İçeriğe geç

Kelebeğin Sırrı (Sahte Bela Serisi 1)

Bölüm 51 · 16 dk okuma

Kelebeğin Sırrı (Sahte Bela Serisi 1)

Bölüm 51

Bölüm 51

''Yoksa Defne mi demeliyim?''

Zihnimin içerisinde yankılanan dehşet verici sözler olduğum yerde öylece kalmama neden oldu. İşitiyordum, anlıyordum da, ama duyduklarımı neye yoracağımı bilemiyordum.

Foyan ortaya çıktı. Nesini anlamıyorsun ki?

"Ne?" diye mırıldandım fısıldayan bir tonda. Sarp ise birkaç saniye boyunca yüzümdeki ifadeyi inceledi. Sanki inkar etmemi beklermiş gibi bir umutla yüzüme bakmış olması dikkatimden kaçmadı. Ama dudaklarımdan firar eden tek kelime tüm hayallerini yıkmış olacak ki, samimiyetten uzak, acı bir gülümseme takınarak, ''Doğru duydun,'' dedi.

Gerçekten de doğru duymuştum. Sarp bana diğer adımla seslenmişti. Beni biliyordu. Defne'yi biliyordu. Peki ne kadarını biliyordu? Sadece ondan gizlediğim bir adım olduğunu mu, yoksa bununla kalmayıp gerçek soy adımı da mı? Peki nasıl öğrenmişti?

Beynimin içerisinde haddinden fazla soru ortaya çıkınca onlara birer cevap bulabilme umuduyla dudaklarımı araladım. Ama oradan sadece güçsüz bir, ''Sen...?'' çıktı.

Sarp başını belli belirsiz salladı. Olduğu yerde kıpırdanarak ardındaki karanlık gökyüzüne baktı ve sonra tekrar bana dönerek, ''Nereden biliyorum?'' diye sordu aklımdan geçenleri okumuş gibi. ''Ne zamandır biliyorum?''

Karşısında belki uzun zamandır hiç olmadığım kadar dürüst bir hal sergileyerek başımı onaylayıcı anlamda salladım. Bu eli Sarp'ın kazanmasına izin vererek beyaz bayrağı salladım. ''Nasıl?''

''Sandığın kadar akıllı değilmişsin,'' dedi tıslarcasına. ''Ben de sandığın kadar aptal değilmişim.''

Benim sandığım kadar akıllı olmamam, hatta belki de tam bir aptal olmam, bu işe girişirken kalbimden olabileceğimi hesaba katmamam sorunum değildi. Düşündüğüm kadar zeki değildim, evet. Ama Sarp'ın kendine aptal demesi, benim onu aptal yerine koyduğuma inanması canımı yakan asıl şey oldu.

Daha ne düşünmesini bekliyordun ki?

''Sarp...'' diyerek ona doğru bir adım attım. O ise ona yaklaşmama en ufak bir tahammülü bile yokmuşçasına hızla geriledi. Ona doğru uzanan ellerimi tek bir el hareketiyle geri savurdu ve, ''Çok eğlendin mi?'' diye sordu.

O an kendimden belki ilk kez nefret ettim. Onu kırmıştım, üzmüştüm. Bunlar yetmiyormuş gibi kendisini bir aptal gibi hissetmesine neden olmuştum. Buna hakkım yoktu, ama başka çarem de yoktu. Girdiğim bu görevde korumam gerekenin sadece can değil, kalp de olduğunu bilmiyordum ki.

''Saçmalama,'' diyerek itiraz ettim ve Sarp'ın aklında yer edinenleri defedebilmeyi umarak, ''Senin sandığın gibi bir şey yok ortada,'' dedim.

Sarp ise kendi dudaklarından dökülenlere oldukça ikna olmuş gibiydi. Başını onaylarcasına salladı ve, ''Bence gayet öyle,'' dedi. Sonra kısa bir an duraksadı ve sesi git gide yükselirken alaylı bir gülümsemeyle özetledi:

''Aylardır yanımdasın, aylardır beni kandırıyorsun. Güya asistanımdın, ama sonra ne öğreniyorum? Meğerse güvenmeye başladığım kız kendini tanıttığı gibi bir asistan değil, babamın beni koruması için tuttuğu bir yalancıymış.''

