerinden biri... Kirli çamaşırları ortaya saçıldığında hedef doğrudan Boynuzlu Yılanlar olacak. Ölüm Ağı'nın avcunda bir pire kadar değersizler ve üstlerinde böyle bir gücü kabul etmezler."

"İskelet Meclisi'nin diğer müşterileriyle oyalanmak yerine, neden en başında onlara ulaşmadık?" diye sordu Sawyer.

"Çünkü bu bizim savaşımız Sawyer..." Bir sigara yaktığımda Rebel elimden kaptığı için yenisini çıkarmak zorunda kaldım. "Bu kanunsuzların savaşı. Mafyaların değil. Daha erken temas kursaydık, işimize burunlarını sokarlardı."

Morgan kardeşinin şüphelerine eşlik etti. "Şimdi sokmayacaklar mı?"

"Don artık tehlikenin farkında, gözlerini açtı, Carltown'da ekstra tedbir alacak. Bu sırada Angelo da bize istediğimiz dikkat dağınıklığını sağlayacak," dedi Rebel.

Cleo birasını Rebel'ınkiyle tokuşturdu. "Bu iyi."

Sürüm kucağımda oturan kadını saygı ve hayranlıkla izlerken ben de onlardan geri kalmıyordum. "Annenizi duydunuz."

Böğrüme dirsek attı. "Hadi ama!"

Biri ortaya pokerle ilgili bir laf attığında bağırışlar yükseldi bu sırada Rebel da sesini alçaltarak yüzünü tamamen bana dönmüştü. Kıçı aletime sürtündükçe direncim azalıyordu. "Bu sana babacık demem için çektiğin bir numaraysa, yemiyorum."

İstersem onu o şekilde bağırtabileceğimi belirtmedim. Çünkü aklım başka bir yere kayıyordu. Bu sabah mezarlıkta hayallerimizi konuşurken kaybolduğum yere doğru.

Zihnimde karnı basketbol topu kadar büyümüş bir Rebel beliriyordu. Çırılçıplak bir şekilde çarşafların arasında yatıyordu ve ben de hamile kadınımın vücuduna tapınıyordum.

Gerçekten can yakıyordu. Can yakıyordu çünkü büyük bir kısmı benim suçumdu. İsteseydim onu durdurabilirdim ama yapmamıştım. Ve bunu asla unutamayacaktım. Bu hayatta ikimiz bir aradayken her zorluğun üstesinden gelebilirdik ama bunun değil.

"Hey..." Parmaklarını kaşlarımın ortasında oluşan derin çizgide dolaştırdı. "Nereye gittin bebeğim?"

"Bebeğim..." Mırıldandım. "Şu haltı daha sık söyle, hoşuma gidiyor."

Çenemi tutup dudaklarını dudaklarıma sürttü. "Bebeğim..."

Alt dudağını yakalayıp emerken onu kendime çektim. Artık bu özgürlüğe sahiptim. Rebel'ı her saniye öpmek istiyordum. Tüm saldırgan duygularımla kendime onu sevme izni vermiştim. Tatlı dudakları, Rebel'ı güvenmemeyi aklıma kazımam için geçmemem gereken bir sınırın sembolüydü. Gözümde ilahileştirmiştim.

Sınırları sikeyim.

Sigarayı atmayacaktım ama onu öpmemeyi bir daha asla... asla düşünmeyecektim.

"Tamam, pokeri siktir edin." Dez ansızın ayağa fırladı. "Siz ikiniz birbirinizi masanın üstünde..." Wren'e yandan bir bakış attı ve boğazını temizledi. "Sevmeden önce, borcumu başka şekilde kapatmayı teklif ediyorum Rebel."

Kucağımdan indiğinde öfkelenmem ne halt oluyordu hiçbir fikrim yoktu. Siktir. Beni mahvetmişti.

Kollarını göğsünde kavuşturup kardeşime bilmiş bir bakış attı. "Reddediyorum. Paramı ver."

Kıçını ısırma içgüdülerini bastır alçak herif...

"Ne borcundan bahsediyorsunuz?"

