İçeriğe geç

Kemanımın Sesi

Bölüm 12 · 24 dk okuma

Kemanımın Sesi

Bölüm 12

Ateşin İzleri

Bölüm 10: Ateşin İzleri

Sesler duyuyordum. Uğultu şeklinde sesler. Kelimeler anlaşılmıyordu. Seslerin kime ait olduğunu çıkaramıyordum. Sadece çok fazla ses vardı. Aniden başıma şiddetli bir ağrı saplandı.

Bir gürültü koptu. Ne olduğunu anlamadım. Siren seslerini zar zor seçebilmiştim. Gelmişlerdi. Beni kurtarmak için gelmişlerdi.

Odadaki yoğun kokuyu hissedebiliyordum ama hâlâ gözlerimi açamıyordum. Göz kapaklarımın üstünde tonlarca ağırlık var gibiydi. Kımıldayamıyordum fakat hâlâ bu odada olduğumu anlayabiliyordum.

Neden beni buradan çıkarmamışlardı? Yoksa beni bulamamışlar ve burada olmadığımı mı düşünmüşlerdi? Böyle bir şeyin olmadığını ümit ediyordum.

Zorlukla gözlerimi tam olmasa da açabilmiştim fakat her yer kapkaranlıktı. Kötü koku yüzümü buruşturmama neden oldu.

İstemsizce gözlerim yeniden kapandığında nefes alamıyor gibiydim. Sanki dünyadaki bütün oksijen bitmiş de ciğerlerime nefes dolmuyor gibiydi. Kara dumanların odanın hatta evin her tarafında olduğunu tahmin edebiliyordum.

Öksürmeye çalıştığımda açık kalan pencereden yükselen sesleri az çok duyabiliyordum. Neyse ki pencereyi açmayı başarmıştım da dumanların birazı oradan süzülüyordu ve bu nefes almamı biraz daha kolaylaştırıyordu.

Ne kadar süre geçti bilmiyordum ve yeniden bilincim kapanmak üzereydi. Artık ölecektim ve yolun sonuna gelmiştim. Her şey için çok geçti.

Daha önce bir kez olsun ölmeyi istememiştim. Evet, zor şeyler yaşamıştım ve artık hayata tutunamayacağımı düşünmüştüm ama intihar etmeyi bir kez bile aklımdan geçirmemiştim. Ne olursa olsun yaşamayı seçmiştim ama şimdi ölümün bana geldiğini hissediyordum. Bütün o mücadelenin bittiğini düşünüyordum.

Bilincim yeniden kapanmak üzereydi. Bugüne kadar yaşadığım bütün anılarım zihnimde pusluydu. Hiçbiri net değildi. Ölmeden önce gözümün önüne hiç kimse gelmiyor, hiçbir mutlu anım yeniden canlanmıyordu.

Siren ve insanların sesleri karışıktı. Ama duyabiliyordum. Tam o sırada pencerede bir hareketlilik olduğunu hissettim ama bunun bir hayal olduğunu düşünecek kadar kendimden geçmiştim.

Gözlerimi biraz da olsa aralamaya çalıştım ama başaramadım. Sonunda beni kurtarmaya gelmişler miydi? Algılayamıyordum. Kara dumanlar ciğerlerime dolarken kesik kesik nefes alıyordum.

Camdan bir kişinin tam önüme atladığını hissettim ve ardından o sesi duydum.

“O burada. Alina’yı buldum. Yardım edin!”

Aral. Bu ses ona aitti. Onu görmeden bile bu sesin sahibinin o olduğuna adım kadar emindim. Yine gelmişti, yine beni kurtarmaya gelmişti. Ona ikinci defa can borcum olmuştu.

Bir çift kolun bedenimi yerden kaldırdığını hissettim. Bedenim soğuk zeminden ayrılıp sıcak kolların içine hapsolduğunda bu kez gözlerimi aralayabilmiştim.

Kısa siyah saçları, hafif esmer teni, koyu kahve gözleri ve keskin yüz hatları görüş açıma girdiğinde o kişinin Aral Demir olduğunu tescillemiş oldum. Duman yüzünü biraz kaplamıştı ve başını başka tarafa çevirerek öksürmek zorunda kalmıştı.

“Geldin,” diyebildim zorlukla. Çatallaşan sesim bir mırıltı gibi çıkmıştı. Ama o beni anlamıştı.

“Geldim. Hep gelirim.”

Dudaklarımda benden bağımsız olarak minik bir tebessümün belirdiğini hissettim. Bu haldeyken bile bana kendimi iyi hissettirmeyi başarıyordu.

Acı içinde öksürdüğümde tebessümüm silindi. Canım yanıyordu. Çok canım yanıyordu. Ama içimdeki ses şu anda bile tüm o acıları kısa bir süre içinde unutacağımı ve yeniden mutlu olacağımı adeta haykırıyordu. Bunlar sadece bir sınavdı. İçimdeki sese her zaman ve her koşulda güvenebilirdim.

Bir anda aklıma gelen şey sertçe yutkunmama sebep oldu. Çilli. O neredeydi? Çilli’yi tamamen unutmuştum. Şu anda bu yangının içinde olabilir miydi? Fakat eve geldiğim zaman onu gördüğümü hatırlamıyordum. Bir yere saklanmış olabilirdi.

“Çilli,” dedim zorlukla. Ses tonumdaki o korkuyu fark etmemek imkansızdı. “Çilli’yi bul. Lütfen onu bul. Nerede olduğunu bilmiyorum.”

“Merak etme, onu da çıkaracağım buradan. Önce seni kurtaralım.”

Aral pencerenin önüne gelen itfaiye merdivenine doğru benimle birlikte bindiğinde aralık olan gözlerim derin bir uykuya dalmak istiyordu. Daha fazla kendimi uyanık tutamıyordum. Gözlerim kapanmak isterken buna daha fazla karşı gelemedim.

