İçeriğe geç

Kemanımın Sesi

Bölüm 11 · 23 dk okuma

Kemanımın Sesi

Bölüm 11

Yaşamın İçinde Ölüm

Bölüm 9: Ysşamın İçinde Ölüm

Gözlerim, üniversitenin büyük bahçesine bakıyordu. Farklı alanlardaki öğrencilerin her biri başka yere gidiyordu. Bir grup, daire şeklinde çimlere oturmuş gitar çalıyor ve şarkı söylüyorlardı. Başka bir grup ise ellerinde büyük resim çantalarıyla büyük binaya doğru ilerliyorlardı.

Herkesin hayatı, amaçları ve hedefleri farklıydı. Bazıları eğleniyor bazılar ise hararetli bir konuşma yapıyorlardı. Ama herkes nihayetinde hayata tutunuyordu.

Öyleyse benim pes etmem fazlasıyla kolay olmaz mıydı? Sonuçta herkesin kendine göre sorunları vardı ve pek azı bunlarla başa çıkabiliyordu.

Elbette benim yaşadıklarım hiç kolay şeyler değildi. Ailemi, bir kolumu, hayallerimi, umutlarımı, neşemi ve çok daha fazlasını kaybetmeme sebep olan şey sadece bir trafik kazasıydı. Bütün bunlara rağmen hâlâ yaşıyordum ve tüm bunlardan kendimi sorumlu tutmam bencillik olmaz mıydı? Sonuçta ölebilirdim ama ben yaşamayı seçmiştim.

Şimdi baktığım bu koca bahçede ben nasıl tekrar hayallerime ulaşmaya çalışabilirdim? Uzun zamandır müzik benim hayatımın bir parçası hâline gelmişti. Şarkı söylemeyi de seviyordum ama benim asıl tutkum kemandı.

Her insan dile dökemediklerini farklı şekilde ifade ederdi. Kimisi bunu okuyarak, kimisi yazarak, kimisi çizerek... İşte benim de kendimi anlatma şeklimdi kemanım. Kemanımın sesi benim düşünüp de söyleyemediklerimi dile getiriyordu.

Ama şimdi bir kolum yoktu ve bu keman çalmamı imkânsız bir hâle getiriyordu. Benim hayattaki tüm mutluluğum böylece gidiyordu. İnsan hayal kurmadan yaşayabilir miydi? Eğer hayalleri elinden alınmak zorundaysa gerçeklerle yüzleşmek zorunda kalmak daha beterdi.

İnci hafifçe iki kere sırtımı sıvazladı ve bana destek olduğunu gösterdi. Derin bir nefes aldım ve zor da olsa gülümsemeye çalıştım. Bunu başarabilirdim. Her zaman özgüvenli bir insan olmuştum, pek çok şeyden korkardım ama korkularımın üstüne de giderdim. Şimdi de korkuyordum ama bugün o adımı atmazsam bir daha hiç atamazdım.

İlk adımı attığımda İnci de sol koluma girdi ve benimle birlikte yürümeye başladı. Yürürken bir yandan da etrafıma bakıyor ve artık aşina olduğum yere ne kadar yabancılaştığımı düşünüyordum.

Etrafıma bakarken birkaç kişiyle göz göze gelmiştim. Çoğu dönüp bakıyordu ama bunun iyi olduğunu düşünmüyordum. Kendimi giderek daha kötü hissetmeye başlamıştım.

Bir anda durduğumda İnci’ye doğru döndüm. Kol kola yürüdüğümüz için ben durduğumda o da durmak zorunda kalmıştı.

“Bir sorun mu var?” diye sorduğunda aynı anda kaşları da çatılmıştı. Mavi gözleri endişeyle parlıyordu.

“Ben bunu gerçekten yapabileceğimden emin değilim. İnsanların bana nasıl baktığını görüyorsun.” Bu bakışları onun da fark ettiğinden emindim zira fark edilmemesi mümkün değildi. Kendimi çok daha kötü hissediyordum şu an. Beni anlaması umuduyla gözlerimi bir an bile gözlerinden ayırmıyor ve bir şey söylemesini bekliyordum.

“Farkındayım ama zaten amacımız da bu değil miydi? Seni hiçbir şeye zorlayamam, istersen dönebiliriz ama her yerde böyle insanlarla karşılaşacaksın. Birileri sana hep yazık der gibi bakacak ama senin şimdiden o insanları görmezden gelmeyi öğrenmen gerekiyor.”

Haklıydı. Haklı olmasını istemeyeceğim kadar haklıydı. “Biliyorum,” dedim sesim mırıltıyla çıkarken. Etrafta her zaman böyle insanlar vardı. Ne yaşadığınızı, nasıl bir dönemden geçtiğinizi umursamadan sizi küçümseyen insanlar mutlaka olurdu. Bunu hiçbir şey demeden sadece bakışlarıyla bile yapabilirlerdi.

Başka hiçbir şey söylemeden tekrar yürümeye başladık. Büyük binanın içine girdiğimizde tanıdık bir yüz görüş açıma girdi. Sağ ve sol yanındaki iki kızla birlikte kahkaha atarak yürüyen Beril bu tarafa doğru geliyordu.

Yanındaki iki kızı da tanıyordum. Çok yakın olmasak da birkaç kez konuştuğum kızlardı. Eskiden en yakın arkadaşım olan Beril şimdi gülerek yanındakilere bir şeyler anlatıyordu.

Son olaydan sonra hiç konuşmamıştık. Yağız benimle konuşmak istese de Beril herhangi bir adımda bulunmamıştı. Bu yüzden ona daha fazla kırgın ve kızgındım çünkü bana göre bu yaptığı şeyden pişmanlık duymadığını gösteriyordu.