Rebel, "İçki oyunu. Hem kaybetti hem de borçlandı ama anlaşılan kardeşin mızıkçı bir velet," derken, Dez o bitirir bitirmez gözlerini kıstı. "Hile yaptı."

Seth masanın sonunda hiçbirimize bakmadan homurdandı. "Tüm oyunu izledim hile yapmadı."

"Teşekkür ederim Seth," dedi Rebel sonra da kardeşime doğru avucunu açtı. "Sökül. O para senin için hiçbir şey."

Kardeşim omuz silkti. "Elbette mıcır ama bu parayla ilgili bir mesele değil, ödeşmek istiyorum." Bir adım atıp Rebel'ın alanına girdi ve o tanıdık, düzenbaz bakışlarıyla baştan aşağıya süzdü. "Tabii teklifimden korkuyorsan, yenileceğini düşünüyorsan o başka."

Rebel'ın kıvırcık saçlarının daha da kabardığına yemin edebilirdim. "Teklifin ne?"

"Yarışacağız. Kaybedersem, iki katını vereceğim. Kaybedersen..." Dilini alt dudağında dolaştırdığında gözleri parladı.

"Kafanın içindekileri dile getirmeden önce bir kere daha düşün," diye uyardım. Kardeşim bir hain değildi, Rebel'ın benim olduğu, onun Başkan'ı olduğu dünyaya duyurulmuşken şansını denemezdi. Ama beni ya da başkalarını sinir etmek için uçuk zihnine çoğunlukla yenik düşerdi. Dez'in oyun oynama anlayışı dişleyip bırakmak değildi, parçalayıp dağıtmaktı.

"Riley White Rabbit'e geri dönecek."

Kızlar aynı anda tiz bir sesle ciyaklarken -Riley, kardeşime saldırmak üzereydi- ben çenemdeki kirli sakalları kaşıdım.

"Kabul."

"Rebel..." Riley hırladı. "Üzerime iddiaya giremezsin lanet olsun."

Kadınım sertti, kararlıydı, meydan okumalardan geri durmazdı ve kendine güveniyordu. "Nasıl olsa kazanacağım."

O konuda... Dez'in aramızda en iyi motosiklet kullanan piç kurusu olduğuna değinmedim. Rebel'ın doğuştan bir yeteneği vardı ama Dez... başka bir şeydi. Üstelik, bunun nereye gideceğini görmek gibi şeytani bir merak duyuyordum. Kardeşim, bu eyaletteki ve ayağımızı bastığımız her yerdeki kadınların karanlık rüyasıydı. Ama kimsenin bilmediği, özellikle de tek gecelik bir zevkten başka bir şey olarak görmediği o kadınların bilmediği, Dez'in takıntılarıydı.

Karizmasının, uçarı tavırlarının, kadınları büyüleyen tekinsiz sırıtışının altında yatanlar... Ben korkulan ve saklanmayan bir canavardım Dez ise sinsi bir iblisti.

Şu anda bir şeyin, bir kadının peşinde olduğunu görebiliyordum. Ona kafayı takmak üzere olduğunu da.

"İkiniz de alkollüsünüz. Fazla alkollü." Uyarım bir bıçak kadar keskindi. "Kuralları yıkmayı mı düşünüyorsunuz?"

Rebel bana omzunun üstünden ters bir bakış attı ama başıyla onayladı.

Dez deri ceketindeki tozu silkeler gibi yaparken yamalarıyla gösteriş yaptı. "Bir saatin var mıcır ayıl."

"Bir saat bana yeter, senin kaç saatin var Dez?" Kendi Eş Başkan yamasını tıpışladı.

"Ben de yarışmak istiyorum!" Wren ayağa fırladığında Rebel bacaklarına çarpmadan onu yakalayıp kucağına aldı.

"Büyüdüğünde yarışabilirsin."

"Buradaki herkesi yeneceğim," diye cıvıldadı Wren, "En güçlü ben olacağım."

Rebel onun burnunu öperken, gözlerimi ikisinden alamıyordum.

"En güçlü olman için şu anda yapman gereken ne biliyor musun?" Wren başını iki yana sallayınca saçlarını karıştırdı. "Uykunu almak."