Güvenmeye başladığım kız.

Güvenini de zedelemiştim.

''Sarp!'' dedim yine itiraz dolu bir tınıyla. Bana baktığında başımı şiddetle sağa sola salladım. ''Tam olarak öyle değil işte.''

O da başını salladı ve alayla gülümsedi. ''Öyle olmamasını umdum.''

Yutkundum. Henüz neyi nasıl bildiğini anlayamamıştım. Onu korumakla görevlendirildiğimi öğrenmişti ve şimdi muhtemelen söylediğim her şeyin yalan olduğuna inanıyordu. Aşkımı bile görevimin bir parçası sanıyor olmalıydı.

Ayıkla bakalım pirincin taşını.

''Sen bir sus be!'' diye söylendim iç sesime doğru. Sarp'ın bu hareketim üzerine bana garipseyen gözlerle baktığının farkına varmamla, o koyu harelerde aynı zamanda açık bir öfkenin de olduğunu görmemle asıl konuya geri dönerek, ''Nereden biliyorsun sen bunları?'' diye sordum.

Birkaç saniye sessiz kaldı. Yüzündeki ifade canımı yakıyordu. Öyle bir bakıyordu ki bana, ilk tanıştığımızda bile bu kadar yabancı hissetmemiştim ona.

''Takip edildiğimizde yaralandın,'' diye açıkladı daha sakin ve durgun bir sesle. Yutkunarak devam etti. ''Hastanede işlemlerini yaparken öğrendim gerçek adını. İki adın olması normal, ama soy adını farklı tanıtman elbette dikkatimden kaçmadı.''

İşittiğim sözlerle aklım hemen haftalar öylesine gitti. Takip edildiğimizde direksiyonda ben vardım ve durumu anlayarak Sarp'ı adamların takibinden kurtarmaya çalışmıştım. Bu esna da koluma giren cam parçası nedeniyle yaralanmış, soluğu hastanede almıştım. Ben Sarp'ı kurtarmışsım, o da beni. Hatırlıyordum, tam olarak ne olduğu hatırımda değildi, ama Sarp'ı bir pottan uzaklaştırmaya çalışırken kendi ellerimle gerçeklerin içine atmıştım. Kendi ağzımla çantamı alıp işlemleri yapabileceğini söylemiştim. Kendim etmiş, kendim bulmuştum.

Beynimden vurulmuşa dönüşmeme neden olan bu farkındalığın yanı sıra, kalbime de bir darbe almış gibi hissettim. Sarp ile ilişkimiz hastaneden çok sonra başlamıştı. Bile bile neden bana hislerini açıklamıştı?

''Madem o zamandan beri biliyorsun,'' dedim aklımdaki beyin kemirici soruya bir yanıt bulma umuduyla, ''Niye benimle...''

''Neden sana açıldım?'' diye sorarak sözümü kesti Sarp. Sonra bana öfkeyle, tahammül edemezcesine baktı ve, ''Belki bu seni insafa getirir de doğruları kendin anlatırsın diye,'' diyerek açıkladı.

Yutkundum. Nefesim sanki boğazımı sıkan bir el varmış gibi daralırken ihtimal verdiğim şeyin gerçek olmamasını umdum. Bir kez daha yutkundum ve, ''Hissettiğini söylediklerin yalan mıydı?'' diye sordum, Sarp'ın karşısında ilk kez titreyen sesimle. Eğer yalansa, görev boyunca söylediğim yalanlar için özür diler, Sarp'ı kalbime gömer ve bir daha karşısında çıkma gereği bile duymazdım. Ama eğer doğruysa, eğer o da kalbine söz geçirememişse, o zaman ne kadar kızarsa kızsın, onun için savaşırdım.

Sarp da bu sorumla birkaç saniye sessiz kaldı. Yüzünde çözemediğim, ama biraz da tereddüt dolu bir ifade vardı.

Ya hisleri gerçek olduğu halde yalan söylediğini iddia ederse?

