Bilgisayarımı kapatıp odama doğru ilerledim. Az önce çıkardığım pijamalarımı giyip elimi yüzümü tekrar yıkadım. Mutfağa doğru ilerledim ve az önce yediğim makarnadan başlayarak tüm mutfağı temizledim. Evimiz zaten küçük olduğu için temizlemesi uzun sürmedi.
Odaya gidip ders çalıştıktan sonra uyuya kalmıştım. Sabah alarm sesi ile uyandım. Yüzümü ayılayım diye soğuk suya çarptım ama hayatta yüzüme çarpan tek şey soğuk su değildi. Dişimi fırçaladım, sanki hayatım gibi ve banyodan çıktım. Formamı giyinip koşa koşa evden çıktım.
İşte otobüsteyim.
Okula geldikten bir süre sonra yeni zorbalık süresinin başladığını anladım. Evet, yeniden zorbalık görecektim ama alışmıştım artık, koymuyordu. Elim ve yüzüm kan içinde ama hayatım kadar kirli değil, olmayacaktı. Kendimi kanımdan arındırdıktan sonra çantamda bulundurduğum yara bandı ile dudağımı ve yanağımı yapıştırdım.
İlk 2 ders zorbalıkla geçti, şimdi geriye son 6 ders vardı. Hepsine, hakkımda konuşan gözler ile girdim, tek tek, parça parça.
Evet, sıra futbola gelmişti. Hızlı bir şekilde futbol sahasına gittim. Giderken gözüm bir yere takıldı; "Müzik kulübü" ve şarkı söyleyen güzel bir kız… Bende olabilirdim ama çirkin insanlar şarkı söyleyemiyormuş. “Ailesi tarafından yaşamaya terk edilenler hiç söyleyemiyormuş.” dedim sakin ama acı bir sesle. Sesim sakindi ama içimin boğukluğu gözle görünemezdi, kulakla duyulamazdı.
Ben bunları düşünürken, birden kafamın bir şeye çarptığını hissettim. Başımı kaldırdığımda, cüsseli, kan ter içinde kalmış, kahverengi saçları yüzünün önünde dağılmış futbol kıyafeti giymiş birine çarpmıştım.
Kahverengi saçları öylesine güzeldi, kumral saçları o kadar güzel bir renkti ki, gözleri öne çıkarıyordu. Boyu en az 190 cm vardı, belki ben 165 cm olduğum için bana çok uzun gelmişti ama belli ki uzundu.
“Kusura bakma, bilerek olmadı.”
“Tamam.”
Gördüğüm en soğuk “tamam”ı duyduktan sonra, çekildi ve bahçeye doğru inen merdivenden çıkarak gözden hızlıca kayboldu.
Son bir kez kafamı çevirip müzik kulübüne baktım. Bir tarafım hayaller, diğer tarafım ise hayatlar… Aynı sosyal medyadaki o klişe söz gibi.
Bahçeye giden merdivenlere doğru yöneldim, az önceki çocuk gibi merdivenlerden hızlı ve seri bir şekilde inmeye başladım.
Ve evet, içlerinde bir tek benim kız olarak bulunduğum 7 kişi. Hepsi o aptal zorbalar yüzünden!
“Herkes geldiğine göre başlayabiliriz, değil mi arkadaşlar?”
Az önce çarpıştığım çocuktu ve evet, en az 190 cm vardı.
“Herkes yan yana dizilsin. Ben Baran Kandere, takım lideriyim. Umarım iyi anlaşırız. Tanıtın kendinizi.”
Herkes yavaşça kendini ad, soyad, hobi ve buraya gelme sebebi olarak tanıtıyordu. Tanıtan kişi köşeye geçiyor, diğer takım arkadaşları ile merhabalaşıyordu.
Aniden rastgele bir telefon çalmasıyla işler duraksadı. Az önce çarpıştığım çocuk, yani Baran çalan telefona doğru giderken:
“Arkadaşlar bekleyin, beş dakikaya gelirim.” dedi ve aynı merdivenlerdeki gibi hızlıca gitti.
Geldiğinde, az önceki sevecen tavrı kaybolmuş, yerine kızgın ve öfkeli biri gelmişti. Yeniden karşımıza geçti ve:
“Devam edebilirsiniz.”
Benden önceki çocuk kendini tanıtmaya başladı. Açık tenine rağmen saçları gece gibi simsiyahtı. Vücudu oldukça cılızdı, omuzları aynı takım kaptanı gibi geniş ve büyüktü.
“Karza Toksun, futbol oynamayı severim, buraya gelme sebebim önceki okulumdaki gibi takım başkanı olmak.”
“Oo, yerimi kapmak ha, hodri meydan. Memnun oldum Karza. Küçük durmuyorsun?”
“Dokuz değilim, okulumdan nakil oldum, 12-D’dayım.”
“Karşı sınıfımız, umarım iyi anlaşırız.”
Sıra bana göz açıp kapayıncaya kadar gelmişti. Ne bahane uyduracağımı dahi bulamamıştım.
“Adım…” dedim ve duraksadım. Babamın annemi aldattığı kadının ismi yani Lara mı diyecektim? İsmim bile berbattı.

