Alo? Mars Yardım Merkezi mi? Beni buradan alın kurban olduklarım, ben iyi değilim.
"Çekilin, çekilin diyorum! Yeter, atacağım kendimi. Dayanamıyorum bu acıya!"
"Etme eyleme Ecem, atlama."
"Of bırak atlasın ya, salak mı ne? Neyin derdindesin ki sen?"
Yatağın köşesinde ölü gibi yatıyordum ve birazdan da kendimi yere bırakacaktım. Dün olanları atlatmak için beyin şokuna ihtiyacım vardı, mecbur atlayacaktım. Atladım da ama pişman oldum çünkü galiba belim kırılmıştı.
"Dokunma Defne, ne hâli varsa görsün."
Ben yerde kıvranırken bana aptalmışım gibi bakan Seval'e ters ters bakıp yavaşça doğruldum. İşin doğrusu akıl sağlığım da kalp sağlığım da pek yerinde değildi. Dün Yağız'la olan şeyden sonra, kusura bakmayın söyleyince fenalaşıyorum, ipini salmış boğa gibi kaçmıştım. Üstümde ıslak şalvarla ne kadar hızlı olabilirsem o kadar hızlıydım ama neyse ki o da peşimden falan gelmemişti. Bense hâlâ atlatamamıştım. Ne olacaktı mesela şimdi? Ne yapacaktık? Haydi ben kendime mukayyet olamamıştım da öpmüştüm, o neden öpmüştü? Belki de duygusal bir şey değildi, ben sebep olmuştum? İşte bu gibi sorular yakamı bırakmadığı için en son kızları çağırmıştım. Bir ara dedem yanıma uğramış da olsa ondan hiçbir şey saklamayan ben, bunu anlatamamıştım. Kızlarsa en sevdikleri diziye yeni bölüm gelmiş havasında beni dinlemiş, saçma sapan tepkiler vermişlerdi. Ay tamam, düşüp bayılmalık olaydı ama ben ne yapacaktım?
"Git konuş Ecem, de ki; ben senden çok hoşlanıyorum. Çat çat söyle, olsun bitsin."
"Ya beni incitmemek için denemek isterse? Çok utanç verici olur."
Ellerimi yüzüme kapatıp ofladığım sıra, "O zaman bu düşünceni ona söylersin, yalandan kırılmam falan dersin." diye bir öneri sundu Defne. Yine de emin olamıyordum. Sen yapış çocuğun dudağına sonra emin olama, aptal Ecem!
"Şey yap şey, normal davran en iyisi. Bakalım çocuk ne tepki veriyor? Hani bir yanlışı düzeltmek ister gibi mi yapıyor yoksa dünyalar onun olmuş gibi mi yapıyor?"
Seval'in attığı fikirle doğrulduğumda mantıklı gelmişti. Belki tavırlarından bir çıkarımda bulunup ona göre yol izlerdim. Eğer pişmansa ben de pişman gibi yapar özür dilerdim ve devam ederdik. Şayet mutlu duruyorsa pat diye açardım hislerimi ve devam ederdik. Dur biraz... Her türlü devam ediyorsak sıkıntı yoktu demek ki? En iyisi sakin olup nabza göre şerbet takılmaktı bu durumda.
"Kalkın kızlar kalkın! Ablanızın bugün düellosu var, Flash TV sertifikamla bu işi çözeceğim."
"Var mı kız sertifikan?"
Sırıtıp, "Lazım olur diye almıştım." diye göz kırptığımda şakalaşarak evden çıktık. Sertifikam beni ne kadar kurtarırdı bilmiyordum ama umarım utanç benden uzak olurdu.
•
Yağız'ın iş yerine ilk defa gelmiştim. Bu yüzden etrafa acayip bakışlar atıyordum. Geniş bir alanda küçük bölümler vardı, birbirinden şeffaf camlarla ayrılan bölümlerde göz gezdirirken tanıdık sarı bukleleri arıyordum. Tabii gözlerim aradığını bulmak yerine geçen gördüğüm Hayat denen kızı görmüştü. Beni gördüğünde kaşları havalansa da yavaşça yanıma doğru geldi.
