İçeriğe geç

Kehanet

Bölüm 15 · 8 dk okuma

Kehanet

Bölüm 15

HAYALER VE HAYATLAR

AYAZ IN ANLATIMI

hayat bazen acımasızlıklarla doludur kalbimiz yaşanmışlıklarla tutsak kalır . belkide öğrenmemeliyiz biz sevmeyi . kaybetmekten korkmamalıyız böylece ona bakınca içimde uçan kelebekler ölmesine izin vermeliydim belki bu kadar çok baglanmazdım...

hilal hala odasındaydı ben ise büyük salonda oturuyordum acaba her şeyi ateşe söyleyerek iyi mi yapmıştım kafam karişiktı hilalın yanına gitmek için ayağa kalktım düğün hazırlıklarını yapmıştım en kısa sürede evlenmek istiyordum çünkü bizim için zaman yoktu hayat bizim için kısaydı artık ona deyemeden yada öpemeden ölücek die ödüm kopuyordu ateşin sarayda olması hiç iyi değildi hilalın içindeki gölgenin bir şeyi bozucak diye yüreğim ağzımdaydı böyle dalmışken kendimi kaybediyordum derin derin düşünürken hilalin odasına doğru ilerledim hilal hala mışıl mışıl uyuyordu saçları yastıgın heryerini kaplıyordu

bu güzelik nasıl bana baktıga inanmıyordum onun bir gülüşüne ülkeyi yakadım ben onsuz 4 yıl bile idare edemedim odanın heryerine kokusu sarmıştı bugun büyük gündü bugun düğün günüydü saat 6 idi daha kalkmaması normaldi yatağa yaklaştıgım sırada üstünü örtüm ve odadan sakince çıktım bugün damat olucatım hilalimin kocası ve bütün ülkenin tek kıralı olucatım buna küçüklüğümden beri ant içmiştim

akınla beraber düğün yerine hazırlıklara bakmaya gitiğimiz sırada hilal daha yeni uyanıyordu

akın hazırlıklara yardım ediyordu .,

Hilal yatağından kalktığında güneş çoktan doğmuştu. Pencereden içeri sızan ışık yüzüne vuruyor, odadaki her şey altın rengine bürünüyordu.

Bugün onun hayatındaki en önemli gündü — bir dönüm noktası. Kalbi hızlı hızlı atarken aynaya baktı; gözlerinde hem sevinç hem de korku vardı.

Aşağıdan kahkahalar ve telaşlı ayak sesleri geliyordu. Hizmetçiler koşuşturuyor, Akın dışarıda atların hazırlanmasını kontrol ediyordu.

Hilal derin bir nefes aldı. "Bugün gerçekten olacak," diye fısıldadı.

Tam o sırada kapı hafifçe aralandı. Akın başını uzattı, yüzünde hem heyecan hem de huzur dolu bir gülümseme vardı.

— "Hazır mısın Hilalim?" dedi yumuşak bir sesle.

Hilal başını eğdi, dudaklarında belli belirsiz bir tebessüm belirdi.

— "Sanırım... artık hazırım."

Ve o an, yıllardır süren bekleyişin sonu geldi.

Hilal benbeyaz idi. Bir kuğ gibiydi yüzündeki hafif makyaj etkilenmemiş en üst seviyesi idi

Dudaklarını hafifçe yanını kıvırdı

sanki bir daha aşık oluyordum kuğ gibi kıvrıldı gülümsemesi sanki gelinlik ona cok kadar yakışmıştıkı

Gelinliği ona tam olmuştu.

Hilal ağır adımlarla merdivenlerden indi. Her basamakta kalbi biraz daha hızlandı. Aşağıda bekleyen kalabalığın uğultusu, müziğin ilk notalarıyla birleşince zaman sanki yavaşladı.

Ayaz başını kaldırdığında onu gördü — gözleriyle değil, kalbiyle.

Bir an nefesi kesildi. Her şeyin bittiğini, bütün fırtınaların dindiğini o an anladı.

Hilal’in duvağı rüzgârla hafifçe savrulurken, göz göze geldiler.