Kızım ofladı. "Biliyorum, uyumaktan nefret ediyorum."

"Hadi," dedi Rebel, "Seni yatıralım"

Bana göz kırpıp kulüp evine doğru gözden kayboldu. Vücuduma beynim yerine bu kadın komut veriyormuş gibi ayağa kalktım.

Wren'ın odasına vardığımda kapının önünde bir süre kıkırdamalarını, kahkahalarını ve birbirleriyle "bebeğimleşmelerini" dinledim. Yüzümde mağrur bir gülümsemeyle Rebel'ın kaldığı odaya geçtim ve eşyalarını toparlamaya başladım.

Sabah benim evimde olacaktı. Bir gün daha beklemeyecektim.

Adımlarını bir kedinin sessizliğiyle atıyordu ama bedenim ona karşı doğal bir alarm mekanizmasına sahipti. Varlığı sikik kemiklerimde bile çınlamaya yol açıyordu.

Kollarını arkamdan belime doladı. "Eşyalarımı rahat bırak."

Deri ceketimin yakasına uzandı ve kollarımdan indirirken ona seve seve yardımcı oldum. Ceket yere düştüğünde avcumun içindeki kırmızı dantel külotu havaya kaldırdım ve iki ucundan tuttum. "Bırakabileceğimi sanmıyorum."

Elini tişörtümün altına soktuğunda, tırnakları kaslarımın ve dövmelerimin şekillerinde işkence edecek kadar yavaş bir ritimle dolaştı. Boğazımdaki hırıltıyı bastırdım.

Tişörtümü yukarıya ittiğinde kırmızı ojeli tırnakları görüş alanımda belirdi. Sırtımın ortasını öperken aynı anda göğüs kaslarımı keşfediyor ve gittikçe daha aşağıya, karnıma, kasıklarıma iniyordu. Aletim fermuarımı baskı yaparken hırladım. Bileğini tutup onu önüme çektim ve yatağa ittim.

Ciyaklayıp yatakta sekerken üzerine çıktım. Bacaklarının arasından, boynuna kadar yüzümü dolaştırırken hayatı değerlerini ölçen bir yırtıcı gibi kokladım. Belki de gerçekten öyle yapıyordum. Hiçbir sikik fikrim yoktu.

"Ya seni kendime bağlayacağım ya da kokunu şişeleyip yanımda taşıyacağım. Hayır... başka yolu yok."

Çenesine dişlerimi geçirdiğimde inledi. O ses... çılgına dönüyordum.

"Bazen dürtülerin beni korkutuyor."

Dağılmış saçları, kızarmış yanakları ve dudağındaki seksi benle karşı karşıya geldiğimde nefesimi ağzına doğru verdim. "Korkmalısın tatlı yalancı. Sana yapmak istediklerim... yarısına bile gelmeden kaçmak isteyeceksin..."

"Ama izin vermeyeceksin."

"Akıllı kız. Elbette vermeyeceğim."

Kalçalarını benimkilere doğru ittiğinde ensesini kavrayıp başını geriye çektim. "Sürü aşağıda, seni duyarlarsa hepsinin kulaklarını kesmek zorunda kalırım."

Huysuzlaşarak kıçıma uzanıp sıktı. " Sessiz olacağım."

"Hayır. Olamazsın." Bunu kanıtlamak için bacaklarının arasını kavradığımda küçük bir çığlık attı. "Olmanı da istemiyorum, beni içine aldığında çığlık atmanı seviyorum. Beklemen gerekecek."

"İyi," diyerek somurttu ama ellerini benden uzak tutamıyordu.

Güldüğümde, dudakları seğirdi. Rebel mutlu görünüyordu. Kollarımın arasında, kasabamda, ait olduğu yerde mutluluğu yakalamaya başlıyordu.

"Bir daha söylesene," diye fısıldadım.

"Neyi?"

"Beni sevdiğini."

Bacaklarını kalçalarıma dolayıp beni yana doğru ittiğinde ona direnmedim. Kalçalarından tutup yatağa oturdum ve kucağıma yerleşti. Kollarını boynuma doladığında dudaklarıma eğildi. "Seni seviyorum Logan Sin Gowan."