İç sesime hak vermeden edemedim. Hisleri gerçekse bu onun canını yaktığım anlamına gelirdi ve sırf benim de canım yansın diye böyle bir şey yapabilirdi. Sarp'ın bu tür bir klişeye imza atmaması için içten içe dua ettim. Zira yalan dese inanırdım.

Sarp sesli bir nefes aldı. Söyleyeceği şeyden nefret ediyormuşçasına tısladı ve, ''Yalan olmasını dilerdim,'' dedi. O belki bunu itiraf etmekten nefret etti, ama onun nefreti benim ışığım oldu. O an kendime, kendimi affettireceğimin sözünü verdim.

''Ama zaten burada yalan konusunda ustalaşan sensin,'' diye ekledi Sarp suçlayıcı bir tonda.

Bir kez daha kendimi savunmayı denedim. ''Ben hiçbir şeyi keyfimden söylemedim. Mecburdum.''

Harika savunma, tebrik ederim.

Aramızda yine kısa bir sessizlik oldu. Bu fırsatı değerlendirerek kendimi açıklamam gerekirdi belki, ama Sarp'ın bakışları altında ezilmekten dudaklarımdan tek kelime firar etmedi. Her bir söz karşımdaki bu adamı gazabından korktu sanki.

''Hissettiklerimizin karşılıklı olduğunu nasıl söyleyebildin?''

Bu soruyla Sarp'a hayretle baktım. Ona doğru bir adım attım ve elimde olmadan sesimi yükselttim. ''Öyle çünkü! Yalan değil!''

Alaylı bir gülüşle başını salladı ve, ''Eminim öyledir,'' diyerek arkasını döndü. Adımları onu benden uzaklaştırırken, uzaklaşanın sadece adımlarının değil, kalbi de olduğunu biliyordum.

''Ya Sarp bir dinle,'' diyerek hızla ona yetiştim. Şu an kendisine dokunmamı asla kabul etmeyeceğini bildiğim için önüne geçerek uzaklaşmasına engel olmaya çalıştım.

''Bir anlamaya çalış,'' dedim çaresizce. Beni anlamasını nasıl bekleyebilirdim ki oysa?

''Anlayacağımı anladım ben,'' dedi tükürürcesine. Bana hiç güzel bakmıyordu. Hem de hiç. Sonrasına bakışlarını toparladı. Koyu hareleri git gide katı bir ifadeye bürünürken, ''Bundan sonra karşıma çıkma,'' diye devam etti.

Sözleri kalbimde büyük bir yara açtı. Şu ana dek aldığım fiziksel yaraların hiçbiri bu kadar canımı yakmamıştı. Sarp, dudaklarından dökülen birkaç kelimeyle kimsenin başarmadığı bir şeyi başarmıştı. Kalbime hedef almış, hedefi tutturmuştu.

Benden uzaklaşarak adımlamaya devam ettiğinde, ''Sarp!'' diye seslendim arkasından.

Kısa bir anlığına durdu. Yapmacık bir şekilde güldü ve, ''Eve bırakayım diyeceğim, ama muhteşem Defne Hanım için eve yalnız dönmek sorun olmayacaktır,'' dedi ve tekrar arkasını dönerek aracına doğru ilerledi.

Alaylı sözleri öfkemi harekete geçirdi. Hüzün, kırgınlık, pişmanlık ve öfke bir araya gelerek tehlikeli bir birleşimi çıkardılar ortaya. Kalbim yandı yandı kül oldu da, ben de o küllerden geri doğdum sanki.

''Arkandan ağlayacağımı sanıyorsan çok beklersin,'' diye bağırdım arabasına ulaşan adamın ardından. Sonra kendimi affettirme sözümün yanına, bir de söz daha ekledim:

''Ben seni bu sözlere pişman etmez miyim!''

Sarp bu sözlerime hiçbir karşılık vermeden arabasına atladığı gibi beni oracıkta bırakıp gitti. Yalnız kalmış olmak umurumda olmasa da, ciddi ciddi gitmiş olması canımı sıkmıştı. Beni dinlememişti bile.