Adımlarım daha fazla hızlandı, yanından geçip gitmek ve hiç konuşmamak istedim. İnci de benimle birlikte adımlarını hızlandırdığında “Neler oluyor?” diye sessizce sordu. Ona bütün bu olanlardan bahsetmiştim ama Beril’i daha önce hiç görmediği için onu tanımıyordu ve şu anda da neden hızlandığımı anlamıyordu.

“Buradan hemen gitmemiz gerekiyor. Hemen.” Sorgulamadı ve yavaşça yanlarından uzaklaşmaya çalıştık. Onlarla yan yana geçtiğimizde Beril beni fark etmediği için içimden sevinç nidaları atıyordum.

“Alina,” duyduğum ses kesinlikle Beril’e aitti. Ne yazık ki. Başta duymamış gibi yapmayı düşündüm ama birkaç kez daha adımı tekrarlayınca mecburen bakmak zorunda kaldım.

Arkamı dönmeden önce derin bir nefes aldım. Ne olurdu sanki görmeden gitseydi. Karşılaşmaya hazır değildim. Neyse ki yanımda İnci vardı.

“Seni burada görmeyi beklemiyordum. Aslında önce tam emin olamadım ama dikkatli bakınca sen olduğunu fark ettim. Görmeyeli bayağı değişmişsin.” Gözleri sürekli sağ koluma takılıyordu ve bu beni oldukça rahatsız ediyordu.

“Sen de değişmişsin.” Hem de en yakın arkadaşımı tanıyamayacağım kadar çok değişmişsin Beril.

“En son olan olaydan sonra yanına da gelemedim. Biliyorsun çok yoğun oluyorum. Bu halinle yaşamak da zor oluyordur.” Koyu kahve saçlarını savurarak gözlerini devirir gibi yaptı. Bu hareketleri eskiden olmasa da artık nedense gözüme batmaya başlamıştı.

“Biliyorum.” Dedim sadece ve konuşmayı uzatmak istemediğimi belli ettim fakat yine umursamayarak konuşmaya devam etti.

“Aslında pek yanlış anlayacağın bir şey yok, ne gördüysen o. Yağız’la da ayrılmışsınızdır herhalde?” dedi. Ve bu gerçekten apaçık bir itiraftı. Yüzüme karşı gerçekten bunu söyleyebiliyordu. Hiç utanmadan, önemsemeden. Ben böyle bir insanla bunca zaman nasıl arkadaş kalabilmiştim gerçekten aklım almıyordu. Bu kadarı da fazlaydı. Bir de ayrılıp ayrılmadığımı öğrenmeye çalışıyordu. Ben bunu karşılıksız bırakır mıydım? Kesinlikle hayır.

“Hayırdır Beril? En yakın arkadaşını sevgilisiyle aldatmışken bir de karşımda böyle yüzsüzce konuşabilme cesaretini sana kim veriyor? Kendini ne sanıyorsun sen. Benim ne durumda olduğumu bildiğin halde yokluğumda Yağız’ı benden almaya mı çalışıyorsun? Al tabii, ama Yağız’ın seni asla umursamadan elinde çiçekle kapıma özür dilemeye geldiğini söylemek isterim. Eğer anlayabilirsin,”

Sözlerim yüzüne bir tokat gibi çarptığında afalladı. Biraz ağır konuşmuş olabilirdim fakat o bunu hak etmişti. Tabii ki Yağız’ı savunmuyordum, bu onu haklı duruma çıkarmazdı. Ama şu anda birinin Beril’e haddini bildirmesi gerekiyordu.

“Ne- ne saçmalıyorsun sen? Yağız artık beni seviyor, seni değil.” Bu kelimler alaycı bir kahkaha atmama neden oldu ve tek kaşımı kaldırarak ona baktım. “Sen rüyalarına devam et Beril, biz gerçek dünyada yaşıyoruz.”

Yanımda şaşkınlığını gizlemeye çalışan İnci’nin tekrar koluna girdim ve yürümesini sağladım. Tek kelime etmiyordu ve sadece yanımda sessizce yürüyordu. Neye bu kadar şaşırdığına anlam veremesem de Beril’in o sondaki yüz ifadesini hatırlamam gülümsememe engel olmuyordu.

Biraz daha yürüyünce yanımda hâlâ sessizce yürüyen İnci’ye “Bir şey demeyecek misin?” diye sordum çünkü bu kadar sessiz kalması normal değildi.

İnci; çok konuşkan, sürekli etrafındaki insanlara gülümseyen ve neşe saçan bir insandı. Onu henüz yeni yeni tanımaya başlasam da kanım ısınmıştı. Gerçekten iyi bir kızdı ve bana olan desteğini her zaman hissediyordum. Gülümsemesi bulaşıcıydı. İster istemez etrafındaki insanlar da gülümsüyordu.

“Vay be,” dedi yalnızca. Gerçekten neden bu kadar şaşırdığını anlamamıştım. “İnci neden bu kadar şaşırdın?” diye sordum merakıma yenik düşüp.

“Senin böyle yeteneklerin olduğunu bilmiyordum,” dedi bu kez. Parça parça konuşuyordu ve bu beni çok sinir ediyordu.

“Artık düzgünce söyleyecek misin? Sıkılmaya başlıyorum,” dedim çünkü gerçekten de sıkılmaya başlamıştım. Normalde bende insanları sinir etmek için parça parça konuşurdum. Bir şeyi tek seferde söylemektense alıştırarak söylemeyi tercih ederdim. Böyle de bir huyum vardı ama şimdi İnci’nin bu şekilde konuşması canımı sıkmıştı.