“Çabuk olun!” diyen Aral’ın sesini işittim son kez ve onun sesi ile birlikte gelen siren sesleri. “Ne olur biraz daha dayan. Çok az kaldı, dayan. Gözlerini kapatma.”

Sesler uğultu şeklinde kulağıma geliyordu. Kelimeleri seçemiyordum. Fakat aralarından bir kişinin haykırışı bilincim yeniden kapanmadan son kez kulaklarımı doldurdu.

Adımı haykıran bu ses beni şaşırtacak şekilde Yağız’a aitti.

Bilincim kapandı, tüm sesler sustu ve ben derin bir uykuya daldım.

*

Acı. Büyük bir acı hissediyordum.

22 yıllık hayatımda hiçbir zaman beni üzen veya bana acı veren herhangi bir durumla karşılaşmamıştım. Hayatımdaki her şey mükemmel ötesiydi. Ta ki o felaket güne kadar. O kaza gününe kadar. Tarihini hatırlamıyordum ama o anlar bir an olsun zihnimden de silinmiyordu.

O gün benim hayatımın dönüm noktasıydı. Hani derler ya her insanın hayatında mutlaka bir dönüm noktası vardır diye. İşte benim dönüm noktam da o kazanın olduğu gündü.

Hayatımda hiçbir zaman o günkü kadar acı hissettiğimi, üzüldüğümü, ağladığımı hatırlamıyordum. O olaydan sonra hayatım normale dönmemişti. Her şey ters gitmişti.

Herkes zorluk yaşardı. O kazayı yaşayan sadece ben değildim. Benimle birlikte o araçta çok fazla kişi vardı. Onlara ne olduğunu bilmiyordum. Hatta neredeyse hiç aklıma bile gelmemişlerdi. Ben sadece kendimi düşünen bir bencildim.

Kendimi yorgun hissediyordum. Sanki günlerce uyumamış gibiydim ve şu anda gözlerimi açmakta bile zorlanıyordum. Nerede olduğumu bilmiyordum. En son ne olduğunu bile tam hatırlayamıyordum. Görüntüler zihnimde kesik kesikti. Daha sonra bir parça düştü zihnime ve o an hatırladım.

Yangın. Artık tek başıma yaşadığım evimde bir yangın çıkmıştı. Neden olduğunu hatırlamıyordum ama büyük bir yangın olduğunu biliyordum. Her yerin dumanla kaplı olduğunu ve benim o haykırışlarımı hatırlıyordum. Defalarca yardım istemiştim ve sonunda haykırışlarımın karşılığını alabilmiştim.

Aral gelmişti. Beni yine o kurtarmıştı. Hayal meyal hatırlıyordum ama yine de onun Aral olduğundan emindim.

Bir anda başıma saplanan bir ağrı zorlukla gözlerimi açmama neden oldu. Gözlerimi etrafta dolaştırırken bir hastane odasında olduğumu anlamam uzun sürmedi. Anlaşılan beni direkt olarak hastaneye getirmişlerdi ki siren sesleri hâlâ kulaklarımı dolduruyordu. Sanırım artık siren sesleri duymak isteyeceğim son ses bile olmayacaktı.

Yerimde doğrulmaya çalıştım fakat kendimi çok yorgun hissediyordum. Sanki günlerce uyumadığım için yorgun hissediyordum ama günlerce uyumuş gibi de uykusuzdum.

Başıma şiddetli bir ağrı daha saplandığında elimi başıma götürmek istedim fakat sol koluma takılı olan serum bunu engelledi. Canım yandığında dudaklarımın arasından bir inilti döküldü.

Tam o esnada odanın kapısı açıldı ve içeri Aral’ın geldiğini görüm. Elinde bir bardak vardı ve içeri yayılan kokudan bardağın içindekinin kahve olduğunu anladım.

Kaşları çatıktı ve göz altları günlerdir uyumadığının habercisi olarak morarmıştı. Oldukça yorgun gözüküyordu. Üzerinde siyah bir tişört ve altında da aynı renk bir pantolon vardı. Saçları her zamanki gibi kısaydı ama yine de biraz uzadığı fark ediliyordu. Yorgunca küçük adımlar atarken uyandığımı henüz fark etmemiş olmalıydı.

Bir dakika. Ben onu ne zamandır bu kadar dikkatli inceliyordum ve saçlarının uzunluğuna kadar ona dikkat mi etmiştim? Ne zamandır Aral’a karşı bu kadar dikkatli bakıyordum? Hayır, bunlar her insanın rahatlıkla anlayabileceği detaylardı. Muhtemelen.

Gözleri kısa bir süre bana döndü ve daha sonra tekrar önüne dönüp yürüdüğünde yeniden durdu ve bana baktı. Gözleri irice açıldığında elindeki bardağı bir masanın üstüne bıraktı ve büyük adımlarla yanıma geldi.

“Alina,” dedi inanamıyormuş gibi çıkan kısık bir ses tonuyla. Uyandığımda ilk göreceğim kişinin o olmasını beklemediğim için en az onun kadar bende şaşkındım.

“Ne zaman uyandın? Bekle, hemen doktoru çağırıp geliyorum.” Dediğinde kapıyı doğru yürümeye başlamıştı fakat sesimle birlikte durup yeniden bana dönmek zorunda kaldı.

“Aral,” dedikten hemen sonra öksürmeye başladığım için cümlenin devamını getiremedim.

“Yorma kendini. Daha sonra merak ettiğin her sorunun cevabını alacaksın. Şimdi sadece biraz dinlen, olur mu?”