Beni sakinleştirmesini umarak derin bir nefes aldım ve kendimi biraz ötedeki bir bankın üzerine bırakarak bakışlarımı karşımda dalgalara çevirdim. Sarp her şeyi öğrenmişti. Bir gün zaten öğrenecekti, ama böyle olmak zorunda mıydı? Kendini aptal yerine konmuş gibi hissetmiş ve yer yer aynını benimle de yapmıştı. Bunun farkına şimdi varmıştım. En basitinden daha yakın zamanda olduğumdan olgun göründüğümü söylemişti. Çünkü kimliğimde gerçek yaşımı görmüş ve ne tepki vereceğimi görmek istemişti.

Sarp'ın ardından o bankta ne kadar oturdum bilmiyordum. Ama nihayetinde bir şeyler yapmam gerektiğini hatırlayarak yerimden kalktım ve denk gelen ilk taksiye atlayarak soluğu Çisem'in yanında aldım. İkinci evim olan bu yerde önce üzerimdeki rahatsız elbiseden kurtularak yüzümdeki makyajı yok ettim ve bir yandan da Çisem'e olanları anlattım.

''Açıklamama fırsat bile vermedi,'' dedim bardağımdaki çaydan bir yudum alırken. ''Ne güzel anlatacaktım her şeyi.''

Çisem bana teselli veren gözlerle baktı. Sözleriyse bakışlarından çok uzaktı. ''Anlatsan da bir faydası olmazdı, Defne.''

Arkadaşıma öfkeli bir bakış attım. Elimdeki sıcak sıvıyla dolu bardağı tehditkar bir şekilde kaldırdım ve, ''Kimin tarafındasın sen?'' diye sordum, abartılı bir şekilde, dişlerimin arasından.

Çisem çattığı kaşlarıyla havaya kaldırdığım bardağa garipseyen bir bakış atarak saçmaladığım mesajını verdi ve, ''Elbette senin tarafındayım,'' diye yanıtladı sorumu. Sonra içten bir şekilde gülümsedi ve ekledi. ''Ama seni yanlış umutlarla da besleyemem.''

Gerçek bir dost olmaya çalıştığı için Çisem'i suçlayamazdım. Yüzüme somurtkan bir ifade yerleştirerek çayımdan sesli bir yudum aldım. Öfkenin yanında hissettiğim hüzün tuhaf hareketler sergilememe neden oluyordu.

Sen her zaman tuhafsın.

Çisem'e doğru boynu bükük bir bakış attım. ''Ortada umut mu kaldı sanki?''

Arkadaşımın kaşları üzüntüyle havalandı. İfadesi çaresiz bir hal alırken, ''O kadar vahim mi?'' diye sordu. Çisem sordu sormasına, ama benim ruhum birden Sarp'ın son ve alaylı sözlerini sarf ettiği o ana ışınlandı. Sözleri büyük bir miktarda zararsızdı belki, ama benden alaylı bir şekilde muhteşem Defne Hanım diye bahsetmesi nedense beni rahatsız etmiş, belki gururuma dahi dokunmuştu.

''Gösteririm ben ona,'' dedim öfkeli bir şekilde ve elimdeki ince belli bardağı, sanki Sarp'ın sarılmalara doyamadığım boynuymuş gibi sıktım. ''O söylediklerini ona yediririm!''

''Saçmalama, Defne,'' diyerek hızla araya girdi Çisem. Kınayıcı bakışlarını yüzüme çevirdi ve, ''Ne yapacaksın Allah aşkına?'' diye söylendi.

Sinsi bakışlarımı hakeden kişi Çisem olmasa da, şu an burada bakışlarımı sergileyebileceğim tek canlı o olduğu için kendisiyle yetinerek, ''Pişman edeceğim onu,'' diye fısıldadım psikopatça.

Sözlerim Çisem'in tabii ki hoşuna gitmedi. Sarıldığı yastığı bana doğru fırlattı ve, ''Hem suçlusun hem güçlü,'' dedi.

Yastığı yumruğumla karşılayarak geri başına fırlattım ve, ''Evet güce odaklıyım,'' dedim sözlerini istediğim gibi yorumlayarak.

Arkadaşım başını salladı ve, ''Biraz da suça mı odaklansan?'' dedi beni yatıştırarak düşüncelerimin aksine ikna etmek istercesine. Gülümseyerek ekledi:

''Savaş ilan etmek yerine kendini affettirmeye mi baksan?''