“Konuşmana gerçekten hayran kaldım. Ama madem insanların senin hakkında kötü konuşmasına izin vermiyordun neden halana hiçbir şey söylemedin?” dediğinde asıl olayı anladım.

Çünkü halam babamın tek kardeşiydi ve ne olursa olsun ona çok değer verirdi. Bende sanki babamın sevdiği birisini kırmak istememiştim. Hem eniştem de çok iyi bir insandı ve o da oradaydı.

Her ne kadar insanlara karşı kendimi savunabilsem de kendimden çok yine başkalarını düşünüyordum. İnsanlar bana istedikleri her şeyi söylerlerdi ama ben onları kırarım korkusuyla hiçbir şey söyleyemezdim. Doğru düzgün kendimi bile savunamıyordum normalde ama Beril’in söyledikleri son damla olmuştu.

“Normalde pek kendimi savunabilen bir insan değilim. İnsanların beni kırması çok kolaydır ama ben karşılığında hiçbir şey yapamam. Fakat Beril eski en yakın arkadaşım da olsa artık onun gerçek yüzünü görebiliyorum.” diyerek bir açıklama yaptım İnci’ye ve sonrasında ekledim.

“Halama gelecek olursak, babamın tek kardeşi ve babam halamı çok severdi, ne yaparsa yapsın. Kardeşi sonuçta. Bende bu yüzden ona hiçbir şey söyleyemedim. Sanki babamın geride bıraktığı bir insanı üzmek çok yanlış geldi. Gerçi böyle olmasa bile yine de bir şey söyleyebileceğimi sanmıyorum. Ben böyle biriyim işte. Kendimden başka herkese gereğinden fazla değer veririm. İnsanlar da bazen bunu bana karşı kullanır.”

İnci dikkatle beni dinlerken yüzünde minik bir tebessüm oluşmuştu. Bu tebessümün nedenini anlamamıştım çünkü ben şu an gülünecek bir şey görmüyordum. Anlamsızca ona baktığımda bu kez o konuştu.

“Alina senin çok güzel bir kalbin var, ama kendini insanlara ezdirmemelisin. Evet, kalbin çok temiz, iyi niyetlisin fakat insanlar her zaman iyi niyeti hak etmez.”

Söylediklerinde ne kadar haklı olduğunu anlatmama gerek bile yoktu. Ama bu benim elimde olan bir şey değildi. Herkesi kendim gibi sanıyordum ama değildi. Dünya çok fazla kirli düşünceye ev sahipliği yapıyordu.

Ne diyeceğimi bilemez şekilde sadece içli bir nefes verdim ve başımı aşağı yukarı salladım. O da başka hiçbir şey söylemedi ve destek verir gibi nazikçe omzumu sıvazladı.

Tekrar yürümeye başladığımızda nereye gideceğimizi bilmiyordum. Bazen insanlar dönüp baksa da artık bundan pek rahatsızlık duymuyordum. Alışmış sayılabilirdim ama bazen hâlâ bu bakışlardan rahatsızlık duyuyordum.

İnsanlar biraz daha sağ koluma baktıkça ben biraz daha tedirgin oluyordum. Sanki tüm bakışlar üzerimdeymiş de herkes bana acıyormuş gibi hissediyordum ama bana acımalarını istemiyordum. Bana bu şekilde yazık der gibi bakmalarını da istemiyordum.

İstemsizce, sanki utanılacak bir şey yapmışım gibi başımı önüme eğdim. Neden utandığımı da bilmiyordum ama kendimi suçlu ve kötü hissediyordum. Daha fazla burada duramazdım.

“İnci buradan gidebilir miyiz artık?” dedim endişenin sesimin tınısına bulaşmasını engelleyemeyerek. Her gün neşeyle geldiğim üniversitemin kapısından şimdi koşarak uzaklaşmak istiyordum. Daha doğrusu kaçmak.

İnci endişeyle bana baktığında “Bir sorun mu var?” diye sordu haklı olarak çünkü bir anda kaşlarımı çatmış ve sanki patlamaya hazır bir bomba varmış gibi başımı kaldırmış etrafıma bakıyordum.

“Kendimi iyi hissetmiyorum, lütfen gidelim.” Endişeli bakışlarım ona döndüğünde o da benim gibi kaşlarını çatmıştı fakat söylediklerimi sorgulamadı ve başını aşağı yukarı sallayarak sessiz bir cevap verdi.

Çok sevdiğim üniversitemin kapısından kendimi ağlamamak için zor tutarken ayrıldım. İnci sol koluma girmiş benimle hızlı adımlarla ilerliyordu. Beni anladığını biliyordum çünkü hiç sorgulamadan neden gitmek istediğimi anlamıştı. Hiçbir soru sormadan direkt olarak arabaya gittiğimizde ona minnettardım. Kısa sürede böyle bir arkadaşım olduğu için çok şanslıydım.

Arabanın yanına geldiğimizde benim için yolcu kapısını açtı ve arabaya bindikten sonra kapıyı kapatıp o da bindi. Hiçbir şey sormadı ya da söylemedi, bende aynı şekilde fakat bir süre sonra gözlerim dolmaya başladı. Duygularımı saklayamamıştım. Zaten hiçbir zaman duygularımı iyi saklayabilen birisi olamamıştım.

Çok fazla dolmuştum, içimde tutamıyordum duygularımı. Böyle yaşamaya daha ne kadar dayanabilirdim bilmiyordum.