Başımla hafifçe onu onayladığımda o da doktor çağırmak için odadan çıktı. Birkaç defa daha öksürdüğümde zihnime yeniden hiç hatırlamak istemeyeceğim o görüntüler doldu.

Artık bitti diyordum, zor şeyler yaşadın ama artık her şey yoluna girecek diyordum fakat hayat yeniden bana oyunlar oynuyordu. Ben istemesem de o oyunlara dahil oluyordum ve her seferinde kaybeden taraf ben oluyordum.

Artık kendimde hayatın kirli oyunlarına dayanacak gücü bulamıyordum. Bu zamana kadar yaşadığım tüm o güzel anıların bir bedeli vardı ve ben şimdi o bedeli en ağır şekilde ödüyordum.

Kapı tekrar bir gürültüyle açıldı ve bir doktor, iki hemşire ve Aral girdi hastane odama. Hemşirelerden biri tabi ki de İnci’ydi. Anladığım kadarıyla İnci’nin çalıştığı hastaneye gelmiştik çünkü doktor da ameliyatımı yapan ve aynı zamanda bana o kara haberi veren doktordu.

Sadece bir anlığına sanki aynı şeyleri tekrar yaşıyormuşum gibi hissettim. Sanki şu an o anın içinde kaybolmuş gibiydim. Bir anlığına annem ve babam geldi gözlerimin önüne. Sanki hiç gitmemişler gibi kanlı canlı karşımda duruyorlardı. Yan yanalar ve annem başını hafifçe babamın omzuna doğru yatırmış yüzünde içten bir tebessümle bana bakıyordu. Bakışlarımı babama çevirdiğimde onun da dudaklarında aynı tebessümden olduğunu fark ettim.

Onları öyle çok özlemiştim ki. Onlara baktıkça bende aynı şekilde gülümsüyordum ama yattığım yerden de kalkamıyordum.

Annem ve babamı gördüğüm anda sanki içimde kelebekler uçuşuyormuş gibi hissettim ve bu his hâlâ devam ediyordu. Onlara sarılmak ve hiç bırakmamak istiyordum. Kokularını içime çekmek istiyordum ama bu artık mümkün değildi. Çünkü ismimi duymam onların görüntülerini bir toz bulutu gibi buradan aldı götürdü.

“Alina, iyi misin?” İnci’nin sesi kulaklarımı doldurduğunda birkaç kere üst üste gözlerimi kırpıştırdım ve şu ana dönmek zorunda kaldım. Bunlar sadece bir hayal bile olsa onları kısa süreliğine görmüş olmam gözlerimin dolmasına sebep oldu. Bu anın tekrar yaşanması için nelerimi vermezdim ki.

Başımı İnci’ye çevirdim ve bir şey söylemeden sadece başımla sallayarak iyi olduğumu belli ettim. Aslında hiç iyi değildim, her an ağlayabilirdim ama bu şu an isteyeceğim son şey olurdu.

“Evet Alina Hanım, sonuçlarınızı gözden geçirdim,” diyen doktorun sesiyle başımı ona çevirdim. Doktorun isminin Oğuz olduğunu hatırlıyordum. Bana bu haberi veren doktorun ismini unutmam mümkün değildi.

“Bünyenizin güçlü olmasına rağmen dumana çok fazla maruz kaldığınız için sizi iki gün daha gözlem altında tutacağız. Şu anlık herhangi bir sorun gözükmüyor fakat tedbirli olmakta fayda var. Yani endişelenmenize hiç gerek yok. Kısa süre içinde tamamen iyileşeceğinizi umuyorum.” Doktor gözlerini hemşireye çevirdi ve yeniden konuştu.

“Hemşire Hanım siz serumu değiştirin ve ziyaretçileri bilgilendirin lütfen. Oda fazla kalabalık olmasın, hastayı yormayalım.” Dedi ve odadan çıktı.

Doktorun söylediklerinden biri aklıma takılmıştı. Ziyaretçi demişti ama beni ziyarete gelecek pek kimse olduğunu sanmıyordum ayrıca herkesin hemen nereden haberi olmuştu ki? Sonuçta yangın daha yeni çıkmıştı.

“İnci, ben kaç gündür hastanedeyim?” diye sordum İnci’ye çünkü tahminimi doğrulamam lazımdı.

“İki gündür uyuyorsun, daha yeni uyandın. Neden sordun?” Gerçekten iki gün boyunca uyumuş olamazdım herhalde. Gerçi bir düşününce iki gün boyunca aralıksız uyumam pek de mantıksız gelmiyordu çünkü çok fazla duman solumuştum ve normal olarak bilincimi kaybetmiştim.

İnci’nin yanındaki hemşire yanıma gelip serumu değiştirdi ve o da doktorun arkasından odadan çıktı. Şimdi bu soluk mavi renklerinde olan hastane odasında sadece ben, İnci ve Aral kalmıştık.

“Kendini nasıl hissediyorsun?” diye bir soru yöneltti Aral. Sol tarafta yatağın yan tarafında duran koltuğa oturmuştu.

“Nasıl olayım ki? Sanki bela mıknatısıyım da artık başımdan dert eksik olmayacakmış gibi hissediyorum,” dedim camdan güneşli gökyüzüne bakarken. Bulutlar gökyüzünde yerlerini almış, onların üzerinde uyumak isteyeceğim kadar yumuşak görünüyorlardı. Havalar yavaş yavaş ısınmaya başladığı için kuşlar sıcak yerlere göç etmeye başlamışlardı bile.

Kapı tıklatma sesi geldiğinde ben henüz bir cevap vermeden kapı açıldı ve içeri eniştemle Ferman girdiler.

Açıkçası onları burada görmeyi beklemiyordum ve nedeni de gayet açıktı. Fakat onlar yine de gelmişti, halam ve Eda’nın aksine. Eniştemin gelmeyeceğini düşünmemin nedeni halamın bunu istemeyecek olmasıydı ama eniştem bir şekilde gelmişti.