"Ecem'di değil mi? Yağız, gelir birazdan ama istersen benim masamda bekleyebilirsin."
"Eh, bekleyelim o zaman."
Peşine takılıp gösterdiği yere oturduğumda hâlâ etrafı inceliyordum. O bana çay söylerken masadaki broşürlere göz gezdirip ona döndüm.
"Merak ettiğim bir şey var; adaya gelen giden olmadı diye biliyorum ama seni ilk defa gördüm. Kalıcı gelmedin mi?"
"Birkaç aydır buralardayım ama evet, kalıcı değilim. Gezmeyi seviyorum, bir oradayım bir buradayım. Kendim geziyorum insanları da gezdiriyorum derken öyle yani."
Oh oh, gez sen. Aman diyeyim adada kalayım falan da deme. İç sesimin ayrı bir kıskançlığı vardı sanırım. Yine de ona gülümseyerek bakıp başımı salladığımda bir süre sessizce oturduk. Çayımı içip beklerken birden o ortaya bir soru attı.
"Yağız sürekli seni anlatıyor o yüzden tanışmak istemiştim. Aklını karıştırmış gibi olmak istemem ama bence o-"
"Ecem? Ne yapıyorsun burada?"
Ay sesini sevdiğimin çillisi gelmiş, seni sahneden alalım cıvık makarna.
Ayağa kalkıp ona baktığımda aklıma dünki öpüşme geldi ve yanaklarıma ısının inmesi bir oldu. Elimi saçıma götürürken saçlarımı kulağımın arkasına ittim. Allah için yeni gelin modundan bir çıkar mısın?
"İş yerini merak ediyordum da öyle bir uğrayayım dedim. Sağolsun Hayat da benimle ilgilendi. Sen neredeydin?"
"Bir turist kafilesi vardı da onları yolcu ediyordum. Gelsene, masama geçelim. Sana da teşekkürler Hayat."
Hayat elini önemli değil dercesine sallarken biz de onun masasına geçtik. Hayat'ın masası gibi ortak alanda değildi. Kendine ayrı bir köşesi vardı ve küçük ofisin kenarında ismi yazıyordu. Ağzımdan havalı bulduğumu belli eden bir ses çıkarken içeri girdim. Şu ana kadar gayet normal gidiyordum ama açık konuşayım dünün hatırası peşimi pek bırakmıyordu. Gözlerim yüzünde bir şekilde aşağılara giderken parmaklarımı filmlerdeki kızlar gibi dudağıma koyma isteği içimde dolanıyordu.
"Ecem, ben aslında düşü-"
"Bana bir kahve söylesene çilli ya, şeker kız bir kuru çay söyledi. İnsan kahve ısmarlar, değil mi yani?"
Yağız duraksayıp, "Tabii, söylerim." dedikten sonra iş telefonuna yöneldi. Bense çocuğu konuşturmadığım için kendi aptallığıma sövüyordum. Derdini anlatsa ya çocuk, ne diye bölüyorsun? Görüldüğü üzere sözde cesaretim buraya kadar gidiyordu. İstemem ihtimaline karşın korkuyordum. Özür dilemek zorunda kalmak istemiyordum, bunun beni kıracağını biliyordum. Kırardı.
Kahveler geldiğinde aldığım gibi kahveyi ağzıma götürüp yudumlamaya başladım. Sıcaktı ama olsundu. Bir süre durumu oyalardı.
"Ecem, konuşmamız gerek. Bak ben dün hakkında oturdum düşündüm. Beni yanlış anlamanı istemem."
"Yanlış anlamadım."
"Bir beni dinler misin? Kahveyi de ağzında tutmayı bırak, yanacaksın bak çok sıcak."