Bu zamana kadar hep güçlü gözükmüştüm. Ailem bana güçlü durabilmeyi öğretmişti fakat şimdi tüm gücüm tükenmiş gibi hissediyordum. Ne yapacağımı, nasıl yaşayacağımı bilmiyordum. Oysa şimdi yanımda anne ve babam olsa ne de güzel olurdu.

Tek kalmıştım, yapayalnız kalmıştım. İlk defa. Arkadaşlarımın veya bir erkek arkadaşımın olup olmaması önemli değildi. O kadar çok arkadaşım olsun yine de insanın ailesi gibi olmuyordu işte. Kimse insanın anne ve babasının yerini tutamıyordu.

İstemsizce beynimden geçen düşünceler yüzünden gözyaşlarım usulca akmaya başladı. Önce bir tanesi düştü yanağıma, sonra bir tane daha. Durduramıyordum kendimi, dizginleyemiyordum.

Duygularım kendimi ele vermeme neden oluyordu. Ne yaparsam yapayım bu düşüncelerden kurtulamıyordum.

Ben artık yarım bir insandım, diğerleri gibi tam değildim, yarımdım. Kimse beni böyle sevmeyecek ve kabul etmeyecekti. Kimseden de öte ben kendimi böyle sevemeyecektim. Hep yarım ve eksik olarak kalacaktım. Bir yaprağı kopmuş bir çiçek gibi. Bir teli kopmuş bir keman gibi.

Gözyaşlarım çok daha hızlı akmaya başlayınca sakinleşmeye ve bu düşünceleri beynimden atmaya çalıştım ama nafileydi. Giderek beynimi ele geçiriyordu. İnci’nin fark etmemesi için yüzümü tamamen cama döndüm ve camı açtım.

Sert esen rüzgâr yüzüme çarptığında biraz olsun kendime gelmiş ve ferahlamış hissediyordum. Bir süre sadece bu şekilde camdan dışarıyı izlerken gözyaşlarım artık durmuştu.

Sessiz bir yolculuğun sonunda evime geldiğimizde camı kapattım ve yönümü İnci’den tarafa çevirdim. Ağladığımı fark etti mi bilmiyordum ama fark ettiyse de bir şey söylemedi.

“Beni eve bıraktığın için teşekkür ederim. Ve yanımda olduğun için.” Hafifçe gülümsediğimde İnci benim aksime gülümsemiyordu.

“Seninle kalmamı ister misin? Eğer kendini kötü…” diyordu ki lafını bölüp araya girdim.

“Ben gayet iyiyim, merak etme. Eğer bir sorun olursa sana haber veririm zaten, endişelenme.” İnci pek belli etmese de çok anaç bir yanı vardı. Bazen onu anneme benzetiyordum çünkü annem de bana sürekli iyi olup olmadığımı sorardı.

“Tamam ama bir şey olursa mutlaka beni ara. Bir şey olmasa da istediğin zaman arayabilirsin.” Az da olsa gülmeye çalışarak başımı aşağı yukarı salladım. Sahte gülüşüme içten bir tebessümle karşılık verdiğinde kendimi bir anda kötü hissetmiştim.

Sol kolumla uzanıp kapıyı açtım ve dışarı çıktım. Ona artık gitmesi için bir baş hareketi yaptığımda tekrar içten bir şekilde gülümsedi ve gitti. Araba uzaklaşırken ben de sonunda eve girebilmiştim.

İnci ile çok uzun bir zaman olmasa da samimi bir arkadaş olmuştuk. Her zaman benim yanımda olduğunu ve beni desteklediğini söylüyordu fakat ben ona yine de gerçekten içten bir şekilde gülümseyemiyordum. Kimseye karşı içten bir şekilde gülümseyemiyordum.

Zorla ayakkabılarımı çıkardım ve ev terliği giydim. Montumu da birkaç dakikanın sonunda çıkarabildiğimde böyle yaşamanın ne kadar zor olduğunu tekrar ve tekrar fark ettim.

Hayatımızda hep zorluklar olurdu. Bazen biz ne olduğunu anlamdan hayatımız bizim adımıza kararlar verirdi. Hiçbir şey bizim elimizde değildi ve her şey bir anda olurdu.

Benim hayatımda da böyle olmuştu. Hiç istemeyeceğim bir kaza geçirmiştim ve bütün hayatım mahvolmuştu. Gerçi böyle bir kazayı kim isterdi ki?

İnsanı böylesine yaralayan bir olay karşısında nasıl dimdik ayakta durabilirdim bilmiyordum. Ben o kadar güçlü değildim. Bu kadar acıyla başa çıkamazdım.

Eğer şu an yanımda anne ve babam olsaydı…

Küçük bir çocuk gibiydim. Hâlbuki yirmi iki yaşımdaydım. Ama belki onları küçük bir çocukken kaybetseydim unuturdum. Bu kadar acı çekmezdim belki, hatırlamazdım onları. Ama o zaman da onlarla daha az vakit geçirmiş olacak ve onları daha az tanımış olacaktım.

İkisinin olmasını da istemiyordum. Ben onların geri gelmesini istiyordum. Annem ve babam geri gelsin istiyordum. Beni bu zamana kadar bir an bile yalnız bırakmamışlardı ve bana hep sevgilerini aşılamışlardı. Faka şimdi yapayalnızdım. Onların yokluğuna alışamazdım. İnsan anne ve babasının yokluğuna alışabilir miydi?

Belki bir kolumun olmamasına dayanabilirdim ama…

Başım dönüyordu. Beni düşüncelerimden sıyıracak kadar çok başım dönüyordu. Gözlerimden yaşlar akarken ağladığımı yeni fark ediyordum.

