İçeriğe geç

Kayıp Yıldız

Bölüm 5 · 14 dk okuma

Kayıp Yıldız

Bölüm 5

Hatıralar Saklı Gözler İçinde

Geçmişten gelen ve içinde bir yerlerde yarım bırakılmış, kaybedilmiş bir his vardı Kont'un kıza karşı. Hayatı boyunca sadece iki kez konuşma fırsatı yakaladığı bu kızın onun içinde uyandırdığı garip bir hissiyat vardı. Şimdi bir handa yarı yorgun bir şekilde odadaki beyaz duvara yaslanmış ahşap tek kişilik bazanın içinde baygın bir şekilde yatan kızı izliyordu. Kont neden kızın başında beklediğini de bilmiyordu. Belki de en doğrusu içinde oluşan bu sempati duygusunu inkar etmekti. Yine de kendini onun için endişelenmekten alıkoymadı.

Adını zikretmeye, düşüncesini bile aklından geçirmeye korktuğu biri vardı. Hiç aşık olmamıştı. Hayatındaki tek kadın annesi ve oydu. Küçük kız kardeşi... Yaklaşık yirmi yıldır görmediği, düşünürken ya nefret edersem korkusuyla aklından bile geçirmeye kıyamadığı kardeşi. Ondan beş yaş büyüktü ancak o kız sanki hiç çocuk olmamış gibi tavırlara sahipti. Çocukluğundan kalma silik anıların zihnini doldurmasına ölüm gibi geçen yirmi yılın ardından izin vermişti. Gözleri Laphes'i seyre dursun; aklı kardeşini izlerken. Bir beşiğin içinde uyuyan bir bebekken onu görmeye ilk gidişini anımsadı. Henüz beş yaşında, boyu beşiğe yetişmediğinden parmak uçları üstünde duruyordu.

Doğumdan yeni çıkan annesi yorgunluktan uyuduğu için sessizce hareket etmeliydi. Beşiğin hemen yanında, büyük ve usta zanaatkarlar tarafından tasarlanan huş ağacından yapılma bir yatağın üzerinde en derin uykusuna geçmişti annesi. Kardeşinin suratına baktı sonra, o zaman karar vermişti onu koruyup kollayacağına. Onun değerli abisi olacaktı. Sonra yatağa doğru tırmanıp fazla ses çıkarmamaya özen göstererek annesinin yanına uzandı ve kardeşinin hayalini kurmaya başladı.

Onunla pikniğe gittiğini hayal etmişti. Sevimli kardeşinin büyüyünce nasıl bir genç kıza dönüşeceğini düşünmüştü. Dünyanın en güzel kızı olacağına kesin bir şekilde inanmıştı bile. İlk adımlarını ona doğru atmıştı. Düştüğü zaman abisinin onu kaldırmasını istemişti hep. Onlar ayrı kalamazdı elbet. Çünkü böyleydiler, başka kimseyi de kabul etmemişlerdi bu güven çemberine. Şövalye eğitimi için evden ayrılıp imparatorluğun başkentine taşındığı zamanda bile sürekli olarak kardeşine mektuplar gönderir, kardeşinin mektuplarını da yüzüne yayılan büyük bir gülümsemeyle okurdu. Belki de sorun buradaydı, çünkü kardeşinin büyüyebileceğini asla kabul etmemişti. Bu inkar edişin onu derinden yaralayacağı da asla öngörülemez şeyler arasındaydı. Nitekim kardeşinin aşkını o bile susturamamıştı ve en sonunda kardeşi aşkını haykırmıştı.

Hiç ağlarken görmemişti onu. Annesi onu en güçlü rüzgarlara dayana bilecek bir çiçek gibi büyütmüştü. O bundan ibaretti asiller arasında. Nerede ne yapılması gerektiğini bilen ve hamlelerini ulu şamanların dansları gibi kusursuz bir biçimde yapan, asaletin ruhunu tamamladığı bir insandı. Gözlerinin önünde duruyordu ancak büyüdüğünü göremiyordu. Kardeşi çocukluğunu geride bırakmıştı, ancak o zihninin içinde büyümesine izin vermemişti. Eski çocuk haliyle ona doğru koşturduğunu hatırlıyordu sadece. Onun evlenme yaşına geldiği gibi evlenmesini istemiyordu çünkü henüz büyümediğine inanmıştı.