Dediğini istemeyerek de olsa yaptıktan sonra ellerimi kucağıma bırakıp parmaklarımla oynamaya başladım. Kaçıp gitse miydim? Galiba ben bu konuşmayı yapamayacaktım, bayılsa mıydım ki? İnandırıcılığımdan şüpheliydim çünkü.
"Karşımdaki bir kızı öylesine öpecek biri değilim, beni öyle görmeni istemem. Hele karşımdaki sensen. Benim için ne kadar önemli olduğunu biliyorsun değil mi? Seni kaybedemem Ecem, beş yıldan sonra bunu anladım. Fark ettim ki ben sana sandığımdan fazla değer veriyorum, sandığımdan fazla seviyorum."
Ama öyle sevmiyorsun işte, bir ama gelecek kesin ya of!
"Ben de seni çok seviyorum, ben de seni kaybetmek istemiyorum ama bence daha fazla konuşmayalım. Unutalım gitsin, yaşanmamış gibi devam edebiliriz bence. Edemez miyiz yoksa, bunu mu söylemek istiyorsun?"
Korka korka kurduğum son cümlemden sonra hemen araya girdi.
"Hayır hayır, bunu söylemeye çalışmıyordum ama... Neyse, dediğin gibi yapalım o zaman. Aramız iyi, değil mi? Sorun yok?"
"Yok, yok tabii. Her şey harika. Kahve de öyle, ımm bayıldım. Neyse ben sonra tekrar uğrarım, aramızdakini çözmemize de sevindim. Görüşürüz!"
Aceleyle kalkıp neredeyse koşturarak oradan çıkarken ağlamaya başladığımı fark ettim. Salaktım sanırım. Hatta sanırım değil basbaya salaktım! Durumu berbat etmiştim, unutalım neydi ya? Neyi unutuyorduk, unutmamalıydık hem de hiç bir şeyi. Ben o anın her saniyesinden bu kadar hoşlanmışken, ona bu kadar aşıkken unutmamalıydık. Ne yaptığımı sanıyordum ki, her şeyi toparlamış mıydım yani? Düzeltmeyi bırak daha kötü olmuştu çoğu şey. Artık ne aklımı ne kalbimi ben zor toplardım. Belki de yine gitmeliydim? Gitse miydim? Ama gidemezdim ki, kızlar, dedem, ada ve Yağız derken burası sevdiğim pek çok şeyle doluydu. Hem artık şehirde yaşamak istediğimi bile sanmıyordum orada beni bağlayan bir şey yoktu ki. Sevdiğim hiçbir şey yoktu, her şey buradaydı. Ben buraya aittim, kalbim burada atıyordu.
Adımlarımın beni barakanın dibine getirdiğini görünce soluklandım. Geldiğimden beri içeri girmemiştim o yüzden kapıyı aralayıp içeri girdim. Sonra fotoğraflar çıktı önüme, Yağız ve benim fotoğlarımız. Kimisi birlikte kimisi ayrı derken bir sürü fotoğraf küçük barakanın duvarlarını kaplıyordu. Küçük bir koltuk, bir masa ve sandalyelerden başka içinde bir şey olmayan baraka fotoğraflarla kaplanmıştı. Anılarımızı böyle capcanlı görmek gözyaşlarımı arttırırken yere çöktüm. Elime gelen fotoğrafta yan yana burada oturuyorduk. Şimdiyse ben salaklıklarım yüzünden burada tek başıma ağlıyordum.
Yağız'a karşı içimde öyle bir sevgi büyümüştü ki yıllar içinde engel olamamıştım ama karşılık beklemiyorum sanıyordum. Dün olandan sonra beklediğimi anlamıştım. Onun da beni sevmesine uğruna pek çok şeyi feda edecek kadar istiyordum. Onun sevgisine sahip olmak için sahip olduklarımı bırakabilirdim. Yeter ki kalbi benim için atsındı ama ben aptallığım yüzünden her şeyi berbat ediyordum. Böyle masallardaki aşklara biraz zor erişirdim ben.