"Böyle olacağı baştan belliydi," dedim düşünceli bir şekilde, Çisem'in önerdiği gibi suşuma odaklanarak. "Bunu akıl ettim, ama fırtınanın ardından neler olacağını hesaba katamadım."

"Sana sırtını döneceğini biliyordun," dedi Çisem, söylediklerimi özetlemek ister gibi. Sözlerini başımla onaylamakla yetindim. Arkadaşım birkaç saniye sessiz kaldı. Sonra benim sükunetimden faydalanarak, "Ne yapacaksın peki şimdi?" diye sordu. "Görev tamamlanmadı, ama sen ifşa oldun."

Haklı sözleriyle sesli bir nefes aldım. Tekrar Sarp'ın yanına dönemezdim, buna elbette müsaade etmezdi. Kendine yeni bir asistan bulması dakikalarını alırdı. Peki onu kim koruyacaktı?

"Yanına dönemem," dedim adını telaffuz etmekten kaçınır gibi. Buruk bir tebessümle omuz silktim ve, "Uzaktan izlerim. Uzaktan korurum."

Çisem anladığını belli edercesine baş salladı. Aşırı bir tepki göstermemesi dudaklarımdan dökülenlerin makul bir ihtimal olduğunu gösterirken, "Peki dayın ne der ki bu duruma?" diyerek ortaya yeni bir soru attı.

Bakışlarımı yüzüne çevirdim. Duvarlar üstüme üstüme gelirken oturduğum yerden kalktım. "Kabul etmek zorunda. Aksi takdirde..."

Gerisini getiremedim. Tüm her şeyi geçtim, Sarp'ın korumasız kaldığını bilmek beni huzursuz eden bir diğer noktaydı. Dışardan gelene bundan sonra güvenmezdi, bu yüzden yeni asistanını dahi şirket içinden seçeceğine emindim.

''Daha dayına anlatmalısın.''

Çisem'in ortaya attığı bir diğer gerçekle ona doğru dönerek başımı salladım. Sesli bir nefes alarak başımı geriye doğru attım ve ellerimi saçlarımdan geçirerek, ''Buna hiç hazır değilim,'' dedim. Zira dayıma hangi birini anlatacaktım? Bana o kadar güvendiği halde işleri berbat ettiğimi mi yoksa korumaya gittiğim adama aşık olduğumu mu?

Görevi berbat etmen iyi olmadı ama kontrolden çıkan kalbin için özür dileyemezsin.

''Ben bildiririm, ama açıklama sana kalmış,'' dedi Çisem. Sonra kısa bir an duraksadı ve tereddütlü ve bir o kadar da endişeli bir şekilde dudaklarını ısırdı. ''Kızar mı ki?''

''Kızarsa kızsın,'' dedim umursamazca omuz silkerken. Kalbim acıyordu. Dayım kızsa ne olacaktı?

''Kızmaz kızmaz,'' dedi Çisem bu kez, benden ziyade kendini yatıştırmak istermiş gibi. ''Yapabileceğin bir şey yoktu. Tamam boş bulunup Sarp'ın hastane işlemlerini yapmasına müsaade etmen sana yakışan bir hata değil, ama sen de insansın sonuçta.''

Yutkundum ve kendimi tekrar koltuğa bıraktım. Bakışlarım dalgınca sabit bir noktaya takılırken o günü hatırlamamla kelimeler de dudaklarımdan döküldü.

''Hatırlıyorum, o an durumu başka yerden kurtarmaya çalışıyordum,'' diye açıkladım ve devam ettim. ''Kaş yapayım derken göz çıkarmışım işte.''

Çisem beni anladığını belli edercesine baş salladı. Dudaklarını birbirine bastırdı ve anlattıklarımı kendi kendime bir kez daha sindirmem için zaman verdi. Evet ben de sadece bir insandım, ama öyle bir hatayı nasıl yapabilmiştim. Nasıl Sarp'a tüm gerçekleri altın tepside sunabilmiştim.

''Ama şu da var,'' dedim aklıma gelen şeyle.''Haftalar önce hastanede öğrenmemiş olsa zaten bugün öğrenecekti.''