Yüzlerindeki ifadeye bakılırsa her ikisi de oldukça telaşlanmışa ve benim için endişelenmişe benziyorlardı.

“Alina, kızım nasılsın? Nasıl oldu bu olay? Yeni öğrendik bizde, öğrenir öğrenmez geldik hemen.” Orhan eniştemin telaşlı çıkan sesi beni üzmüştü çünkü kimseyi böyle telaşlandırmak istemezdim. Bir anda insanları meraklandırdığım ve dikkatsiz davrandığım için kendimi suçlu hissetmiştim.

“Merak etme enişte, iyiyim ben. Bir anlık dalgınlıkla ocağı açık unutmuşum sonra da olanlar oldu işte. Çok sonra fark etmişim bende. Ama gerçekten telaşlanacak bir şey yok. Siz de gelmişsiniz buralara kadar, endişelendirdim sizi kusura bakmayın.”

“Ne kusuru kızım, olur mu öyle şey? Asıl sen bizim kusurumuza bakma. En başından bizim yanımızda durmalıydın, ben akıl edemedim. Ama artık mecburen de olsan bizim evde kalacaksın. Başka çaresi yok. Kenan ile Lale’nin emanetisin sen bize.”

Eniştemin bana kızım diye hitap etmesi ve bu olaydan sonraki bu korumacı tavrı nedense duygulanmama neden oldu. Artık kalacak bir evim bile yoktu. Tüm anılarım, ailem, hayallerim, neşem… Hepsi de yanan evimiz gibi darmaduman olmuştu. Her şey gitmişti. O evle birlikte geriye tek bir anı bile kalmamıştı. 22 yıllık hayatım kül olmuştu âdeta. Ve ben yeniden başlamayı bilmiyordum.

“Merak etme abla, artık bizim yanımızda güvende olacaksın. Başına hiçbir şey gelmesine izin vermeyiz.”

Ferman benden yalnızca iki yaş küçük olmasına rağmen bana hep abla derdi. Bir ablası olmadığı için beni ablası gibi görürdü zannımca. Küçüklükten beri çok yakındık Ferman’la. Annesine, babasına veya kardeşine anlatamadığı ne varsa gelir bana anlatır, bir sorun olduğunda hep benden yardım isterdi. Abla-kardeş gibiydik onunla. Aynı şekilde bende onunla konuşmayı çok severdim.

“Teşekkür ederim ama yapamam. Bir de size yük olmak istemiyorum. Ben kendime kalacak bir yer…” Eniştem cümlemi bitirmeme izin vermeden hemen konuşmaya başladı.

“Asla itiraz istemiyorum. Hem yük olmak ne demekmiş? Olur mu öyle şey? Bir daha duymayayım Alina.” Eniştemin ardından Ferman da hemen konuşmaya atladı. “Ayrıca bizde kalmayacaksın da nerede kalacaksın abla?” bunları söylerken gözlerini bir İnci’nin bir de Aral’ın üzerinde gezdiriyordu fakat sanki Aral’a daha öldürücü bakışlar atıyordu.

Derin bir nefes verdim ve bıkkınlıkla konuştum. “Tamam, kabul ediyorum ama geçici bir süreliğine, kendime kalacak düzgün bir yer bulana kadar. Anlaştık mı?” Eniştem ve Ferman aynı anda sanki zafer kazanmışlar gibi gülümseyip anlaşmayı kabul ettiler.

Aslında onlarda kalmak istemiyordum çünkü onlarda kalmam demek halam ve Eda’yla aynı çatı altında yaşayacağım demekti. Kısa bir süreliğine bile olsa o ikisiyle yaşayacak olmam cehennem gibiydi.

Muhtemelen halam o süre zarfında asla susmayacak ve beni küçük düşürücü konuşacaktı. Eniştemin buna izin vereceğini sanmıyordum fakat onun olmadığı zamanları kollar ve laf sokmaktan asla çekinmezdi.

Gözlerimi bıkkınlıkla yummuştum ta ki birisi odaya dalana kadar. Korkuyla yerimde sıçradığımda odaya bu şekilde savaşa girer gibi giren kişinin Yağız olduğunu gördüm.

Yeşil gözler mutlulukla parlarken Yağız yanıma doğru geliyordu fakat Aral onu durdurdu. Sağ elini Yağız’ın göğsüne koydu ve onu geriye itti. Aral’dan beklemediğim bu hamle karşısında ağzım şaşkınlıkla açılırken Yağız’ın yeşil gözleri artık mutlulukla değil öfkeyle parlıyordu.

“Ona dokunmaya kalkarsan seni buna pişman ederim.” Aral’ın sözleri Yağız’ın bir adım gerilemesine sebep oldu. Daha sonra bu yaptığından pişman olmuş gibi tekrar bir adım öne çıktığında Aral karşısında hiç kıpırdamadan dikilmeye devam ediyordu.

“Beyler sakin olun biraz,” diye araya girdi İnci olası bir kavgayı önlemek için.

“Lütfen,” diyerek araya girdim bende çünkü şu an bir kavga, olmasını isteyeceğim son şey bile olamazdı. “Gürültü istemiyorum. Yorgunum ve dinlenmeye ihtiyacım var. Yağız sen neden geldin?” Bu kaba bir soru olabilirdi ama şu an Yağız’ı gerçekten görmek istemiyordum.

Aral, Yağız’ın önünden çekildiğinde çatılmış kaşlarını ve âdeta ateş saçan gözlerini gördüm. Gözlerini Yağız’dan bir an olsun ayırmazken tekrar eski yerine oturdu. Eniştem ve Ferman ise hâlâ ayakta bekliyor ve olan biteni sessizce izliyorlardı.