Yürümeye çalışıp da sendelediğimde ayağım bir şeye takıldı ve sertçe yere düştüm. Kafamda bir acı hissettiğimde ve sol elimi başıma götürdüğümde elimdeki kırmızı renk kafamın kanadığını anlamamı sağladı. Başımı çok sert bir şekilde koltuğun kenarına vurmuştum.

Başım daha fazla dönmeye başladı ve eş zamanlı olarak gözlerim karardı. Hiçbir şey net değildi. Etrafı net göremiyordum.

Zorlukla ayağa kalkmaya çalıştım ama sızlayan başım buna izin vermedi. Elimi tekrar başıma götürdüğümde sıvının yoğunluğundan kanamanın arttığını anlayabilmiştim. İnci’ye haber vermeliydim.

Başımın dönmesi beni daha fazla bu şekilde tutamadı ve yere düştüm. Bedenim yere serilirken bilincimi açık tutmakta zorlanıyordum. Kafamda inanılmaz bir ağrı vardı. Gözlerimi açık tutamıyordum. Kanın şakaklarımdan aşağı süzüldüğünü hissettim.

“Yardım et…” diye fısıldayabildim zorlukla. Bilincim kapanmadan hemen önce ise sadece bir kişinin ismi çıktı dudaklarımdan.

“Aral.”

*

Kafamda şiddetli bir ağrı vardı ve sanki gözlerimin üstünde de tonlarca ağırlık var gibi hissediyordum. Gözlerim açılmamaya yemin etmiş gibiydiler. Başımdaki ağrı çok yoğundu.

Gözlerimi birkaç uzun dakikanın ardından yavaşça aralayabildim. Gözlerimi açmamla sanki başım daha çok ağrımış gibi hissetmiştim. Sol elimi başıma götürdüğümde kurumuş kanı hissettim.

En son ne olduğunu tam hatırlayamıyordum. Çok başım dönüyordu ve kafamı vurmuştum. Görüntüler puslu bir şekilde zihnime akın etmişti.

Başım çok fazla dönüyordu ve önümü görmekte zorluk çekiyordum. Yürürken ayağım takılıp başımı koltuğun kenarına vurmuş ve yere düşüp bayılmıştım. Böyle şeyler neden hep benim başıma geliyordu anlamıyordum.

Dikkat ederek ayağa kalktığımda bir anda kalktığım için olsa gerek yeniden başım dönmüştü. Elimi refleksle tekrar başıma götürdüğümde şakaklarımı ovuşturdum.

Merdiven korkuluklarından destek alarak yukarı çıkıp banyoya girdim. Aynada yüzümün halini gördüğümde bu kadar kötü gözüktüğümü düşünmemiştim.

Gözlerim şişmiş ve gözaltlarım morarmıştı. Gözlerimin içinde fazlasıyla olan kırmızı çizgiler de cabasıydı. Saçlarım dağılmıştı ve başımdan akan kan neredeyse yüzümün yarısını kaplamıştı. Gerçekten korkunç gözüküyordum.

Başımın neresinin kanadığını anlamak için elimi saç diplerimde gezdirdim ve çabucak yarayı buldum. Tam tepede değildi ve sağ taraftaydı. Çok derin ve abartılacak bir yaraya benzemiyordu, bu yüzden pek önemsemeden musluğu açtım ve tek elimle yüzümü yıkadım.

Yüzümdeki tüm kan izlerinin gittiğinden emin olduktan sonra yüzümü bir havlu yardımıyla kuruladım. Daha sonra saçlarıma biraz çekidüzen verdim. Gözlerimin şişliğini ve gözaltı morluklarımı saymazsak biraz daha iyi görünüyordum. Ama kalbimde hâlâ bir yara vardı ve ne yaparsam yapayım geçmeyecekti.

Kendime son kez bakmadan banyodan çıktım ve odama ilerledim. Dolabımdan birkaç parça kıyafet çıkardım ve üstümü değiştirdim fakat bu neredeyse on dakika sürmüştü. Şu an benimle olan sadece sol kolum olduğu için kıyafetlerimi değiştirmek oldukça zor oluyordu.

Bazen önemsiz gibi gördüğümüz şeyler hayatımızda oldukça fazla yer tutuyordu. Bunların önemini de kaybettikten sonra anlayabiliyorduk. Sahip olduğumuz şeyler yalnızca biz onlara sahip olmadan önce onları kaybettikten sonra değerleniyordu. Fakat değerini anladığımızda her şey için çok geç oluyordu.

Odamdan çıkacağım esnada çalışma masamın üstündeki kağıtlar dikkatimi çekti. Küçük çalışma masamın üstündeki kağıtları uzanıp aldım.

Kağıtların üstünde notalarım vardı. Bir zamanlar keman çalarken kullandığım notalar. Şu an gözüme ne kadar da değersiz geliyordu, artık hiçbir anlamı yoktu.

Geçirdiğim korkunç kaza yüzünden henüz başlamadan biten müzik kariyerimi de kaybetmiştim. Bir kolum olmadığı için artık keman çalmam imkansızdı. Bütün hayallerim bir saat içinde tozla duman olmuştu. Her şey elimden alınmıştı.

Tek tutkum, tek hayalimdi. Artık sadece bir hayal olarak kalacaktı. Hiçbir zaman müzisyen olamayacaktım. Hiçbir zaman hayallerimi gerçekleştiremeyecektim.

Ben artık hiçbir şeydim. Hiçbir işe yaramıyordum. Hayatta bir amacım kalmamıştı. Sevdiğim herkes gitmişti, hayallerim elimden alınmıştı.