Kendimi avutmaya çalışırken ben.

''Orası öyle,'' diyerek destekledi beni, iç sesimden daha vicdanlı olan Çisem. ''Ama bir kendi öğrenmesi var, bir de senden duyması var.''

Alayla kendi halime güldüm. ''Adamın gözü önünde kaç kişiyi yere serdim, Çisem,'' dedim. ''Bugün benden öğrenmesi de fayda etmezdi.''

Çisem yine dudaklarını ısırarak hak verircesine baş salladı. Sonra aramızda kısa bir sessizlik oldu, bunu bozan da Çisem'di.

''İlhan abiyle ne zaman konuşacaksın?''

Bir yandan beni teselli edip yol göstermeye çalışırken diğer yandan da sorumluluklarını ve aksatmamamız gereken noktaları aynı çatıya sokmaya çalıştığının farkındaydım. Niyetim işleri zorlaştırmak değildi, ama arkadaşımın bana bu noktada da anlayış göstermesini umarak, ''Daha hazır değilim,'' dedim.

''Tamam, yarın konuşursun. Ben şimdiden haber etsem iyi olur.''

''Sen de yarın konuşsan?'' dedim soru soran bir tonda.

Çisem anlayışla gülümsedi, ama aynı zamanda bu gülüşle benden de anlayış diledi. ''Olmaz,'' diye itiraz ederek hatırlatmak istercesine ekledi. ''Biliyorsun.''

Biliyordum. Dayımın bir an önce bu önemli gelişmeden haberdar olması gerekiyordu. Zira Sarp öfkesini bizi bu işe sokan babası üzerine de salabilir, ve dayım olanları Ferit Bey'den de öğrenebilirdi. Onun karşısında her şeyden bihaber kalmasından da durumu önce bizden duyması daha doğruydu. Dayımı Ferit Bey karşısında zor durumda bırakamazdık.

''Öyle olsun,'' diye baş salladım.

Arkadaşım sehpanın üzerindeki telefonunu kavrayarak ayağa kalktı ve, ''Yarına kadar seni rahat bırakmasını rica edebilirim,'' dedi sevimli bir tonda.

Gülümsedim. ''Lütfen.''

Çisem'in odayı terk etmesiyle başımı geriye doğru attım ve sesli bir nefes aldım. Sarp'ın nerede olduğunu merak ediyordum, nasıl olduğunu bilmek istiyordum. Ferit Bey'i veya Ceyda Hanım'ı arayarak Sarp'ı soramazdım. Sarp hakkında bilgi alabileceğim tek kişi Kaan'dı ve denize düşen elbette yılana sarılırdı.

Ne yılanlığını gördün adamın?

İç sesimin bu sorusu cevap vermeye bile değmezdi. Kaan'ı arayarak durumu bildirdiğim takdirde konunun uzayacağını ve bir açıklama da ona yapmam gerekeceğini biliyordum. Bu yüzden işi kısa yoldan halletmeyi seçerek telefonumu aldım. Kaan ile olan konuşmamıza girdim ve önce kısaca durumu bildiren bir mesaj yazdım:

Sarp her şeyi öğrendi. Görüşelim seninle.

Telefonu kucağıma bırakarak başımı tekrar geriye doğru atarak ardımdaki duvara yasladım. Umuyordum ki mesaj atmak istediğim etkiyi bırakır ve Kaan konunun derinlerine dalmak istemezdi. Gerçi kuzenine karşı kurulan böyle büyük bir oyunun açığa çıkmasını sırf mesaj yoluyla bildirdiğim için daha az umursayacağını sanmak da saçmalıktı.

Aradan çok zaman geçmeden telefonum titreşti. Başımı kaldırdım ve hızla telefonumu kavrayarak Kaan'dan gelen mesajı açtım:

Biliyorum, yanımda.

Pabucumun ajanı!

Okuduğum sözlerle öfkem körüklenirken Kaan'ın Sarp'ın yanında açma aptallığı göstermemesini umarak sesli bir mesaj attım:

''Parçalarım oğlum seni!''