Hiçbir söz gerekmedi.

Ayaz, birkaç adım öne çıktı; kalabalığın arasından sıyrılıp elini uzattı.

“Geldin,” dedi sadece.

Hilal gülümsedi. “Söz verdiğim gibi.”

O anda her şey susmuş gibiydi. Ne müzik, ne uğultu… sadece onların kalp atışları vardı.

Nikâh memurunun sesi araya karıştığında ikisi de birbirine bakmayı bırakmadı.

“Hilal karaca, hiç kimsenin baskısı olmadan, kendi özgür iradenle Ayaz sinuzi eş olarak kabul ediyor musun?”

Hilal derin bir nefes aldı, gözleri doldu ama sesi netti:

“Evet.”

Kalabalık alkışlarla doldu, ama Ayaz o an sadece Hilal’in ellerini hissetti.

Yıllar süren bekleyişin, kavuşmanın, savaşın, özlemin sonuydu bu.

Ayaz alnını Hilal’in alnına yasladı, fısıldadı:

“Artık hiçbir kehanet bizi ayıramaz.”

Hilal gülümsedi. “Çünkü artık kaderimizi kendimiz yazıyoruz.”

Ayaz’ın elini tutarken Hilal’in kalbi hiç olmadığı kadar hızlı atıyordu. Parmaklarının arasından geçen sıcaklık, yılların bütün soğukluğunu eritiyordu sanki. O anın içinde sadece ikisi vardı. Kalabalığın sesi uzaklaştı, müzik arka planda bir yankıya dönüştü.

Nikâh memurunun “Şimdi damadımızın gelini öpme vakti,” demesiyle etraftan neşeli alkışlar yükseldi. Ayaz bir an tereddüt etti, Hilal’in gözlerinin içine baktı. Orada gördüğü şey, yıllardır aradığı huzurdu. Usulca eğildi, alnına bir öpücük kondurdu.

Kalabalıktan bir uğultu yükseldi; herkes onların hikayesini biliyordu. Bu sadece bir düğün değil, yıllar süren bir kavuşmanın, bir mucizenin resmiydi.

Hilal hafifçe gülümsedi. “Artık bitti,” dedi fısıltıyla.

Ayaz başını iki yana salladı. “Hayır,” dedi yumuşak bir sesle. “Asıl şimdi başlıyor.”

Dışarıda hava kararmaya başlamıştı. Bahçede yüzlerce mum yanıyor, masaların üzerinde beyaz güllerin kokusu rüzgârla yayılıyordu. Gökyüzü mora çalıyordu; günün son ışığı, Hilal’in duvağına vurduğunda, gerçekten bir kuğunun kanatları gibi parladı.

Konuklar dans pistine geçti, müzik yükseldi. Ayaz elini uzattı, “Bana bu dansı lütfeder misiniz, eşim?” dedi alaycı bir gülümsemeyle.

Hilal gülüp başını eğdi. “Zaten hep seninle dans ediyordum, farkında değildin.”

İlk notalar duyuldu. Sessizlik. Sadece adımlarının sesi vardı. Ayaz, Hilal’i kollarına aldı, gözlerini ondan ayırmadı.

Etraflarındaki herkes kaybolmuş gibiydi. O kadar çok fırtına, kavga, ayrılık geçmişti ki, şimdi birbirlerine dokunabilmek bile mucizeydi.

Ayaz fısıldadı:

“Biliyor musun, seni ilk gördüğümde… bir gün böyle bir gecede karşımda olacağını hissetmiştim.”

Hilal tebessüm etti. “Ve ben, senin beni hiç bırakmayacağını.”

Şarkı bittiğinde herkes alkışladı ama onlar hâlâ birbirlerine bakıyorlardı. Ayaz eğildi, kulağına fısıldadı:

“Eğer bir kehanet yazılacaksa, bu kez ben yazacağım. Başlığı da belli: Hilal ve Ayaz’ın sonsuzluğu.”