Gözlerim sol elimde tuttuğum kâğıt parçalarından yarım olan sağ koluma kaydı. Dirseğimden itibaren orası artık sadece bir boşluktu. Kazağımın kolu boşluk yüzünden sallanıyordu.

Bu notaların da hiçbir anlamı kalmamıştı artık. Daha fazla bu kağıtları görmek istemiyordum. Kemana ait hiçbir şeyi görmek istemiyordum.

Kağıtları avucumun içinde sertçe buruştururken gözümden bir damla yaş düştü fakat şu an üzüntüden değil öfkeden ağlıyordum. Kendime öfkeliydim. Evet, belki bu kaza benim elimde değildi ama ben kendimi suçluyordum. Benim yüzümdendi.

Nefes alışlarım hızlanırken içim daha fazla öfkeyle doldu. Aklımı kaçırmış gibi hissediyordum. Neden bütün bunlar benim başıma geliyordu ki? Her şey bir kâbus olsa ve ben şimdi uykudan uyansam olmaz mıydı? Bütün bunları yaşamak zorunda mıydım?

Buruşturduğum kâğıdı odanın başka bir köşesine fırlattım. İçimdeki çığlık atma isteğini durduramıyordum. Saçlarımı koparmak istiyordum. Bundan sonra asla mutlu olamayacakmış gibi hissediyordum. Ben artık böyle yaşamaya mahkumdum. Yarım ve yalnız yaşamaya.

O kadar öfkeliydim ki sinirden ağlayamıyordum bile. Gözyaşlarım tükenmişti sanki. İçimde kopan fırtınalar vardı, gözyaşlarım akmasa da olurdu. O fırtına zaten beni oradan oraya sürüklüyordu ve asla dinmiyordu.

Daha fazla bu odada duramadım ve koşar adımlarla merdivenlerden aşağıya indim. Nefesim kesilecekmiş gibi hissetmiştim. Daralmıştım ve nefes almaya ihtiyacım vardı. Kendimi iyi hissettirecek bir şey yapmaya ihtiyacım vardı.

Sakinleşmem için mutfağa girip papatya çayı hazırlamak istedim. Papatya çayını severdim ve beni rahatlatırdı.

Ocağa biraz su koydum ve kaynamaya bıraktım. Su kaynadığında ocaktan alıp bir bardağa doldurdum ve ocağı da yavaşça kapattım fakat tamamen kapanıp kapanmadığını kontrol etmemiştim. Diğer aşamaları da uyguladığımda papatya çayım artık hazırdı.

Kupayı alıp üst kata çıktım. Koridorun en sonunda sadece benim, annemin ve babamın girebileceği bir oda vardı. Eve gelen misafirlerin veya başka herhangi birinin girmesi yasaktı çünkü bu oda ben küçükken benim için tasarlanmıştı. Zaten genelde anne ve babam bu odaya girmezdi fakat girdiklerinde de bunu bir sorun olarak görmezdim.

Odanın kapısı kilitli olduğundan önce kendi odama gittim. Yatağımın yanındaki komodinin üstüne kupayı bıraktım ve çekmeceyi açıp anahtarı aldım. Daha sonra cebime koydum çünkü bir elimle kupayı tutup aynı zamanda anahtarı tutamazdım. Kupayı da tekrar sol elime aldığımda odamdan çıktım ve özel odanın kapısına gittim.

Kapıyı açmak için önce kupayı yere bırakmam gerekiyordu. Daha sonra ise anahtarı cebimden çıkarıp anahtar deliğine soktum ve iki tur çevirerek kapıyı açabilmiştim. Kapı biraz eski olduğundan açarken de zorlanmıştım. Anahtarı alıp tekrar cebime koydum ve kupayı da yerden alarak içeri girip ayağımla kapıyı kapattım.

Çok büyük bir oda değildi. İçerisi genel olarak açık renklerden oluşuyordu ve açık kahve renginde eşyalar ağırlıktaydı. Kapının sol tarafında duvarda boydan boya kahverengi bir kitaplık vardı. Çoğunlukla eski ve biraz da mitolojik kitaplar bulunuyordu.

Kitaplığın hemen yanında biraz çapraz durmuş bir keman vardı. Bu keman antikaydı ve dokunmaya bile kıyamazdım. Uzun zamandır orada duruyordu. Kemanı görmem içli bir nefes vereme neden oldu.

Onun hemen yanında siyah nota sehpası bulunuyordu ve üstünde onlarca kâğıt vardı. Nota sehpasının arkasında kalan duvarda büyük bir tablo vardı ve tabloda da arkası dönük bir kadının seyirciye keman çalması resmedilmişti. Bu tabloyu yıllar önce gördüğümde çok beğenmiştim ve şu anda da tabloya karşı hayranlığım devam ediyordu. Bir zamanlar benim de böyle büyük bir sahneye çıkıp keman çalabileceğimi düşünürdüm. Şimdiyse her şey fazla imkânsız geliyordu.

Nota sehpasının yanında tek kişilik kahverengi renginde bir sallanan koltuk duruyordu. Etrafında yapay yapraklar vardı. Buraya oturup kitap okumak en sevdiğim aktivitelerdendi. Fakat şu an kitap okuyacak psikolojide hissetmiyordum kendimi.

Acelesiz adımlarla gidip oraya oturduğumda yavaşça sallanmaya başladım. Papatya çayımdan bir yudum aldıktan sonra gözlerim etrafta dolaşmaya devam etti.

