İçeriğe geç

Kefen ve Kadife

Bölüm 14 · 3 dk okuma

Kefen ve Kadife

Bölüm 14

13. BÖLÜM: ORMANIN İÇİNDEKİ SAKLI CENNET VE LUNAPARK EVİ

Holdingde yaşanan o tehlikeli dakikalardan sonra Yuri’nin işini tamamen bitirmiştim ama Moskova’nın o kasvetli, dumanlı havası artık beni de Mila’yı da yormuştu. Üstelik Mila o gürültülü silahlardan ve bağıran adamlardan sonra evde bile biraz huysuzlanmıştı. Ona bu kötü anıları tamamen unutturacak, yeraltı dünyasının o kanlı hesaplaşmalarından uzakta, sadece ikimizin olacağı bir tatil lazımdı.

"Dimitri," dedim, akşam malikanenin salonunda viskimi yudumlarken. "Sibirya sınırına yakın, ormanın derinliklerindeki o gizli dağ evini hazırlat. Kimseye haber verilmeyecek. Etrafına en güvendiğim on adamı yerleştir ama Mila onları görmeyecek. Oraya kafa dinlemeye, eğlenmeye gidiyoruz."

Ertesi sabah erkenden yola çıktık. Mila’yı kalın, ayıcıklı pembe bir tuluma sarmıştım. Yol boyunca kucağımda, ağzında emziğiyle uyumuştu. Arabamız ormanın derinliklerindeki o devasa, ahşap ama ultra lüks dağ evinin önüne geldiğinde güneş yeni yeni doğuyordu. Burası dışarıdan sıradan bir kulübe gibi görününüyor ama içi tamamen kurşun geçirmez camlar, özel ısıtma sistemleri ve gizli sığınaklarla donatılmış bir kaleydi.

Mila gözlerini açıp arabadan indiğinde, etraftaki upuzun çam ağaçlarını, yerdeki yemyeşil çimenleri ve uçuşan kelebekleri görünce bebeksi bir çığlık attı. Boyunun kısalığına tezat bir enerjiyle çimenlerin üzerinde zıplamaya başladı. "Niko! Bak, kocaman ağaçlar! Kuşlar 'cik cik' yapıyor!"

Benim devasa cüssemin yanında o kadar minnoş, o kadar ufacık kalıyordu ki, arkasından yürürken üzerimdeki o ağır takım elbiseleri çoktan çıkardığımı fark ettim. İlk kez altımda rahat bir spor pantolon ve siyah bir sweatshirt vardı.

Evin içine girdiğimizde Mila’nın gözleri parıl parıl parladı. Çünkü Dimitri’ye verdiğim emirle, dağ evinin o devasa şömineli salonu tamamen Mila için bir mini lunaparka dönüştürülmüştü. Salonun ortasında yumuşacık minderlerden yapılmış küçük bir kaydırak, içi rengarenk plastik toplarla dolu dev bir top havuzu ve köşede de peluş ayılarla süslenmiş kocaman, sallanan bir ahşap at vardı.

Mila sevinçten ne yapacağını bilemeyerek emziğini pıt diye ağzından çıkardı. "Oha! Niko... Kaydırak!" diyerek minik adımlarla top havuzuna doğru koştu. Ponponlu çoraplarıyla top havuzunun içine bodoslama daldı. Renkli toplar etrafa saçılırken, havuzun içinden o küçücük kafasını çıkarıp kıkır kıkır gülmeye başladı.

"Ben de geleyim mi?" diye sordum, havuzun kenarına gelerek.

"Gel, gel! Niko da top olsun!" diye bağırdı bebeksi bir neşeyle.

Ben, Moskova’yı dize getiren, düşmanlarına kök söktüren o koskoca Nikolai Petrov, o dev cüssemle plastik top havuzunun kenarına oturdum, bacaklarımı havuzun içine uzattım. Benim uzun bacaklarımın yanında Mila adeta bir bez bebek gibi kalıyordu. Elimdeki renkli toplardan birini alıp benim o sert, yara izleriyle dolu suratıma doğru fırlattı. Top burnuma çarpıp düştüğünde Mila ellerini çırparak gülüyordu. Onun o saf, dertsiz kahkahası dağ evinin ahşap duvarlarında yankılanırken, içimdeki tüm karanlığın temizlendiğini hissettim.

Öğlene doğru bahçede küçük bir kamp ateşi yaktırdım. Mila’yı kucağıma alıp şömine kenarındaki dev ayı postunun üzerine oturduk. Mutfaktan onun için hazırlattığım, üzerinde çilek sosu olan ev yapımı dondurma kasesini elime aldım.

"Mama saati," dedim, küçük pembe kaşıkla dondurmadan biraz alarak.

Mila ağzını kocaman açıp dondurmayı kaptı. Soğukluğun verdiği hisle gözlerini kırpıştırıp, "Çok tatlı, çilekli!" diye mırıldandı. Dondurmanın pembe sosu o ufacık çenesine ve burnunun ucuna bulaşmıştı yine. Bu kez mendille silmedim; parmağımla burnundaki dondurmayı alıp onunla şakalaştım. Mila kucağımda geriye doğru kaçmaya çalışırken neşeyle çığlıklar atıyordu. Akşam çöktüğünde ve ormanın üzerine dondurucu bir sessizlik çöktüğünde, Mila günün tüm yorgunluğuyla kucağımda mayışmıştı. Onu yavaşça aldım, salondaki o dev şöminenin karşısına onun için özel olarak getirttiğim o büyük pembe beşiğine yatırdım. Battaniyesini boğazına kadar çektim. Pembe emziğini ağzına verdim, eline de o çok sevdiği peluş tavşanını sıkıştırdım.

Beşiğin kenarına oturup o dev ellerimle beşiği yavaş yavaş sallamaya başladım. Şömineden gelen odun çıtırtıları ve Mila’nın düzenli nefes alış verişleri odayı dolduruyordu. Gözleri tamamen kapanmadan önce bana baktı, minicik eliyle sweatshirt'ümün kenarına tutunmaya çalıştı. "Niko... Gitme..." diye mırıldandı uykulu bir sesle.

Eğilip o ufacık alnına derin, şefkatli bir öpücük kondurdum. "Niko hep burada, minik serçem. Uyu sen."

O, bu acımasız dünyada hiçbir zaman büyümeyecek olan benim minik bebeğimdi. Ve bu dağ evinin korunaklı duvarları arasında, dışarıdaki tüm kirli savaşlardan uzakta, hak ettiği o huzurlu çocukluğu sonuna kadar yaşayacaktı.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.