Hilal’in gözlerinden bir damla yaş süzüldü. “Sonsuzluk… güzel kelime,” dedi. “Ama bana kalsa, biz zaten sonsuzuz. Çünkü seni her çağda bulurum.”

O an gökyüzünde ilk havai fişek patladı. Renkler birer birer göğe yükselirken, rüzgâr Hilal’in duvağını savurdu. Ayaz kolunu beline doladı, onu kendine çekti.

“Artık korkacak hiçbir şey yok,” dedi.

Hilal başını onun göğsüne yasladı. “Biliyorum. Çünkü artık sen varsın.”

Gece ilerledikçe kahkahalar çoğaldı. Eski dostlar, uzak akrabalar, hepsi bir aradaydı. Fakat Hilal ile Ayaz’ın dünyası onlardan çok uzaktı. Bahçenin kenarına, ışıklardan biraz uzağa yürüdüler.

Hilal ayakkabılarını çıkardı, çıplak ayakla çimenlerde yürümeye başladı. “Hatırlıyor musun?” dedi, “İlk tanıştığımız gece de böyle yürümüştük.”

Ayaz güldü. “Evet… ve sen o zaman da bu kadar güzeldin.”

Hilal başını çevirdi. “Hayır, o zaman sadece sen öyle görüyordun.”

“Hayır,” dedi Ayaz. “Ben sadece seni değil, kaderimi görüyordum.”

Hilal durdu, gökyüzüne baktı. Yıldızlar parlıyordu, ama en çok gözleri ışıldıyordu.

“Bazen düşünüyorum,” dedi. “Eğer o gün birbirimizi kaybetseydik, yine bulur muyduk birbirimizi?”

Ayaz yanına geldi, onun ellerini tuttu.

“Her zamanda, her dünyada… seni bulurdum, Hilal. Çünkü sen benim kehanetimsin.”

Hilal gülümsedi. “Ve sen benim mucizem.”

Müzik uzaktan yankılanmaya devam etti. O an, ikisi de biliyordu: artık hayat, savaşlardan, korkulardan, ayrılıklardan ibaret değildi.

Artık sadece birbirlerinin hikayesiydiler.

Ve o gece, yıldızların altında verdikleri sessiz bir yeminle, hayatlarının en güzel bölümüne başladılar.

---

Gece çoktan yerleşmişti. Bahçeden yükselen kahkahalar yavaş yavaş azalmış, müzik bir fısıltı gibi uzaklaşmıştı. Geriye sadece rüzgârın hafif uğultusu ve mumların dans eden alevleri kalmıştı.

Hilal, Ayaz’ın elini tuttuğunda parmaklarının arasındaki sıcaklık, kalbindeki tüm telaşı dindiriyordu.

Yavaşça merdivenlere yöneldiler. Hilal’in gelinliği mermer basamaklarda sürünürken, her adım bir anıya dönüşüyordu — yaşadıkları her ayrılığın, her kavuşmanın yankısı gibiydi.

Ayaz bir an durdu, geriye dönüp kalabalığa baktı. Gözlerinde hafif bir hüzün, ama ondan da büyük bir huzur vardı.

“Bunca yılın ardından…” dedi alçak bir sesle. “Sonunda gerçekten evim sensin, Hilal.”

Hilal gülümsedi, başını yana eğdi. “Ve ben de ilk kez bir yere ait hissediyorum.”

Koridor sessizdi. Sadece ayak sesleri vardı. Mumların titrek ışığı duvarlara vuruyor, gölgeleri birbirine karışıyordu.

Hilal’in kalbi hızla atıyordu ama bu kez korkudan değil. İçinde tarifsiz bir dinginlik vardı.

Kapılarına geldiklerinde, Ayaz anahtarı çevirmeden önce bir an durdu. Gözlerini Hilal’in gözlerine dikti.

“Hazır mısın?” diye sordu.

Hilal derin bir nefes aldı. “Artık evet,” dedi kısık bir sesle.

Kapı yavaşça açıldı. İçerisi gül yapraklarıyla süslenmişti. Mumlar titrek bir ışık yayıyor, pencereden giren gece rüzgârı perdeleri hafifçe savuruyordu.