Oflayarak telefonumu koltukta boşluğa attım. Sarp hakkında bilgi almanın tek yolu Kaan'dan geçiyordu ve onu kızdırıp bana gıcık davranmasına neden olmak yerine bu gece için daha fazla bu konu üzerinde durmayarak yarın sakin kafayla Kaan ile görüşmeyi denemeliydim.

Doğru olan bu olduğu gibi, oldukça zordu da.

*

Hafta sonu boyunca Kaan ile doğru düzgün görüşememiştim. Sarp geride bıraktığımız iki günün büyük kısmını Kaan ile geçirmeyi tercih etmişti ve bu Kaan'ın benimle iletişim kurmasını zorlaştırmıştı. Bu bir yana, Kaan da güvende sayılmazdı. Zira Sarp henüz Kaan'ın da görevimden haberdar olduğunu bilmiyordu ve öğrendiğinde, eğer aile indirimi yapmazsa, Kaan'a da sırt çevirmesi muhtemeldi.

Ben ise pazartesi sabahı kendimi Sarp'ın odasında buldum. Hiç beni hayatından defetmemiş gibi, açıkça dile getirmemiş olsa dahi hiç beni kovmamış gibi erkenden Sarp'ın şirketteki odasına girerek onu beklemeye koyuldum. Dün Sena aramış ve Ebru'nun Sarp'ın yeni asistanı ilan edilmesiyle neler olduğunu öğrenmek istemişti. Sarp'ın bu hamlesi Sena'nın sorularına kulak vermemi zorlaştırmıştı. Haberini alacağımı biliyor ve savaş istiyordu.

''Ne işin var senin burada?''

İşittiğim sesle irkilerek arkamı döndüm. Düşüncelerime öyle dalmış olmalıydım ki, Sarp'ın geldiğinin farkına dahi varamamıştım. Oturduğum yerden kalktım ve, ''Senin için geldim,'' diye açıkladım.

Sarp'ın bakışları bir süre üzerimde gezindi. Beni hiç bu halde görmemişti. Her zaman o hanım hanımcık kız olarak çıkmıştım karşısına. Şimdiyse gerçek Defne'yi görüyordu. Işıl'ı değil.

Karşısında gelinlikle durmayı tercih ederdin tabii.

Sarp bana doğru birkaç adım attı. Sonra bakışlarını kaçırdı ve çalışma masasına yanaşırken, ''İşim var,'' dedi. ''Git şimdi. Ayrıca seni bir daha görmek istemediğimi söyledim.''

''Yalan söyledin,'' dedim hiç vakit kaybetmeden. Yine o alaylı haline büründü. Bildiğini belli ettiği gerçeği böyle sindiriyordu sanki. ''O senin işin.''

Dişlerimi birbirine bastırdım. Çisem'in söylediği gibi hatamı unutmamak yerine güçlüyü oynamak ne derece mantıklıydı bilmiyordum ama, ''Laf sokma bana,'' dedim.

''Çık odamdan,'' diye buyurdu yüzüme bakma gereği dahi duymadan. Alayla sırıtan ben oldum. Emrinde çalışan asistanıyken bile sözünü dinlemiyordum, kimliğim ortaya çıkıp gücüme büründükten sonra mı dinleyecektim?

Başımı sağa sola salladım. ''Hayır. Sen beni dinleyene kadar gitmem.''

Bıkkın bir nefes aldı. Bana bakmayı reddetmeyi sürdürüyordu. Parmakları hafifçe masasının üzerindeki telefona gitti. Nihayetinde tek kaşını kaldırarak bana baktı ve, ''Güvenliği çağırayım mı?'' diye sordu bu defa.

Hadi ama cidden mi?

Kollarımı önümde bağlayarak kendinden emin bir şekilde karşısında durdum. Onu baştan ayağa alayla süzerek kendisinden daha etkili bir tehdit beklediğim belli ettim ve umursamazca omuz silkerek, ''Odanın savaş alanına dönmesini istiyorsan çağır,'' dedim olacakları az çok tahmin edebilmesini umarak. ''O adamlar bu odadan içeri girdiklerinde olacaklardan ben sorumlu değilim.''