Onun narin ve kırılgan bir cam olduğunu düşünmüştü ancak o ne kendi içini yansıtıyordu ne de kırılgan veya narindi. Her haliyle en iyisiydi abisinin gözünde. Peki kont gerçekten kardeşini seviyor muydu, yoksa kardeşinin çocukluğu muydu sevdiği? Neden izin vermemişti zihninin içindeki kardeşinin büyümesine? Kendisi de bilmiyordu. belki de mutluluk ve saflık gibi hisler kardeşinin çocukluğunda beden bulduğu şeylerdi. Sonra kardeşi hiç olmaması gereken birisine aşık olmuştu. Soylular onun kandırıldığını, bir hata yaptığını düşünüyordu. Ancak abisine göre bu bir başkaldırıydı. Sosyetenin kendi kendisine dayattığı ön yargılara ve insanların pragmatik bir biçimde kendi boyunlarına o zinciri bağlamasına karşı bir başkaldırı olduğunu düşünmüştü. Ve o adam...

Devamını düşünmeye dayanamamıştı. Kardeşini yıllar sonrasında ilk kez anmıştı. Şimdi neredeydi? Peşinden gitmeli miydi? Yoksa öldüğünü farz edip hayatına devam mı edecekti? Yoksa çoktan ölmüş müydü? Belki de onu verdiği karar ile özgür bırakmalıydı. Zihninin içinde kendini yiyip bitiren bu konuyu daha fazla uzatmamak için geçmişiyle olan bu karşılaşmayı bitirdi ve önünde duran başka konulara odaklandı. Melek...

İlk gördüğü andan beri kardeşine benzettiği o kızın yanında gelmişti. gerçek bir problem olabilirdi, hayır büyük bir problemdi. Genç kız bayıldıktan sonra duruma müdahale edip içerideki herkesi susturmuştu. Kimse meleğin varlığını ifşalayamazdı. Beyaz saçları ve güçlü bir yapısı vardı ancak dışarıdan bakan bir insanın onun bir insan olmadığını rahatça söyleyebilmesi için de kanatlara ihtiyacı yoktu. İnsanüstü bir görünüşe sahipti ve yaydığı ilahi bir hissiyat vardı. Yine de yaklaşık bir saat önce yaşanan bu olayı o bile anlayamamıştı. Şövalyeliği teklif ettiği kadın onu kesin bir dille reddettikten sadece birkaç saat sonra soylular arasında bile sahip olunması zor olan bir atın üzerinde arkasına çıplak bir melek ile bir hanın içine girmiş ve teklifi kabul etmişti. Kont o an hayatı boyunca görmediği bir deliliğe şahit olmuş gibi gülmüştü.

İmparatorluğun halihazırda benimsediği iki adet dini görüş vardı. İmparator elinden geldiğince bu iki görüş arasında barışı sağlamaya çalışsa da Şamanlar ve Krizantlar arasında yoğun bir çekişme vardı. Ve bütün bunların ortasında düşmüş bir meleğin bulunduğunu öğrenmeleri gerçek bir iç savaşın çıkmasına sebep olabilirdi. Kont imparatoru desteklemezdi. Ancak iki dinin çakışması devleti sadece daha çok dağıtırdı. Onun istediğini elde etmesi için böyle bir savaşa ihtiyacı var mıydı? şimdilik öngörmesi zordu, yine de işine geldiği taktirde ortalığı biraz daha dağıtmaktan da çekinmezdi.

İmparatorluğun ve soylu kesimin halkı önemsememesi onun canını en çok sıkan bir diğer şeydi. Meleği şimdilik halka göstermeyecekti. Ayriyeten meleğin geç kıza olan bağlılığı fark edilmeyecek gibi değildi. Kız aniden hanın ortasında bayıldığında melek sanki o acıyı kız ile birlikte yaşamış gibi tepki vermişti. Yere zarif bir kum tanesi gibi yere düşerken ani bir hamle ile baygın kızı tutup bedenine yaslamıştı. Endişeyi, o güzel yüzün her zerresinde hissedebilirdiniz. Bayılan kıza Kont'tan daha önce yardım etmişti ve bu hiç de kontun hoşuna giden bir hareket değildi. Bir şekilde bu olayı çözmesi gerektiğini hissetmişti.

Gözünün önünde kollarını baygın kızın belindeki kıvrıma ve omuzuna sıkı sıkıya bağlamıştı. Ayağa kalktı ve handa çalışan iki kızı yanına çağırıp Laphes ile ilgilenmelerini söyledi. Yine de melek kızı bırakmak istemiyordu. Kont meleğin yanına kadar gidip kulağına eğilip onu nazikçe uyardı.