Saçını kavrayıp yüzümü boynuna gömdüm. "Mükemmel," dedim dişlerimin arasından.

"Burası senin de karşılık vermen gereken yer, bilmiyorsan diye..."

Başımı iki yana sallayıp boynunu ve kulağının arkasını öptüm. "Onun için de beklemen gerekecek."

"Tanrım! Tam bir götsün..."

Poposuna şaplak attığımda sıçradı. Sinirlenmişti. Öfkeli Rebel'a bayılıyordum. Rebel'a, normal şartlarda bir insanı korkutması gereken çıplak gerçeklerle, filtresiz hislerimle itiraflar sunduğumda aramızda hiçbir kumaş parçası olmayacaktı. İçinde olacaktım, sıcaklığında boğulacaktım ve sözlerimin her bir kelimesinin teninde yankılandığını, onu nasıl etkilediğini görecek ve tadacaktım.

🐉

Bir saat sonra Rebel kırmızı Harley Davidson Softail Slim'inin, Dez ise Fat Boy'unun üstündeydi. Kulüp evinin önündeki yolda, arkalarında duruyorduk. Sürü sarhoş tezahüratlar yaparken kadınım kardeşime orta parmağını gösterdi. Aslında Fat Boy da bir Softail modeliydi ama farklılıkları vardı. Ancak yarışlarda önemli olan genellikle motorları kimin kullandığıydı.

Sawyer ikisinin birkaç metre önünde yarışı başlatmak için bekliyordu.

Rebel'ın kaskını tıklattığımda kardeşime attığı ölümcül bakışları bana çevirdi. "Bu yoldan sapma, yarışlar kasaba sınırında biter. Tabelayı geçtiğin an kazandın demektir bebeğim."

"Bunu duydun mu Dez? Herkes benim kazanacağımı biliyor," diye kardeşime bağırdı.

"Kıçın asfaltta kıvılcım çıkaracak mıcır, sana bunun sözünü veriyorum."

"Evet, evet. Siktir git."

İkisi didişirken burun kemerimi sıktım. Rebel'ı susturmak için çenesini kaldırıp dudaklarına gömüldüm. Tadını aldığımda inlememek için tüm gücümü kullandım. Dili dilime doğru kaydığında onu uyarırcasına çenesini sıktım. Sırıtarak uzaklaştı. Böylece kıçına bir şaplak daha hak etmiş oldu.

Geriye çekildiğimde Sawyer'a işaret verdim. O da elini havaya kaldırdı.

Rebel ve kardeşim son kez birbirlerine bakıp hazırlandılar. Ara gaz verip birbirilerine üstünlük tasladılar.

Sawyer kolunu indirdi.

Motorlar patlayıp, tekerler döndüğünde araziden asfalt yola sıçrayan toz topraktan duman kalktı.

Rebel ve Dez'in gürültüsü bir gölge gibi arkalarından onları takip etti.

Ona güvenmediğimden değil, Rebel'ın hakimiyeti mükemmeldi ama bu yarışı Dez kazanacaktı. Gözümün ucuyla motosikletlerin uzaklaşmasını izleyen esmere baktım. Çünkü ortada paradan daha fazlası vardı. Dez kaybetmeyecekti.

"Bu anlara ihtiyacımız var," dedi arkamdan bir ses. Axel'dı.

"Ne için?"

Omzumu sıkıp bir adım önüme geçti ve sırtını tozun gece göğüne yükseldiği yola döndü. "Eskiden tüm kulüpler, sürekli savaş halindeydi. Savaşmak nefes almak gibiydi. Son zaferimizden bu yana kıçımızı yaydık ve savaşın ne olduğunu unuttuk, tekrar başladığında yaşamamız gereken hayatları da aksatabilirdik. O yüzden bu anlar önemli."

Başımla onayladım. "Ben yaşadığım hırçın karanlığı seviyorum. Bundan zevk alıyorum. Ama o..." Çenemle yolu işaret ettim. "Rebel farklı bir yerden geliyor. Geçmişinden taşıdığı her kahrolası izden silkelenmesini istiyorum. Savaşta olabiliriz ama mutlu hissetmesi için her şeyi yapacağım."