Sallanan koltuğun hemen yanında da küçük bir sehpa ve üzerinde de gece lambası vardı. Kitaplığın karşısında bir pencere vardı ve pencerenin önünde de iki kişilik, üzerinde bolca yastık bulunan minik, sütlü kahve renginde bir koltuk vardı. Son olarak yerde de küçük, sade ve diğer eşyalarla uyumlu olan bir halı vardı.

Bazen odama gitmek yerine burada uyuyordum. Odamdan daha çok vakit geçirdiğim yer burasıydı fakat uzun bir süredir bu odaya girmemiştim. Girmeye cesaret edememiştim. Şimdi ise beni bu odaya girmeye iten şeyin ne olduğunu bilmiyordum. Rahatlamaya ve sakinleşmeye ihtiyacım vardı ve burasının bana iyi gelebileceğini düşünmüştüm. Öyle de olmuştu.

Bu odanın çok ayrı bir havası vardı. Beni içine çeken, eski yıllara götüren bir havası vardı. Ben çok küçükken bu oda hazırlanmıştı, tabii sonradan biraz da kendi zevkime göre eşyalar eklemiş ve çıkarmıştım. Son hali de bu şekildeydi işte.

Günümün büyük çoğunluğunda burada zaman geçirirdim. Dilediğimce kitap okur ve keman çalardım. Belki başka birisi için pek anlam ifade etmezdi ama benim için bu odanın her köşesinde bir anım vardı.

Çok iyi hatırlıyordum. Bir aralar çiçeklere çok merak salmıştım ve onları sürekli araştırıyordum. Bu odaya sürekli çiçek alıp getiriyordum ama sonrasında çiçekler zamanla solmaya başlayınca bende onlarla birlikte soluyordum sanki. Yaprakları kuruyup döküldüğünde çok üzülürdüm.

Sonra da daha fazla üzülmemek için artık çiçek almayı bırakmıştım ve bir daha da bu odaya getirmemiştim. Şimdi ise ben gerçek anlamda o çiçekler gibi solup gidiyordum. Artık çiçeklerle ilgilenmediğim için onlar benden intikam alıyorlardı. Onlara yaptığım gibi şimdi benim yapraklarım soluyordu ve yitip gidiyordum. Hayat gerçekten inanılmaz derecede şaşırtıcıydı.

Bu yaşıma kadar çok mutlu, neşe dolu bir hayatım olmuştu. Üzüldüğüm pek az anım olmuştur. Her şey böyle harika giderken bir anda bataklığa girmem akıl alır gibi değildi. Böyle olacağımı, yapayalnız kalacağımı ve arkadaşlarım tarafından ihanete uğramayı asla tahmin etmezdim. Birisi gelip bana böyle bir şey söylese sanırım sadece gülerdim.

Düşüncelerim arasında kaybolmuşken elimdeki papatya çayının bittiğini fark ettim. Bardağı hemen yanımda duran sehpanın üzerine bıraktım.

Başımda hafif bir ağrı vardı. Bunun kafamı vurduğum için olduğunu düşündüm ve geçer umuduyla pek önemsemedim. Telefonum aşağıda kaldığı için saati bilmiyordum fakat havanın iyice kararmasından akşamın geç saatlerinde olduğumu tahmin edebiliyordum. Kış ayında olduğumuz için çok çabuk akşam oluyordu. Ben gündüzleri akşama göre daha çok severdim ve yağmurlu havalardan nefret ederdim.

Burnuma ne olduğunu çıkaramadığım bir koku geliyordu fakat anlamamıştım. Sanki aşağıdan geliyor gibiydi. Başta bu kokunun sebebini pek önemsemedim ama daha sonra koku yoğunlaşınca aşağı inip bakmaya karar verdim. Başımdaki ağrı biraz daha artmıştı.

Tam ayağa kalktığım esnada büyük bir patlama oldu. Kulaklarım uğuldamaya başladı. Ne olduğunu anlamadım. Korkuyla geri geri gittiğim esnada tutunacak bir yer aradım. Hayır, tahmin ettiğim şey olamazdı. Bu kadarı da olmazdı değil mi? Hayatın benim için daha fazla oyunu olmamalıydı. Alt kattan geldiğini düşündüğüm duman kapının altından odaya sızıyordu. Kara dumanlar yavaş yavaş odaya yayılırken ne yapacağımı bilemiyordum.

Aptal kafam yüzünden papatya çayı yaparken gazı açık unutmuş olmalıydım. O da sonucunda bir yangına neden olurdu. Aptaldım. Ben tam bir aptaldım. Papatya çayı yaparken kafam çok dağınıktı, bu yüzden gazı açık unutmuş olmalıydım.

Ama şimdi böyle söylemeyi bırakıp buradan nasıl çıkacağımı düşünmeliydim. Kara dumanlar yüzüme doğru geldiğinde birkaç kez öksürmeme neden oldu. Sol kolumla burnumu kapatmaya çalıştım ama pek işe yaradığı söylenemezdi. Beynimin içinde büyük bir alarm çalıyordu.

Kapıya doğru koştuğumda kapının kulpunu tuttum ve açmaya çalıştım ama…

Bu nasıl olabilirdi? Kapı açılmıyordu. Tekrar tekrar kapıyı açmayı denedim ama olmuyordu. Kilitlemediğime adım kadar emindim. Sıkışmış olmalıydı. Nefes alışlarım hızlandığında artık bittiğini sandım, artık her şeyin bittiğini sandım. Ama bu şekilde kendimi ölüme terk etmek istemiyordum. Bir kere kurtulmuştum, bir kere daha kurtulabilirdim. Değil mi?