Hilal odaya adım attığında etrafına bakmadan Ayaz’ın elini biraz daha sıkı tuttu.

“Ne kadar sessiz,” dedi fısıltıyla.

Ayaz başını eğdi. “Çünkü sonunda her şey sustu,” dedi. “Kader bile.”

Hilal duvağını yavaşça çıkardı. Saçlarından düşen birkaç tutam omuzlarına yayıldı.

Ayaz, parmak uçlarıyla onun saçına dokundu. “Biliyor musun,” dedi, “ilk tanıştığımızda da böyle bir gece hayal etmiştim. Ama o kadar uzak görünüyordu ki…”

Hilal gülümsedi. “Yine de hiç vazgeçmedin.”

Ayaz başını iki yana salladı. “Vazgeçmek, seni kaybetmek olurdu.”

Hilal yatağın kenarına oturdu, duvağını dizlerinin üstüne koydu. O an içinden bir huzur dalgası geçti.

“Her şey o kadar hızlı oldu ki…” dedi sessizce. “Bir bakmışım kehanet bitmiş, savaşlar durmuş, herkes gülüyor. Ama ben hâlâ biraz rüya görüyor gibiyim.”

Ayaz onun yanına geldi, diz çöktü, ellerini tuttu.

“Bu bir rüya değil Hilal,” dedi. “Bu, senin direnişinin ödülü. Her şeyin ortasında, inandığın şeyin gerçeğe dönüşmesi.”

Hilal’in gözleri doldu, ama ağlamadı.

“Yıllarca korktum,” dedi. “Ya hiç buluşamazsak… ya birbirimizi unuturuz diye. Ama sen hep vardın, hep oradaydın.”

Ayaz başını eğip onun ellerini dudaklarına götürdü.

“Unutmak mı?” diye fısıldadı. “Seni unutmak, nefes almayı unutmak gibi olurdu.”

Rüzgâr perdenin ucunu hafifçe savurdu, mumların alevi titredi. O an, zaman sanki tamamen durdu.

Hilal yavaşça ayağa kalktı, pencereden dışarı baktı. Gökyüzü dolunayla aydınlanmıştı.

“Bak,” dedi, “ayın ışığı her şeyi gümüş gibi parlatıyor. Ne tuhaf… aynı ışık yıllar önce bizi de aydınlatmıştı.”

Ayaz yanına geldi, arkasından kollarını doladı.

“Ve o zaman bile sadece seni görmüştüm,” dedi. “Ne savaşları, ne kehaneti, ne kaderi… Sadece seni.”

Hilal başını onun omzuna yasladı.

“Artık hiçbir kehanet kalmadı,” dedi yumuşak bir sesle. “Artık sadece biz varız.”

Ayaz gülümsedi.

“Evet. Biz ve bu sessizlik.”

Bir süre konuşmadılar. Sadece birbirlerinin kalp atışlarını dinlediler.

Dışarıda rüzgâr hafifledi, mumlar birer birer sönmeye başladı.

Hilal derin bir nefes aldı, gözlerini kapattı.

“Bu geceyi unutmak istemiyorum,” dedi.

Ayaz başını eğdi, dudaklarını onun alnına değdirdi.

“Unutulmayacak zaten,” dedi. “Çünkü bu gece, bizim sonsuzluğumuzun başlangıcı.”

Hilal o an içinden geçeni düşündü:

Tüm savaşların, ayrılıkların, korkuların, karanlıkların ardından gelen bu sessizlik… belki de gerçekten mutluluk buydu.

Birbirine dokunabilmek, aynı nefesi paylaşmak, aynı ışığın altında durmak.

Ve o gece, pencereden giren dolunayın altında, Hilal ile Ayaz sessizce birbirlerine sarıldılar.

O an dünyanın bütün kehanetleri, kaderleri, sözleri anlamsızlaştı.

Çünkü iki kalp, sonunda bir olmuştu.

---

Devamı için takipte kalın

😻😻😻

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.