Yağız bana baktığında sanki az önce olanlar hiç olmamış gibi gülümsediğinde bu sefer de ben istemsizce kaşlarımı çatmış bulundum.

“Alina seni merak ettim. Yangından çıkarken seni o halde görünce gerçekten çok korktum ama şükürler olsun ki iyisin.” Yarı baygın bir şekilde evden çıkarken duyduğum ses konusunda yanılmamıştım. Ses Yağız’a aitti ama o sırada orada ne işi vardı? Belki de beni görmeye geliyordu ya da geçerken denk gelmiş de olabilirdi ama şu an bunların hiçbir önemi yoktu.

“İyiyim ben gördüğün gibi. Boşu boşuna gelmişsin sen de buraya.” Biliyorum, şu an oldukça kaba olduğumun farkındayım ama ona karşı daha kibar olmak gelmiyordu içimden. Benden özür dilemişti ve her şeyin yanlış anlaşılma olduğunu söylemişti ama yine de ondan soğumuştum bir kere. Ne yapsa gözüme batıyordu artık.

“Senin için geldim. Artık senin için endişelenmeye de mi hakkım yok? Alina beni affet, sana yaşattığım her şey için çok pişmanım.” Bir elini uzatıp saçlarıma götüreceği sırada kafamı ondan uzaklaştırdım ve elinin havada asılı kalmasına sebep oldum.

“Yapma,” diye fısıldadım Yağız’a. “Bir süre beni yalnız bırak, konuşma benimle, karşıma bile çıkma. Yağız bunlar bana çok fazla. Kafa dinlemeye, yalnız kalmaya ihtiyacım var. Lütfen, sen de beni anla.”

Söylediklerimi umarım ciddiye alırdı çünkü ben çok ciddiydim. Son olanlardan sonra gerçekten de kafa dinlemeye ve her şeyden uzaklaşmaya ihtiyacım vardı. Artık kimseyle konuşacak bile gücüm kalmamıştı. Sadece bir süre yalnız kalmak istiyordum ve Yağız’dan ayrı kalmak bana çok iyi gelecekti. Bundan çok emindim.

Hiçbir şey söylemedi Yağız, sadece “Peki,” dedi ve sessizce odadan çıktı. Sanırım onu sandığımdan fazla kırmıştım ama bende çok kırılmıştım. Derin bir nefes verdim ve odadaki tüm bu konuşmalara şahit olan insanlara dönüp “Lütfen beni yalnız bırakır mısınız?” dedim.

Hepsi sessizce odadan çıktığında geriye sadece Aral kaldı. Birkaç saniye gözlerimin içine baktıktan sonra “Bir şeye ihtiyacın olursa seslenmen yeterli. Kapının önünde olacağım,” dedi ve o da odadan çıktı. Kapıyı da arkasından kapattığında gözlerim dolmaya başladı ama ağlamayacaktım. Bu sefer olmazdı.

Sakinleşmeye, derin nefesler alıp vermeye çalıştım. Gözlerimi masmavi gökyüzüne çevirdiğimde ne yapacağımı bilmiyordum. Şimdi annem ve babam beni bu masmavi gökyüzünde izliyor olabilirlerdi. Bu yüzden ağlayamazdım.

Çocuk değildim ve her şeyin farkındaydım. Bir şekilde toparlanmam, hayata dönmem gerekiyordu. Masallarda hep mutlu son olurdu, öyle olmalıydı. Ama ne benim hayatım bir masaldı ne de ben masallara inanacak kadar çocuktum. Ama bir yanım hikayemin mutlu biteceğine inanıyordu.

Kuşlar gökyüzünde daire şeklinde dönerken gülümsememe engel olamadım. İnanıyordum, bir gün bende bu kuşlar kadar özgür, cesur ve mutlu olacak, her şeye rağmen yeniden hayata bağlanacaktım. Her şeye rağmen içimdeki kuş kanatlarını çırpmaktan asla vazgeçmeyecekti. Ve ben o kuşu hayallerine kavuşturacaktım.

*

2 gün sonra…

Yeniden bu hastanenin kapısından çıkarken bu sefer tek başıma değildim ve buraya yeniden gelmeyi asla istemiyordum. Bu sefer sağ tarafımda Aral duruyordu. Eniştem ve Ferman her ne kadar beni hastaneden almak için ısrar etseler de buna izin vermemiştim. Nasıl olsa birazdan onların evine gidecektim. İnci ise nöbeti olduğu için hastanede kalmak zorundaydı.

“Oraya gitmeden önce bir şeyler içmek ister misin?” diye sordu Aral hastane kapısının önündeyken. Eniştemin evine gitmek istemediğimi anladığını biliyordum fakat bir şey de diyemiyordu çünkü eniştem bu konuda oldukça kararlıydı.

Annem ve babam öldükten sonra eniştem bana destek olmaya çalışıyordu bunun farkındaydım ancak halam da buna bir o kadar karşıydı. Bende onlarda kalmaya meraklı değildim, sadece eniştemi kıramamıştım. Mutlaka birkaç gün orada kaldıktan sonra kendime alacak başka bir yer bulmalıydım.

“Olur,” dedim sadece ve Aral’ın arabasına bindik. Arabalardan pek anlamasam da bu araba oldukça güzel ve rahattı. Tek elimle emniyet kemerimi taktım ve yolculuk sessizce devam etti.

Aral arabayı benim eskiden neredeyse her zaman gittiğim kafenin yakınlarında durdurduğunda şaşırmıştım çünkü burası oldukça sakin bir kafeydi. Genelde pek kimse gelmezdi, bazen sadece 1-2 müşterisi olurdu. Bende bu kafeye hep tek gelirdim. Kafamın dolu olduğu zamanlarda buraya gelir kulaklıklarımı takar ve kahvenin keyfini sürerdim.