Kapıdan umudumu kesip pencereye koştum. Koltuğun arkasından dolanıp pencerenin önündeki perdeyi çekip camı açtım ve avazım çıktığı kadar bağırdım.

“Yardım edin! İmdat, kimse yok mu?” Sokaktan geçen bir insan bile yoktu. Hadi ama, bu kadar da şanssız olamazdım. Daha çok bağırdım, daha çok yardım istedim ama kimse sesimi duymamıştı. Bu nasıl mümkün olabilirdi? En azından sadece bir insan olmalıydı.

Pencereyi açık bırakıp tekrar kapıya koştum. Duman artık odanın her bir köşesine yayılmıştı. Birkaç defa öksürdüm, artık nefes almakta zorlanıyordum.

Kapının kolunu bu kez daha güçlü şekilde zorladığımda yine açılmamıştı. Ayrıca normalde sağlak bir insan olduğum için sol kolum daha güçsüzdü bu yüzden kapıyı açmaya çalışırken ekstra olarak daha çok zorlanıyordum. Bu olmayan şansımı daha kötü bir hale getirmişti.

Tekrar pencereye koştum ama bu sefer nefes almak için koşmuştum zira odanın her yeri dumanlarla kaplanmıştı. Pencereden aşağı baktığımda aşağı atlamayı düşündüm fakat burası oldukça yüksekti. Eğer atlamaya kalkarsam kesinlikle bir yerlerimi kırmadan kurtulamazdım.

Kahretsin. Ne yapacağımı bilmiyordum ve giderek nefes almakta zorlanıyordum. Tekrar tekrar öksürdüğümde boğazım yırtılıyor gibi hissetmiştim. Derin soluklar alırken bir ümit tekrar var gücümle bağırdım.

“Yardım edin! İmdat, kimse yo…” diye bağırmaya devam ederken öksürüğüm konuşmamı engelledi. Burada ölecektim, sanırım artık gerçekten ölecektim.

Sol elim boğazıma gittiğinde zorlukla nefes alabiliyordum. Bu kara dumanlar tüm bedenimi ele geçirmişti. Dayanamayarak dizlerimin üzerine çöktüm. Ne yapacağımı bilmiyordum.

Birilerinin beni duyması gerekiyordu. Artık birilerinin beni duyması ve yardım etmesi gerekiyordu. Koltuğun arkasında camın önünde yere çöktüğümde daha fazla gücümün kalmadığını ve burada ölüp gideceğimi düşünüyordum.

Ne yaparsam yapayım bu hayata tutunamıyordum sanırım. Ne kadar mutlu olmaya çalışsam ve her ne kadar tekrar hayata yeniden alışmaya çalışsam da hayat bana yeni oyunlar oynuyordu. Elimde hiçbir koz yokken kazanamazdım.

Kimse beni duymuyordu. Kimse bana yardım edemiyordu. Ben ölüyordum.

Koltuğun kenarından bakışlarım kapıya kaydığında kenarlarının karardığını zorlukla görebildim. Alevler bütün evi sarmış olabilirdi. Artık buradan kurtulmam bir mucize olurdu.

Büyük bir ses daha duyduğumda korkuyla gözlerimi kapattım. Yeni bir patlama olmuş olmalıydı. Alevler yükseliyordu. Ben kapana kısılmıştım.

Evde küçük bir sarsıntı olduğunu hissettim. Etraf karanlıktı, dumanlar görüş alanımı kapatıyordu, koltuk da cabasıydı.

İtfaiyenin sesini zorlukla duyduğumda dışarıdaki insanların sesi de uğultu şeklinde kulaklarımı dolduruyordu. Bu an hafızamdan asla silinmeyecek olan bir ânı daha hatırlattı bana. Zihnim benimle bir oyun oynuyordu.

Kaza anı…

İtfaiyenin sesleri. İnsanlar bağırıyor. Her şey uğultu gibi duyuluyor.

Sağ koluma sanki binlerce iğne batıyormuş gibi hissediyorum. Canım acıyor.

Sonra birisi geliyor.

Aral.

Beni oradan kurtarıyor. Kolları arasına alıp çıkarıyor beni oradan.

Sonrası karanlık.

Bu yaşamın içinde ölümdü. Mutlaka sorun olurdu.

Beni yine buradan çıkaracak birisi olur muydu sanmıyordum. Sonumun geldiğini biliyordum. Eğer buradan çıkacak olsam bile bu defa ruhum kurtarılamazdı. Çünkü ben artık çok yaralanmıştım.

Ben açık tutmaya çalıştıkça gözlerim kapanıyordu. Uyumak istiyordum. Bir daha uyanmamak istiyordum.

Bilincim kapanmak üzereydi. Ama beni kurtarmaya gelmişlerdi. Gelmişlerdi öyle değil mi? Gelmeleri gerekiyordu. Bu da zihnimin bana bir oyunu olamazdı.

Beni kurtaracaklarını biliyordum. Bundan neden bu kadar emin olduğumu bilmiyordum fakat içimden bir ses öyle olduğunu söylüyordu.

Ben içimdeki sese her zaman güvenirdim. Ölecek olsam bile.

Dudaklarımda minik gözle görülemeyecek kadar az bir tebessüm oluştu. Anlam veremedim. Bu ölüme gülümsemek miydi? Ölüme meydan okumak mıydı?

Bakışlarım donduğunda ve bilincim kapanmadan hemen önce tebessümüm yerini koruyordu. Uykuya dalmadan hemen önce sadece bir kişinin adı çıktı dudaklarımdan.

Anlam veremediğim bir kişi.

“Aral.” Son kez kurtar beni.

Bilincim kapandı.

Bölüm sonu

1 yorum