"Eğer kız ile ilgilenmemize izin vermezsen kollarının arasında bayılmış değil, ölmüş bir şekilde duracak." Meleğin suratı buz kesmişti. Dikkatlice kollarını çözdü ve kızı konta emanet etti. Kont meleğin bu kandırılmış haline şaşırmıştı. Nasıl bu kadar çabuk güvenebilirdi insanlara? Bu konu hakkında daha sonra Laphes ile konuşacaktı çünkü melek ile konuşmanın bir yere varacağına inanmıyordu. Laphes'i kucağına alıp kullanılmayan bir odaya getirdi ve doktorun müdahale etmesi için yatağın üzerine bıraktı. Büyüdüğü kaotik ortam onun da duygularının üzerine bir set çekmesine sebep olmuştu. Laphes bayıldığı zaman bile hiç korku veya endişe belirtisi göstermemişti. Sakin ve ruhsuz duruşu çevredeki insanlara ölüm tehditleri savurmak için yeterliydi. Sonra odadan çıktı ve ahşaptan yapılma gıcırtılı merdivenlerden ağır adımlarla inerek aşağıdaki mutfak gibi olan yerden su aldı. doktorların kızla rahatça ilgilenmesi için oradan ayrılmıştı ve meleğin insanların dikkatini daha fazla çekmesine de göz yumamazdı. Herkes pürdikkat meleği izliyorlardı. hepsinin suratında büyülenmiş bir ifade, kimsenin gerçek olmasına inanamadığı kadar hayret ediciydi.

Onun adamı olan ve gittiği akademide tanıştığı, şimdi de onun askeri olan arkadaşı Aren de hemen yanı başında oturuyordu. "Meleği hallet." demesi yeterliydi ve Aren oturduğu sandalyeden kalkıp meleğin yanına gitmişti bile. Uzaktan anlaşıldığı kadarıyla Aren meleği çağırmış ve melek de onun dediklerini ikiletmemişti. Gıcırtılı merdivenlerden yukarıya yavaş adımlarla Aren'i takip ederek çıkmıştı ve Kont her ne kadar uğraşmak istemese de handaki diğer insanların telaşını ve olayları kavrama konusunda zorluk çektiğini fark ettiğinde okumamış halk ve paralı askerlerin kolayca kanacağı bir yalan ortaya atmaya karar verdi. Handaki diğer her şey gibi ahşaptan yapılma olan taburenin üzerine çıktı ve herkesin dikkatini çekmek için yüksek sesle cümlelerini oluşturmaya başladı. "Burada az önce gördükleriniz bir tiyatro oyunundan başka bir şey değil. Az önceki kanatlı adam da bir oyuncu. Olaylar daha fazla büyümesin ve herkes işine baksın!" Hemen olmasa da işe yarayacaktı. Bugün burada olan hiçbir olay olağan dışı değildi sonuçta. 'Daha sonrasında bu meleği araştıracağım.' diye geçirdi içinden.

Ve olaylar tam olarak böyle gerçekleşmişti. Şimdi kendisi, Baygın yatan genç kızın odasında bir sandalyenin üzerine oturmuş kafasını duvara yaslayıp olanları düşünüyordu. Yorulmuştu. Kimsenin sahip olmadığı bir koşuşturmaydı onunki. Sosyetenin kendi kendini baskılaması olabildiğince olaylardan uzak durmaya çalışan Kont'u bile etkilemişti. Koşuyordu, nereye gittiğini değil neden gittiğini değil, durmaması gerektiğini biliyordu sadece. Yine de Laphes'in yüzüne baktığında kaçırdığı şeyler aklına takılmıştı.

***

Düşünceler ve anılar beynimin içindeki olukları birer birer doldurmaya başladığında gözlerimi açtım. Az önceki unutulmuş karanlığın yerini duvardaki gaz lambalarının aydınlattığı odanın loş ve sıcak görüntüsü doldurmuştu. Ne zaman buraya geldiğimi hatırlamıyordum. En son ne olmuştu? Başıma saplanan bir ağrı bana hatırlatmaya yetmişti. En son Kont'a teşekkür etmiştim. Sonra birden ağırlığımın bedenimi terk ettiğini hissetmiştim. Ayaklarım bedenime ihanet ettiğinde gözlerim kapanmadan Aiber'in suratında telaşlı bir ifade ile bana doğru koştuğunu hatırlıyordum. Sonrası yoktu.