"Biliyorum kardeşim. Ah, kadınlarımız için yaptıklarımız..."

"Hayır bilmiyorsun Axel," dediğimde tek kaşını kaldırdı. "Sürü için hayatımı vermeye hazırım. Rebel için... dünyayı alt üst ederim."

Dilini şaklattı. "Senin bir romantik olduğunu bilmezdim Başkan."

"Ben romantik değilim." Arkamı dönerken bir kez omzuna vurdum. "Kadını için kafayı sıyırmış bir canavarım."

🐉

Bir saati biraz geçmek üzereyken kulüp evinin içinde bekliyordum. Sürünün çoğu dağılmıştı büyük bir çoğunluğu ada tezgahın üstünde, yerde ve salondaki koltukların üstünde sızmıştı.

Motor sesi duyulduğunda benden önce Riley ve kızlar dışarıya fırladı. Bir çift far karanlığın ortasında parladı. Kardeşimin çakıllı yolu geçip ön bahçeye yanaşırken suratında adi bir gülümseme vardı.

Gözlerimi kısarak yola baktım. Rebel yoktu.

Kardeşim kaskını çıkarıp saçlarını geriye yatırdı ve parmağıyla Riley'i işaret etti.

Riley, "Rebel'ı geberteceğim!" diye hırladı, "Nerede o?"

Kardeşimle gözüne kestirdiği kadının arasına girdim. "Evet nerede kaldı?"

"Dönüşte mezarlık yolundan geldik..." Boğazını temizledi. "Max'e uğramak istedi."

"Gecenin bir yarısı mı? Kahrolası aklını mı kaçırdın sen?" diye patlarken telefonumu çıkardım.

Dez omuz silktiğinde Sawyer da onu azarlamak için hazırda bekliyordu. "Onunla kalmalıydın Dez. Bu saatte mezarlıkta önünü bile göremez."

"Yalnız kalmak istedi. Tanrım. Sakinleşin."

Telefonu kulağıma dayadım.

Bipledi ve sesli mesaja düştü.

Kalbim hızla çarparken, bir daha denedim. Kızlar başıma toplanıyor kardeşimse yavaşça kaşlarını çatıyordu.

Tekrar sesli mesaja geçtiğinde kafamın içinde tüm uykumu kaçıran düşünceler dolaşıyordu.

Şarjı bitmiş olmalıydı belki de çekmiyordu ya da her ne haltsa.

"Ona bakacağım," diye mırıldanıp garaja koştum.

Kızlar peşimden gelmeye yeltenseler de beklemedim motosikletime atladım, Dez çoktan arkamdaydı.

Mezarlığın demir kapıları kapalıydı. Zincirlenmişti. İçeriye duvardan atlamış olmalıydı ama lanet olsun ki hiçbir yerde motosikletini göremiyordum.

Dez ve kızlar arkama park ettiğine belimden silahımı çıkardım. Burnumdan soluyor, kalbim göğsümün içinde gümlüyordu. Zincire uzaktan ateş ettim. Çözüp bir saniye bile beklemeden patikadan aşağıya indim.

Fazla yaklaşmama gerek kalmadı mezarlık taşlarının sırasında hiç kimse yoktu.

Rebel burada değildi.

"Belki bir yere daha uğramıştır..." diye inançsızca fısıldadı Sawyer.

"Uğramadığını hepimiz biliyoruz." Riley'nin sözleri iç sesimi yansıtıyordu.

Uğramadığını biliyordum.

Telefonu tekrar çıkardım. Olduğum yerde volta atarak sesli mesaja düşene kadar bekledim.

Bip sesi geldiğinde derin bir nefes aldım.

"Bebeğim... mezarlıktayım. Burada değilsin Rebel. Burada yoksun... Beni ara. Tamam mı?"

Parmaklarım gerginlik, öfke ve endişeyle titriyordu. Çenemi sıvazladım. Bir şeyleri yumruklamak istiyordum. Bağırmak istiyordum.