Onun da bu kafeyi bilmesi ve tesadüf eseri beni buraya getirmesi yüzümde bir tebessüme neden oldu. Yapay yapraklarla ve led ışıklarla sarılmış bu kafeyi yeniden görmek içimi sımsıcak yapmıştı. Ben böyle birisiydim işte. Küçücük şeylerden bile mutlu olabiliyordum ama küçücük şeylere bile üzülebiliyordum.

Gözlerimi kafeden Aral’a çevirdiğimde dudağında yarım bir gülüşle beni izlediğini fark ettim. Bir an afallasam da hemen kendimi toplayarak “Biliyor musun, burası benim en sevdiğim kafedir. Sen de mi daha önce buraya geliyordun? Yoksa bu sadece bir tesadüf mü?” dedim.

Koyu kahve gözleri, ela gözlerimden bir an olsun ayrılmıyordu. Bu bakışma anlamsız şekilde uzun sürdüğünde göz temasını kesip önüme döndüm ve kemerimi açmaya çalıştım fakat ellerim titriyordu ve kalp atışlarım hızlanmıştı ve kemeri yerinden çıkaramıyordum.

“Tesadüflere inanmam.” Aral’ın sesi kemeri çözmeye çalışan elimi durdurdu ve yeniden ona bakmama neden oldu.

Bir dakika. Yani bu, buraya gelmemizin bir tesadüf olmadığını ve beni buraya bilerek getirdi demek mi oluyordu? Ama benim bu kafeyi sevdiğimi nereden bilecekti ki? Şu an beynim durmuş gibi hissediyordum ve anlamaya çalışıyordum.

Belki de her şeyde bu kadar anlam aramayı bırakmalıydım. Sonuçta adam sadece tesadüflere inanmadığını söylemişti, bu cümlenin altında bir anlam aramayı bırakmalıydım zira şu an kıpkırmızı olduğuma emindim.

Aral başka hiçbir şey söylemedi ve uzanıp kolayca kemerimi açtı ardından arabadan indi. Bense hâlâ öylece duruyordum. Arabanın önünden dolanıp kapımı açtığında “İnecek misin yoksa ben mi indireyim?” diye sordu. Bu soruyla daha fazla kızarırken hemen arabadan indim. Aral da kapıyı kapatıp yanımda yerini aldığında kafeye doğru ilerliyorduk.

Kafenin kapısından içeri girdiğimizde yine her zaman oturduğum o masayı gözüme kestirmiş ve yine oraya gitmek için adımlarımı o tarafa çevirmiştim. Kafe her zamanki gibi sakindi, pek kimse yoktu ve ben bu sakinliğe bayılıyordum.

Kafede çoğunlukla doğa konsepti vardı. Yapay yapraklar ve çerçeveleri ağaç desenli tablolar kafeyi süslüyordu. Kafenin içindeki bu tarz doğayla ilgili olan diğer eşyalar da kendimi sanki bir ormanın içindeymişim gibi hissetmeme neden oluyordu.

Aral sandalyemi benim için çektiğinde ona kibarca gülümseyip oturdum. O da hemen karşıma oturduğunda garson da gelmişti.

“Ne alırsınız?” diye sordu garson. Bu, uzun zamandır burada çalışan, orta yaşlardaki garsondu. Elindeki menüleri önümüze bırakmıştı ve bir bana bir Aral’a bakıyordu.

Ben her zaman aldığım kahveden istedim ve Aral’da benzer bir kahve aldığında garson yanımızdan ayrıldı. İkimizde sessizce beklerken bu sessizlik gerici bir hal almaya başlamıştı. Ne o konuşuyordu ne de ben.

Garson kahvelerimizi getirdiğinde çok özlediğim o kahveden bir yudum aldım ve artık bu sessizliğe bir son vermek istedim fakat Aral da benimle aynı anda konuştuğunda susmak zorunda kaldım.

“Önce sen söyle,” dedi Aral ve bende daha fazla utanmamak için konuşmaya başladım.

“Sadece teşekkür edecektim. Yani her şey için. Önce beni o otobüsün içinden kurtardın sonra da yangından. Hayatımı sana borçluyum. Gerçekten çok teşekkür ederim. Artık sana bir can borcum var.”

Konuşmam bittiğinde derin bir nefes aldım ve istemsizce ondan kaçırdığım bakışlarımı yeniden gözlerine çevirdim. Koyu kahve harelerinden geçenleri anlamak zordu.

“Teşekkür etme, ayrıca bana bir can borcun da yok. Ben sadece yapmam gerekeni yaptım. Kim olsa aynısını yapardı.”

“Kim olsa aynısını yapmazdı. Hiç kimse o yangının içine girmezdi ama sen bunu canın uğruna yaptın.” Bu sefer gözlerimi kaçırmıyor, aksine ela gözlerim onun kahvelerine kilitlenmiş bir şekilde öylece ona bakıyordum.

“Her neyse geçti gitti. Aynı konuları tekrar tekrar açmanın bir anlamı yok.” Bu konuyu daha fazla uzatmak istememesine hak vererek bende başka hiçbir şey söylemedim.

Kahvemden bir yudum daha aldıktan sonra “Sen ne söyleyecektin?” diye sordum tekrar gözlerine bakıp. Derin bir nefes aldı, bir süre bekledi ve kaşlarını hafifçe çattıktan sonra konuşmaya başladı. Sanki söyleyeceği şeyden emin değil gibi tereddütlüydü.

