Odanın zeminindeki parkelerin soğuğu Ece’nin kemiklerine kadar işledi ama kıpırdayamadı.
Sırtını ahşap kapıya dayamış, dizleri göğsüne çekili vaziyette saatlerce öylece durdu. Annesinin kapıya vurup "Kızım yemek hazır", ardından gecenin ilerleyen saatlerinde "Işığı kapat artık, uyu" diyen fısıltıları bile o kalın süngerlerin ve kendi zihnindeki uğultunun arasında kaybolup gitti. Ekrandaki üç monitörün yaydığı neon mor ışık, karanlık odanın tavanında titrek gölgeler çiziyordu. Gözlerini o ışıklardan ayıramadı; aklında sadece Enes’in o son bakışı, göz bebeklerindeki o sarsıcı kavrayış ve dudaklarının kenarındaki yarım tebessüm vardı.
Öğrendi.
Bütün o gizem, aylarca biriktirdiği o korunaklı alan, okuldaki mesafesi, kendini dış dünyadan korumak için ördüğü o devasa duvar... Hepsi Enes’in tek bir fısıltısıyla yerle bir olmuştu.
Sabahın ilk gri ışıkları stor perdelerin kenarından odaya sızdığında Ece gözlerini kırpıştırdı; bütün gece tek bir saniye bile uyuyamamıştı. Telefonunun ekranı masada aralıksız parlayıp duruyordu.
İnci’den gelen mesajlar:
İnci: "Ece, sunum için ilk iki ders Nedim Hoca bizi alacakmış, slaytlar hazır değil mi?"
İnci: "Mert kapının önünde bekliyor, geç kalma patron!"
Ece titreyen parmaklarıyla telefonu aldı ama cevap yazamadı. Normalde haftalardır hazırlandıkları o büyük edebiyat sunumu tam da bu sabahtı. "Modern İletişim Çıkmazı ve Dijital Persona"... Şimdi kendi hayatı, sunacakları konunun ta kendisi haline gelmişti.
Okula gitmek, o koridorda yürümek ve en kötüsü de sınıfta Enes’in yanına oturup herkesin gözü önünde onunla sunum yapmak düşüncesi bile boğazını düğümlemeye yetiyordu. Enes sınıfta arkadaşlarına anlatmış mıydı? Bora ve Ali ile koridorda gülecekler miydi? "Bizim Butterfly yan komşummuş meğer!" diye dalga mı geçeceklerdi?
Ece başını yastığa gömüp gözlerini yumdu. Çantasını bile hazırlamadı; kapının kilidini açmaya eli gitmedi.
Saat 07.50. Dördüncü kat sahanlığı.
Enes kapısını kilitlerken bu sabah üzerinde her zamanki o aceleci, hoplayıp zıplayan halinden eser yoktu. Okul ceketinin fermuarını çekerken gözleri bir an bile 12 numaranın kapısından ayrılmıyordu.
Her sabah saat tam sekize on kala o kapı açılır, Ece o zarif siyah kabanı ve boynundaki kulaklığıyla eşikte belirirdi.
Enes sırt çantasını omzuna asıp beklemeye başladı. Merdivenlerin başında durdu. Bir dakika geçti, iki dakika geçti. Sahanlıktaki otomatik lamba çıt sesiyle söndü. Enes elini havaya kaldırıp lambayı tekrar yaktı.
Kulağını hafifçe 12 numaraya doğru kabarttı ama içeriden ne bir ayak sesi ne de bir anahtar şıkırtısı geliyordu.
Aşağıdan, sokağın başından Mert’in motorunun tanıdık homurtusu duyuldu. Mert kaldırımın kenarında durmuş, gözlerini dördüncü katın pencerelerine dikmiş bekliyordu.
Enes’in göğsünde ağır, huzursuz bir baskı belirdi. Dün akşam kızın gözlerinde gördüğü o saf dehşeti hatırladı. Bir şeyleri çözmüş olmanın, haklı çıkmanın getirdiği o anlık heyecan tamamen uçup gitmiş; yerini boğucu bir suçluluk duygusuna bırakmıştı. Kız onun yüzünden kendi odasında hapsolmuştu.
Adımlarını geri atıp 12 numaranın kapısının önüne geldi. Elini kaldırıp zilin butonuna doğru uzattı. Parmak ucu zile değmek üzereyken duraksadı. "Daha da korkutursun," diye düşündü. Elini yavaşça indirdi.
Merdivenleri bu sabah tek tek, adeta ayakları geri geri giderek indi. Apartmanın demir kapısını itip dışarı çıktığında sokak rüzgarı yüzüne çarptı. Mert kaskını çıkarmış, telefonundan birini aramaya çalışıyordu.
Enes’i tek başına görünce kaşlarını çattı: "Enes? Ece nerede, çıkmadı mı hala? Aramalarıma da bakmıyor, sunum bu sabah."
Enes ellerini montunun ceplerine soktu, gözlerini Mert’in sorgulayan bakışlarından kaçırıp yere dikti.
"Çıkmadı," dedi Enes, sesi sabahın serinliğinde boğuk ve kısık çıkarak. "Sanırım... Bugün gelmeyecek."
Mert şaşkınlıkla kaskını tuttu: "Nasıl gelmeyecek? Bugün edebiyat sunumu var, haftalardır bunu konuşuyoruz. Bir şeyi mi var?"
Enes derin bir nefes aldı. İçindeki o kocaman sır boğazına kadar yükseldi ama tek bir kelime bile etmedi; o sırrı taşımak artık sadece Ece’ye ait bir yük değildi, onu korumak Enes’in de sorumluluğuydu.
"Biraz rahatsızdı dün akşam," dedi Enes, yalan söylemekte zorlanarak. "Üzerine gitme, dinlensin."
Mert kuşkulu bir bakış attıktan sonra motorunu çalıştırdı. Enes ise otobüs durağına doğru yürümeye başladı. Fakat bu kez kafasında ne arkadaşlarıyla yapacağı şakalar vardı ne de cuma gününün neşesi. Adımları ağırlaşırken arkasında bıraktığı o dördüncü katın penceresine baktı; perdeler sımsıkı kapalıydı.