Olduğum yerde hiç kımıldamadan duruyordum. Gözlerim açık bir şekilde tavanı izliyordum şimdi. Başıma bu kez başka bir ağrı saplanmıştı. Elimi battaniyenin altından çıkarıp başımı ovuşturmaya başladım. "Lanet olsun, ne oldu yine." düşünceler biraz bile dinlenmeme izin vermezken kendimi onu düşünürken buldum. "Aiber!" ismini bağırarak söylerken bir yandan da hızlıca yataktan doğruldum. Odanın içinde onu aramak için kafamı çevirmiştim ancak gözlerim görmeye asla alışık olmadığı yabancı bir durumu izliyordu. "Kont?" adını seslenmiştim ancak belli ki uyanması için birkaç kez daha denemem lazımdı. Bir sandalyenin üzerinde bacaklarını birbirinin üzerine atmış, kafasını duvara yaslamış bir şekilde ağzı açık uyuyordu. Görüntüsü içinde gülme isteği uyandırmıştı. Ancak kendimi gülümseyecek kadar rahat hissetmiyordum. Aiber'in nerede olduğunu öğrenmem gerekliydi. Diğer insanlara güvenebilir miydi? Ve daha da önemlisi, ne zaman onu bu kadar önemsemeye başlamıştım. Şu an sahip olduğum bu sessizliğin daha sonrasında yanımda duracağına emin değildim. Yastığımı düzelttim ve yatağın baş kısmına sırtımı yasladım. Muhtemelen Aiber bir zarara uğramamıştı. Yİne de onun için içimde halen daha bir endişe vardı.

Aiber bir insan değildi. Ona baktığım zaman bir insana ait olan kıskançlık ve nefret gibi kötü duyguların kalbinde bir yeri olmadığını hissediyordum. Onu orada bırakıp geri gelmeyebilirdim. Ancak o bana güvenmişti. Aiber saf bir kalbe sahipti. Gümüşün en parlak tonuna sahip olan gözleri, bana doğru o kadar sevgi dolu bakıyordu ki kalbimdeki kurumaya yüz tutmuş umut tohumlarını suluyordu. Onun bana karşı içinde en ufak bir kötülük duygusuyla bakmayan gözlerini düşündükçe suratımda bir gülümseme peyda oldu. O çocuk belki benden büyüktü, yine de kendimi onun korumacı ablası olarak görmekten de alıkoyamıyordum.

Kafamı çevirip uyuyakalmış Kont'a doğru çevirdim. Sahi, neden burada böyle rahatsız bir sandalyenin üzerinde uyuyordu? "Kont." tepki yoktu. "Kont," biraz homurdanmaya başladığında sesimin ayarını biraz kaçırmış olmalıyım ki "Kont!" diye bağırdığım zaman sandalyeden sıçrayarak kalkmıştı. Gözleri henüz tam olarak açılmamıştı ve ne olduğunu da tam kavrayamamış gibi çevreye aptal aptal bakınıyordu. Gerçekten ben baygınken başımda beklemişti. İçimde bu adama karşı iki ayrı fikirde olan hisler var. Birisi onun bana zarar vermeyeceğini, diğeri de şimdiye kadarki acı tecrübelerimden dolayı ona güvenmemem gerektiğini söylüyordu. Sonuç olarak temkinli yaklaşmaya karar verdim.

"Ne oldu bana?" kaşlarımı çatmış, mantıklı bir cevap için kuşkulu gözlerle Kont'u süzüyordum. "Bayıldın." dedi uyuya kaldığı sandalyeye tekrardan oturarak. "E o kadarını biliyoruz, siz neden burada uyuya kaldınız?" tek kaşımı kaldırmış bir biçimde Kont'un bu kez gözlerinin içine doğru ciddi bir ifade ile bakmaya başladım. "Bir komutan olarak kendi himayem altındaki insanlar için endişelenmem normal bir şeydir. Ayrıca haline bakılırsa senin için endişelenecek bir 'insan' yok gibi." İnsanı bilerek bastırarak söylemişti. Muhtemelen Aiber'den bahsediyordu. O bana zaten bir kere güvenmişti. Bayılmadan önce gördüğüm o endişeli bakışları hiç de sahte gibi durmuyordu. İçimde ona karşı güçlü bir güven duygusu birikmişti ilk baştan beri. "Pekala, öyle olsun. Aiber şimdi nerede?" yataktan kalktığımda üzerimdeki yırtık pırtık, çamurlu elbisemin yerine rahat bir gömlek ve geniş bir pantolon geçirilmiş bir şekilde görünce kont bana

"Hancının karısından rica ettim o da kabul etti." dedi. "teşekkür ederim." sesim sakin, ancak şaşırmış tonda çıkmıştı. "Aiber'i başka bir odaya götürdük. İnsanların arasında kalması büyük bir probleme yol açabilirdi." "İyi yapmışsınız."