“Bu konuya nasıl gireceğimi bilmiyorum ve beni yanlış anlamanı da istemiyorum,” Onu rahatlatmak için uzanıp sol elimle masanın üstündeki elini tuttum. Bu hareketimle gözleri ellerimize döndüğünde ben onun gözlerine bakıyordum. Daha sonra yavaşça gözlerini bana çevirdiğinde gözlerimizi buluştu. Yutkundu ve tekrar konuşmaya başladı.

“Alina çok zor şeyler yaşadın ve hâlâ da yaşıyorsun. Ben düşündüm ki eğer psikolojik bir destek alırsan daha çabuk toparlarsın. Psikolog bir arkadaşım var. İstersen senin için onunla konuşurum. Sana seve seve yardım edeceğinden eminim. Ben senin sadece iyi olmanı istiyorum. Tüm bunlarla tek başına başa çıkamazsın. Eminim bu sana iyi gelecektir. Sadece bir tavsiye de bulunuyorum sana.”

Sözlerini bitirdiğinde kelimeleri hâlâ zihnimde dolanıyordu. Psikolojik bir destek almak… Bu cümle bana o kadar yabancı geliyordu ki. Söylediklerinde ona asla kızmıyordum, kızamıyordum. Bu bencillik olurdu.

Elimi onun elinin üstünden çektim ve masanın altına indirdim. Gözlerine bakamıyordum ama onun gözlerinin üzerimde olduğundan emindim.

“Aral, ben…” hafifçe kaşlarımı çattım ne söyleyeceğimi bilemeyerek ama sonra devam ettim. “… bilmiyorum. Buna hazır mıyım emin değilim. Yani yaşadığım bütün o felaketleri yeniden birine anlatmak beni korkutuyor. Bütün bunları anlatmak sanki o anları tekrar yaşıyormuşum gibi hissettiriyor. Bilmiyorum, yani düşünmem gerekli.”

Aral’ın dudaklarında minik bir tebessüm belirdiğinde onun, beni anladığını hissettim. Bana yardımcı olmaya çalışıyordu, yaşadıklarımı ve duygularımı uzman birine anlatırsam bunun bana iyi geleceğini düşünüyordu fakat ben aynı düşüncede değildim.

Korkuyordum, hem de çok korkuyordum. Beni yargılar mıydı, bana acır mıydı? Hayır muhtemelen bunların hiçbiri olmazdı. Sadece ben böyle düşünüyordum.

Ama kabul edecektim. Bütün ömrüm boyunca bu düşüncelerle yaşayamazdım. Tek başıma atlatabilir miydim ondan da emin değildim. Bu yüzden bu teklifi kabul edecektim.

“Tamam,” dedim bir süre daha düşündükten sonra. “Bunu senin için kabul ediyorum.” Cevabımla birlikte Aral’ın gözlerinde beliren ışıltı benim de gözlerime ulaştı. Yüzünde beliren tebessüm sözleriyle birlikte daha da umut dolu oldu. “En yakın zamanda arkadaşımla konuşup bir seans ayarlamasını isteyeceğim. Her şey çok güzel olacak.”

Her şey çok güzel olacak. Bende öyle olmasını umut ediyorum. Hikâyemin mutlu bitmesini umut ediyorum ve inanıyorum, öyle de olacak.

Aral ile yollarımız bir anda kesişmişti. O beni daha önceden de tanıyor olabilirdi ama ben onu yeni yeni tanımaya başlıyordum. Ve aklıma bir fikir gelmişti.

“O zaman seninle bir anlaşma yapalım. Ben sana senin hakkında merak ettiğim soruları soracağım ve sende cevaplayacaksın. Ne de olsa sen beni, hayatımı biliyorsun ama ben senin hakkında pek az şey biliyorum. Kabul etmezsen o seanslara gitmekten vazgeçerim.” Cümlem bittikten sonra kahvemden bir yudum aldım ve istekle Aral’ın gözlerinin içine baktım. Aslında burada onun pek bir çıkarı olmayacaktı fakat madem psikoloğa gitmemi bu kadar çok istiyordu şartımı kabul edecekti.

“Tamam, kabul ediyorum. Bana istediğinizi sorabilirsiniz Alina hanım. Cevaplamaya hazırım,” dedi ve bende hemen ardından ilk sorumu ona yönelttim.

“Kısaca bana kendini tanıtır mısın?” Soruma başta şaşırdı gibi oldu ve kısık sesle güldüğünde sorumu yanıtladı.

“İsmim Aral Demir. 25 yaşımdayım. Geçmişimi zaten az çok biliyorsun. 10 yaşımdayken anne ve babamı bir yangında kaybettim. Oradan sadece erkek kardeşim ve ben sağ çıktık. Şimdi de onunla birlikte yaşıyorum. Mesleğimi söylememe de gerek yoktur diye düşünüyorum.”

“Başın sağ olsun,” dedim sesim istemeden hüzünlü çıkarken. Sadece bir baş hareketiyle cevap verdi ve “Başka soracağın bir şey var mı?” diye sordu.

“Daha yeni başlıyorum Aral Bey, biraz sabırlı olun lütfen,” hemen ardından ikinci sorumu sordum.

“Boyun kaç?”

“187,”

“Burcun ne?”

“Bilmiyorum. Daha önce hiç merak etmedim.”

“Bunlar önemli detaylar, nasıl hiç merak etmezsin? Doğum tarihin ne?” Benim için burç meselesi önemliydi. Bunu mutlaka öğrenmem gerekiyordu hem böylece doğum tarihini de öğrenecektim.

“22 Ağustos 1999,” Emin olmak için bir süre düşündüm ve sonunda doğruluğundan emin olup burcunu Aral’a söyledim.

“Aslan burcusun. Gerçekten bunu söyleseler inanmazdım özelliklerini pek taşımıyorsun. Yani seni tanıdığım kadarıyla. Peki yükselenini biliyor musun? Onu da çok merak ettim şimdi. Doğum saatini biliyor musun? Eğer biliyorsan yükselenine de bakabiliriz?”