Sonra kapı gıcırtısıyla beraber önümde diz çöken kişi beni düşmeye başladığım umut çukurundan çekti çıkardı sanki. Sarı bukleleri, çilleri ve sıcavık bakan yemyeşil gözleriyle kısılan hıçkırıklarımın şifasıydı sanki. Başparmağıyla gözyaşlarımı silmesiyle usulca gözlerimi kapattım. Onun için ağlıyordum ama gözyaşlarımı da yine o siliyordu. Yine ağlasam yine sileceğinden şüphem de yoktu. Belki de bana verdiği bu katıksız güven yüzünden ona aşık olmuştum.
Beni ağlatanı değil, gözyaşlarımı sileni sevmiştim.
"Ağlama, benim de canım yanıyor."
"Yağız, ben hissettiklerimi söyleyemedim sana. Unutalım dedim ama unutmayalım. Ben senden hoşlanıyorum hatta hoşlanmak az bile kalır. Ben sana aşığım çilli, öyle bir aşığım ki her şey elime ayağıma dolaşıyor. Ne yapacağımı bilemiyorum, kalakalıyorum resmen. Niye gittiğimi sordun ya? Artık içime sığdıramadığımdan gittim, geri gelecek cesaretim de yoktu."
O akmaya devam eden yaşları silmeye devam ederken gülümsedi birden. Öyle bir gülümsedi ki ben çok şey anladım ama o yine de anlattı.
"Kendin böyle hissederken benim sana nasıl kapıldığımı hiç mi fark etmedin be Ecem? Ağlasan ben de ağlardım, gülsen mutluluktan uçardım. O kocaman gözlerinle bana bir bakışın bile dünyaları önüne sermem için yeterdi ama ben de anlayamamışım ki kelebek."
Bir an bunun rüya olup olmadığına anlam veremezken gözyaşlarım da durmuştu. Öylece ona bakıyordum.
"Ben de sana aşığım Ecem, uğruna gemiye binecek kadar aşığım hem de. Bindim biliyor musun? Bayıldım gerçi ama bindim, sana gelemesem de gelmeyi denedim. Bu aramızda kalsın ama, bayıldığımı duyunca dalga geçiyorlar."
"Ben de geçeceğim ama?"
"Bir tek sana tüm tavizlerim benim zaten."
Gülümsememle o da gülümsedi. Sonra beni kendine çekti. Kollarıyla beni sardığında şimdi yapbozumun tamamlandığını hissediyordum. Onunla tamamlamıştım. Saçlarıma bıraktığı öpücükle iyice ona sokulduğumda şimdi mutluluktan ağlıyordum. Bipolar olmuş olabilir miydim?
Geriye çekilen Yağız'a ne oldu dercesine baktığımda hafifçe sırıttı. Bu hâli istemsizce beni de güldürürken çenemden tuttu.
"Dün yarım kalan şeyler vardı sanki, tamamlasak mı?"
"Bilmem, tamamlasak mı ki?"
Lafımı bitirmemle gözlerimin kapanması bir oldu. Bu sefer yanlış bir şey yoktu, üzen bir şey yoktu. Her şey tamdı, ben ve Yağız yıllarca tamamlanamayan yapboz gibiydik ve şimdi tamamlanmıştık. Bunun mutluluğuyla ona doğru gülümserken ellerimi boynuna doladım.
Hafifçe geri çekilip, "Eee, düğün ne zaman?" diye Hayriye teyze gibi sorduğumda, "Ne zaman bunu soracaksın diye bekliyordum." dedi. Sonrasıysa sen de peri masalı ben diyeyim Nasreddin hoca fıkrası öyle bir şeydi.
E, biraz da Kanlı Nigar araya karışmış olabilirdi çünkü buraya getirilen yaban elması kimdi onu öğrenecektim.