Tam o esnada içeriye Kont'un handa otururken yanında duran adam girdi. Uzun boylu ve kalıplı bir yapısı olması yüzünden muhtemelen onun da Kont'un askerlerinden birisi olduğunu düşündüm. Kont'un yanına kadar gelip kulağına bir şeyler fısıldamıştı. Önemli şeyler olmalıydı çünkü aniden Kont'un suratında sinsi bir gülümseme belirmişti. Bu adamlar beni ürpertmiyor değildi, şuan tamamen onların insafına kalmış olmam da cabası. Amcamın peşimde olduğunu fark ettiğimde aniden panik yapmıştım ve haliyle günü kurtarma derdindeydim. Verilebilecek en mantıklı karar buraya gelmek değildi, ancak iyi kötü bir karardı. Şimdi çoktan kabul etmişken geriye çekilemem, yine de kendi üzerimdeki kararları yine ben değil, bir başkası verecekti. Ancak kendime söz veriyorum: Bu son olacak ve özgür olacağım bir geleceğe sahip olacağım!

"Bu gece, sabaha karşı handan ayrılıyoruz." dedi Kont. Şaşırmıştım, ilk karşılaştığımızda bana iki hafta daha burada duracağını söylemişti. Peki neden şimdi bu kadar erkenden harekete geçiyordu? Hem nereye gidiyorduk. "Nereye ve neden bu kadar erkenden?" Tek kaşımı kaldırmış, bir elimi belimin üzerine koyup gücümü tek ayağıma vermiştim. "Fare deliğini ele verdi, Burada daha fazla durmamızın bir anlamı yok." Suratında hafif bir sırıtma belirdi. "pekala, yine de bana ne olduğunu söylemeyecek misin Kont? sonuçta artık senin askerinim." "Şuan için seni ilgilendiren bir şey yok. Eğitimini tamamladığında seni de olaylara dahil edeceğim."

"Peki, söylemeyin. Yine de hiçbir şey yapmamak bana göre değil." Çenemi dikleştirip cümleme devam ettim, "Öyle kolay güvenmem." hayatın bana verdiği en acı tecrübe bu olmuştu ve arkasına düşecektim elbet. Kontun suratındaki o hafif gülümseme daha da belirgin bir şekilde gözüküyordu. Bakışlarını bir şeye benzetecek olsaydım kesinlikle yılan olurdu. O adam bir yılan kadar sinsi ve zehirli bir dile sahipti. "Öyle olsun leydim, Yine de bu güvensizliğinizin arasında bana isminizi söylersiniz herhalde." Doğru ya, o adımı bile bilmiyor. "Laphes, yanımdaki meleğin adı da Aiber." Şimdi de suratındaki ifade erimişti. Ne oluyor bu adama tanrı aşkına!? "Ben Aiber'in yanına gideceğim. o şimdi nerede?" "Bu odanın iki solundaki odada. Beni ararsan eğer içeriye at ile girdiğin salondayım" Komik bir espri yaptığını düşünüyordu herhalde çünkü gülüş sesi geliyordu. Benden önce yardımcısı ile birlikte odadan çıktı. Odada tek kalınca birkaç adım geri gidip sırtımı duvara yasladım. Sanki bir daha nefes alamayacakmışım gibi derin bir iç çektim. "Ah Yüce Ülgen! Ne yapıyorum ben?" Ne yapıyorum değil, ne yapacağım demelisin.

Odadan çıktım ve normal bir şekilde yürüyüp Aiber'in kaldığı odanın önüne geldim. Kapıyı iki kez tıklatıp "Aiber, benim. Girebilir miyim?" dedim. Bir ses gelmemişti. Kapının kulpuna uzanıp çevireceğim esnada kapı hızlıca açılmıştı. Aniden tiz ve kısa bir çığlık patlattığım esnada kapının arkasındaki Aiber hızlıca bir adım attı ve bana sıkıca sarıldı. Dengem bozulmuştu ama moralim onun beni ne kadar önemsediğini fark edince düzelmişti. Bir yandan güleç bir ses ile "Düşeceğim! tamam tamam." diyordum, bir yandan da bozulan dengemi tekrar sağlamlaştırmaya çalışıyordum.