“Burçlara inanmıyorum. Sonuçta insanlar değişebilirler de. Ayrıca ben burcumu bile bilmiyordum yükselenimi nereden bileyim? Doğum günümü zaten anca aklımda tutabiliyorum, doğum saatimi bilseydim kendimi deha ilan ederdim herhalde.”

“Peki, bu kadar unutkan olduğuna göre balık burcu olmalıymışsın,” dedim sinirlenmiş gibi konuşarak.

“Ne alakası var ki?” Bunu ona anlatmakla kendimi yormayacaktım. Onun bu sorusunu es geçerek başka bir soru daha yönelttim.

“En sevdiğin renk ne?” Bir yandan ona soru soruyor bir yandan da kahvemden yudumluyordum.

“Kırmızı,”

“En sevdiğin yemek hangisi peki?”

“Yemek ayırt etmeyi pek sevmem. Birçoğunu severim.”

“Ama içlerinden bir tanesini söyleyecek olsan hangisini söylerdin?” Aral bir süre düşündükten sonra cevap verdi.

“Kavurma olurdu sanırım. En sevdiğim mi bilmiyorum ama severim.”

“Peki,” dedim sondaki i harfini biraz uzatarak. Sonrasında aklıma gelen soruyu sorup sormamak arasında biraz kararsız kaldım fakat sonunda merakıma yenik düşüp sormaya karar verdim.

“Çok özel olmayacaksa diğerlerinden biraz daha farklı olan bir soru sormak istiyorum.” Dedim fakat bunu bir sorun olmayacağından emin olmak için söylemiştim.

“İstediğini sor, her zaman cevaplarım.” Tok ve kendinden emin ses tonu sayesinde soruyu sorma cesaretini bulabildim.

“Bu mesleği seçme nedenin ne?” Kimilerine göre bu soru çok özel olmayabilirdi ama ben nedense öyleymiş gibi hissetmiştim ve emin olamamıştım. Bu yüzden biraz çekinerek sormuştum ve şimdi merakla Aral’a bakıyordum.

Bir süre sessiz kaldı, düşündü ve sanırım bazı şeyleri kafasında tarttıktan sonra soruma cevap verdi.

“Anne ve babamı yangında kaybettiğimi söylemiştim. O yangından sonra kendime bir söz verdim ve bu mesleği yapmaya karar verdim. Annem ve babam için. Diğer ailelerin de sonu bizim gibi yarım kalmadan onları da kurtarabilmek için. Kendi ailem o yangından eksik çıktı, başka aileler de eksik olmasın diye,”

Sessiz kaldım. Sessiz kalmak zorunda kaldım çünkü bu cevap karşısında ne söylenilirdi bilmiyordum. Kendi acısını başkaları için bir umuda dönüştürmeyi istemiş ve bu mesleği seçmişti. Bu çok güzel bir şeydi. Aral’ın gerçekten çok temiz bir kalbi vardı.

Ela rengi gözlerim onun kahvelerinden ayrılmazken gözlerimiz kenetlenmiş bir şekilde hiçbir şey söylemeden öylece duruyorduk. Onun zihninden ne geçiyordu bilmiyordum ama ben onun gerçekten çok temiz kalpli bir insan olduğunu biliyordum. Aslında dışarıdan sert bir insanmış gibi gözüküyordu ama kalbi pamuk gibiydi.

Bu sessizlik onu rahatsız etmiş olacak ki kalkmak için hesabı istedi. Hesabı ödedikten sonra kalkmak için yelteniyordu ki sözlerim duraksamasına neden oldu.

“Aral artık bana kızacaksın ama sana gerçekten çok teşekkür ederim. Sen çok iyi bir insansın. İyi ki senin gibi bir insanı tanıdım.” Gözlerime baktı, bir şey söyleyecek gibi oldu fakat sonra bundan vazgeçti. Söyleyecek bir şey bulamamış olmalı ki “Hadi gidelim,” diyerek ayağa kalktı.

Bende arkasından kalktım ve arabaya bindik. Aral arabayı çalıştırmadan önce son bir şey söyledi. “Bu arada Çilli’yi çok aramamıza rağmen hiçbir yerde bulamadık. Sanırım yangın sırasında evde değildi. Eğer hâlâ yaşıyorsa onu bulup sana getirmek için elimden gelen her şeyi yapacağım,” dedi.

Hiçbir şey söyleyemedim çünkü Çilli’yi tamamen unutmuştum. Kendimden utanmıştım onu unuttuğum için. İçimden onun hayatta olması için dualar ediyordum. Benim yüzümden başına bir şey gelmesini asla istemezdim.

Buradan sonra gideceğimiz yer halamın eviydi. Aslında birçok şey şimdi başlayacaktı. Beni bundan sonraki hayatımda nelerin karşılayacağını bilmiyordum.

Aral’ın isteği üzerine bir psikoloğa gidecektim ve bu benim iyileşme sürecim olacaktı. Öyle olmasını ümit ediyordum.

Artık her şeyin düzelme vakti gelmişti. Kendimi ıstıraba sürüklemeden önce hayatımı eskisi gibi yoluna sokmaya çalışacaktım. En azından bunu deneyecektim. Halamın evine gelmeden önce zihnimden geçen son cümleler dudaklarımda bir umut tebessümüne neden oldu. Ateşin izlerini zihnimden süpürmenin, yerine yeni çiçekler ekmenin vakti gelmişti.

Her şey çok güzel olacak. Sadece inan.

Bölüm sonu

Sonraki bölüm kilitli

15. bölümü 5 jetonla uygulamada açabilir, kaldığın yerden devam edebilirsin.

1 yorum