Parmaklarını telefondan çekti. Masasının üzerine doğru eğilen bedeni tekrar dik bir hal alırken tekrar tek kaşını havalandırdı ve parmağıyla beni gösterdi. ''Beni tehdit mi ediyorsun sen?''

Sesli bir nefes alarak düşünceli bir hale büründüm. Dudaklarımı büzerek, ''Tam olarak sayılmaz,'' dedim ve kendimden emin bir gülüşle ekledim. ''Ama etsem korkması gereken sen olursun.''

Alay etme sırası bir kez daha ona geçti. Güldü. ''Gördük onu.''

Ben kaşlarımı çatarken Sarp tekrar ciddiyete büründü ve, ''Benim seninle konuşacak bir şeyim yok,'' dedi kesin bir dille ve yüzünü buruşturarak kapıyı işaret etti. ''Şimdi daha fazla küçük düşürme kendini ve git.''

Yüzünü ekşittiği anda gözlerini benden kaçırması beni teselli etmeli miydi?

Evet.

Küçük bir kahkaha attım ve aklıma gelen şeyle masasına doğru yaklaştım. Sarp koltuğuna yerleşmiş, oturduğu yerden bir köleye bakan kral gibi hükmedercesine bana bakıyordu. Duruşunun beni ezmesine izin vermeyerek, ''Küçülen sensin,'' dedim suçlayıcı bir tonda. ''Ebru'dan başka asistanın yapacak kişi yok muydu? Bana inat olsun diye yaptın.''

Masaya vurduğum elime ters bir bakış attı ve kendinden emin duruşunu bozmadan, ''Sen neyine güveniyorsun?'' diye sordu.

Yalnız bence dışarıdan oldukça havalı görünüyorsunuz.

Yan bir şekilde gülümsedim ve çenemle Sarp'ın sol göğsünü işaret ettim. ''Kalbine.''

Bundan açık bir rahatsızlık duydu. Alaylı ifadesi sarsıldı. Neredeyse surat astı. Zira doğru noktaya parmak basmıştım.

''Git!'' diye emretti.

''Gitmem.''

Bakışlarını yine benden uzak tutarak oturduğu yerden kalktı. ''Işıl mısın, Defne misin her kimsen...'' diyordu ki, ''Işıl olmamı tercih edersin,'' diyerek sözünü kestim.

Defne olsa duramazsın.

Bu sırada kapı tıklatıldı. Sarp, bu imdatına yetişmiş gibi dikkatini kapıya vererek, ''Gir,'' diye seslendi güçlü sesiyle. Kapı saniyeler içerisinde açıldı ve içeri yolmak için can attığım sarı saçların sahibi girdi.

''Sarp Bey,'' dedi Ebru beni yok sayarak. ''Toplantı başlamak üzere.''

Yüzündeki gülümsemeyi bizzat solduran ben olmak istedim.

Soldursana.

Sarp gülümsedi. ''Tam zamanında geldin. Geliyorum ben de.''

''Peki,'' diyerek odayı terk etti Ebru. Sarp'ın gözleri beni buldu. Bakışlarında açık zafer parıltıları görmemle dişlerimin arasından gülümsedim.

''Tebrik ederim,'' dedim meydan okuyan bir tonda. ''Benim karşımda Ebru'ya gülümsediğine göre sandığımdan da cesur olmalısın.''

Bu sözlerime aldırmamış gibi,''Geldiğimde burada görmeyeyim seni,'' diyerek kapıya yöneldi. Umursamaz gibi dursa da attığı golün etkisinden memnun olduğunu biliyordum.

Odadan çıkmasına engel olmadım. Golünün sevincini yaşasındı bakalım. Acaba onu tüm bunlara pişman ettiğimde de gülebilecek miydi?

Sen cidden hem suçlusun, hem de güçlü. Ayıp.

Derin bir nefes aldım ve, ''Suçu boşver,'' dedim iç sesime yanıt olarak. ''Ben güçlü olacağım.''

Bölüm sonu

3 yorum

  • Sarpın haklıyken haksız durumuna düşme sekili hd izle.com

  • Madem biliyordun hiç Defne tarafından baktın mı Sarp?? Ne kadar bencilce o kız kaç kere senin icin canıni hiçe saydı.Hic mi anlamadın sevgisini ..Birak