"Çok korkmuştum Laphes! Gözlerimin önünde yere yığılmıştın. sonra o adam seni benden aldı. Saatlerdir yoksun!"

Bunları ağlamaklı bir ses ile söylediğini düşünüyordum ancak kollarından kurtulup yüzüne baktığımda gerçekten ağladığını fark etmiştim. Hafiften şaşkınlığım yerini şevkate bıraktığında yüzündeki bu ifadenin ağlayan küçük bir çocuğa benzediğini fark ettim. Elim ile gözündeki yaşları sildim. "Ağlama ama." dedim gülümseyerek. Merak etme, her şey çok güzel olacak!" Bunu ciddi mi, yoksa anın bana getirdiği heyecan ile mi söyledim bilmiyordum.

"Laphes çok korkuyorum. Beni terk etme! Yalvarırım bir daha gitme."

Eli ile suratındaki elimi tuttu ve hıçkıra hıçkıra ağlamaya devam etti. Üzerine bir pantolon geçirmişti ancak kanatlarından olsa gerek ona verdiğim kıyafeti giyemediğinden üzeri çıplaktı. Şimdiye kadar hiç dikkat etmesem de spor yahut dövüş sanatı ile ilgilenen birisi gibi durmuyordu. Ancak buna rağmen vücudu cidden kaslı ve yapılıydı. İstemsizce biraz fazla dikkatli bakmış olmalıyım ki Aiber suratında hiçbir şey anlamadığını belirten bir gülücük kondurdu ve kafasını hafif yana yatırdı.

İstemsizce suratım kızarmıştı ve elim ile ağzımı tutarak yüzümü başka yöne çevirip utancımı gizlemeye çalıştım. "Aah- yok bir şey!" Bakışlarımı aiberin kaldığı odaya attığımda ise gerçekten şaşırmıştım. Odasının içinden yoğun bir küf kokusu geliyordu. Perdeler çekiliydi ve ne bir şamdan ne de gaz lambasını yakmıştı. Bir anda tüylerim diken diken oldu. Karşımda duran bu melekten ürpemiştim adeta. Yine de kendimi ona güvenmekten alı koyamıyordum. Ancak başıma eğer kötü bir şey gelecekse burada gelmez diye düşünüp Koridordan odanın içine hızlıca bir adım atıp perdeleri çekip gaz lambasını yakıp odayı biraz daha yaşanılabilir hale getirmeye çalıştım. ben bunları yaparken o da ardımdan odaya girdi.

"Üzerini giyinemedin mi?"

"Kanatlarım yüzünden, giyemiyorum."

Arkamı dönüp sırtımı duvara yasladım ve gözlerine bakarak sözüme devam ettim.

"Peki ya gizleyebilir misin? Hani şu meleklerin özel güçleri falan,"

Ellerine bakıp meraklı bir biçimde söylendi;

"Öyle şeyler yapabilir miyim ki?" dedikten sonra gözlerini bir cevap beklercesine üzerime doğrulttu. Ben ise buna karşılık olarak gülümseyerek "Bir dene, belki olur..." Sonra bir süre hiçbir şey yapmadan bana bakmayı sürdürdü. "Aiber," "Aah- evet bi deneyeyim!" diyerek hızlıca gözlerini benden çekti. Oda içerisinde halen daha karanlık bulunduruyordu. Suratını tam göremesem de Aiber'in kulakları kızarmış gibiydi.

"Nasıl yapacağım?" Konuşurken gözlerime bakmıyordu, hatta belki de, bakamıyordu?

"Şey, bilmem ki. İçinde bir enerji olduğunu felan hayal et." Sonra ellerini ve gözlerini sıkıca kapatıp kendini zorladı. Ben de olacakları büyük bir merakla izliyordum. Belki gerçekten işe yarayacaktı. "Yapamıyorum." dedi gözlerini açtığında. Sonra hayal kırıklığıyla ellerine baktı. "Laphes, kesinlikle öğreneceğim!" bunları söylerken kendini bana kanıtlamayı gerçekten istiyor gibi duruyordu. Ellerimi hayır anlamında sallayıp "Gerek yok Aiber, sihir olmasa da kanatlarını gizlemenin bir yolunu bulabiliriz." bir yandan da yaslandığım duvardan ona doğru yürüyordum. "Seni üzmek istemiyorum."

O esnada dikkatimiz odanın içine kapıyı tıklamadan giren Kont'un yaverine kaydı.

Bölüm sonu

3 yorum