"Diğerlerini ara Rebel'ı gören olmuş mu sor," dedim kardeşime.

Sert bir hareketle başını salladığında bakışlarımdan kaçındı. İyi yapıyordu. Tanrım çok iyi yapıyordu...

Motosikletime geri dönerken tekrar telefonu kulağıma dayadım.

Kasabaya kimsenin girmediğine emindim. Sinner'da yaşananlardan sonra benden habersiz kuş bile uçmuyordu. Eğer biri, Don ya da tarikat üyeleri kasabama geldiyse sınırıma yaklaşmadan öğrenirdim.

"Bebeğim..." Gözlerimi yumdum ve boğazım yanarken yutkundum. "Kafayı yememi istemiyorsan kahrolası telefonu aç ve beni ara."

Dez'in ardı ardına yaptığı telefon konuşmalarını beklemek ölüm gibiydi.

Öfkem korkuya dönüşüyordu tadını alıyordum, dilimin ucuna geliyordu.

"Rebel'ı gören olmamış. Kasabaya da kimse girmemiş. Sen sormadan söyleyeyim, evet eminler. Şüphe çekecek hiçbir hareketle karşılaşmamışlar.."

Dez'in yakasına yapıştığımda gözlerimi kan bürüyordu. Endişeliydi ama ona vurursam bana karşılık verecekti. "Seni..." Burnumdan derin bir nefes çektim.

Onu iterek bıraktığımda sırtı demir kapıya çarptı.

Motosikletini takip edemiyordum. Acey City'e kaçtığında aldığı yeni telefonu izleyemiyordum.

Onu kaçırmalarından korkmuştum ama kimse kasabaya girmediyse... Bu kendisinin gittiği anlamına geliyordu. Artık buraları kimseye görünmeden hareket edecek kadar tanıyordu.

Kuruntu yapmıyordum. Boşuna paniklemiyordum. Yok yere çıldırmıyordum. Bir şey olduğunu biliyordum.

Tanrım. Göğsüm sıkışıyordu.

Dez'in telefonu çaldığında neredeyse kardeşimin üstüne atlayacaktım.

Arayan Cleo'uydu. Ottalane'de haberler hızlı yayılırdı. Herkes her şeyi saniyesinde öğrenirdi.

"Onu bulduğunu söyle Cleo..."

Dez'in kaşları çatıldı ama Cleo'nun ne dediğiyle ilgilenemiyordum çünkü benim telefonuma da bir mesaj gelmişti. Dez ağzını açtığında onu elimde susturdum.

Korku ve dehşet mideme bir yumruk gibi yerleşti.

Onu öldüreceğim, işkence edeceğim, kanını kurutacağım binler yöntem kafamın içinde dolaşmaya başladı.

Mesaj Don Viperan'dan geliyordu.

Kızım şu anda bana geliyor. Bir anlaşma yaptık. Seni aramaması için tembihlendi ama eğer aradıysa... seni uyarıyorum Sin. Peşinden gelirsen, Carltown'a adımını atarsan, sınırlarıma yaklaştığını duyarsam, onu öldürürüm.

Gözlerimi yumup başımı geriye attım.

Bir nefes.

İki.

Üç.

Kan kokusu alıyordum. Hayal ediyordum. Görüntüleri içime çekiyordum.

Rebel'ımın neden gittiğini, Don'un ne yaptığını bilmiyordum.

Ama bir şey kesindi.

Kadınımı son kez, geri almaya gidiyordum. Son kez, onu evine getirecektim. Onu kaybetmeyecektim. Ona zarar gelmesine izin vermeyecektim.

Hiç kimse beni durduramazdı. Kimse Rebel ve benim aramda duramazdı.

Savaşı seyrini izlemeyecektim.

Savaşı Carltown'a götürüyordum.

🐉

Vee bölüm sonu canavarı!!!

Evet. Finale son bölümler. Savaşa gidiyoruz... Rebel ve Logan için son bir sürüş...

Sizi çok seviyoruuummmmm

Kendinize bebek gibi bakın

Kaçtımmm

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.