İçeriğe geç

Kayıp Yıldız

Bölüm 4 · 9 dk okuma

Kayıp Yıldız

Bölüm 4

Onların Yıldızı

"İnsanı harekete geçiren en büyük his çaresizliktir sevgili kızım Marcel."

Genç leydi annesinin ona söylediği sözlerin haklılığını bu sefer en derinden hissetmişti. Annesi soğuk bir insandı ama kendi duygularını sakladığı kabuğun altından çocuklarına merhametini ve şefkatini olabildiğince göstermeye çalışıyordu. Belki de bu tek iyi yanıydı. Ancak soğukluğun arkasına saklanması için çok güçlü sebepleri de vardı.

Soylular için aşk ve evlilik stratejik hamlelerden öteye geçmiyordu. Kadın kalbinin derinliklerine gömdüğü aşkını da tehlikeye attığın farkındaydı. Özellikle kalbini adadığı adam bir çiftçinin kölesi olduğunda sosyetenin veya imparatorun buna izin vereceği yoktu. Hatta aşkını bir yerde kendisi bile bilmiyordu. Aklından çıkmayan bu adam, onun delirme sebebiydi. Kadın ilk başta bu kölenin gözlerine aşık olmuştu. Dikkatini çalan bu adamı yakınında tutmayı başardığında onu yeniden keşfetmeyi denedi. Adamın mavi gözleri kadına dinlediği efsaneleri hatırlatıyordu. Bazı soylu grupları onun ailesinde de olduğu gibi şaman inancını dini görüş olarak benimsemişti.

Kadın adamın yaralarını tedavi etti. Adam sahip olduğu tek şey olan sadakatini kadına verdi. Yine de kadının sevgisine karşılık adam sadece korktu.

İkisi birlikte kadının odasındaydılar. Adam bir kölenin davranması gerektiği gibi davranıyordu, sessiz ve başı önde. Kaliteli ahşaptan yapılma bir makyaj masasının önünde kestane rengi dalgalı saçlarını tarıyordu kadın. Üzerinde beyaz bir gecelik, omuzlarından ayak bileklerine doğru en güzel iltifatların onun önüne döküldüğü gibi dökülüyordu. Odanın içindeki sessizlik beraberinde bir matemi de getiriyordu. Sonra kadın söze başladı:

"Bugün bilge bir şaman bana bir efsane anlattı." Sesi en güzel melodilerden bile daha güzeldi. "Gökyüzünden çalınan mavi yıldızı. Tanrı Ülgen'in favori yıldızıymış. Öyle ki bereket ve iyiliğin tanrısı sırf o yıldız gittiği için binlerce yıl dünyaya öfkesini saçmış şimdi ise o öfkenin bir izi olarak dinmeyen yağmurun ormanı adında bir yer varmış. Efsaneye göre yağmur oraya sonsuza kadar durmadan yağıyormuş. Ben evimden dışarıya çok fazla çıkmadım. Peki sen, sen öyle bir yer gördün mü?"

Adam kadına karşı ihtiyatlı tavırlarına devam ediyordu. Ne başını kaldırıp kadına baktı, ne de herhangi bir mimik belirdi suratında. Kadın adamın cevabına odaklanmak üzere kafasını çevirdi. Pencereden içeriye giren batan güneşin ışıltısı adamın saçlarına sanki bir lütuf gibi inmişti. Kadın bu manzarayı görünce tekrar aşık oldu.

"Efendim, bir köle olmadan önce kardeşlerim ile birlikte çobanlık yapardık. Bahsettiğiniz orman gördüğüm yer ise eğer, haklısınız. Çünkü o ormanın etrafından ne zaman geçsek yağmurun yağdığını görürdük."

"Yaa, doğruymuş demek" sesinde doğduğundan beri hiç bozmadan sahip olduğu asalet vardı.

Neticede annesi zeki bir kadındı ve kızının kalbini de en iyi o bilirdi. Belki kızından çok. Mümkünatı olmayan bu ilişkiyi ne destekliyor, ne de karşı çıkıyordu. Sonunda kızına izin vermeye karar verdi ve onu test etmeye karar verdi. Sadece kızının ve kendisinin olduğu bir çay partisi verdi. Menüde ise bin bir çeşit tatlı vardı. Karşısında oturan kızını kendisine çok benzetiyordu. Türlü türlü zenginliklerin olduğu bu tabloya kızının çok güzel bir şekilde uyduğunu düşünüyordu. Bazen gözlerinin içindeki soğuk bakışın aslında asillikten değil de hüzünden dolayı olduğunu düşünüyordu. Zenginlik, yemek ve etraf güzeldi. Ancak kaldıkları devasa evin içerisinde bir hayat belirtisi dahi olmadığından hem kızına, hem de kendisine acıyordu.

"Yemekler güzeller, değil mi sevgili kızım?"

"Aşçıların emeğini taşıyan bu yemekler elbette güzel olacaktır."

Marcel başka bir tabirle annesinin kızıydı. Onu neyle alt edeceğini ve onun neyle alt edeceğini bilirdi.

"Biliyorsun ağzında bir altın kaşık ile dünyaya geldin. Halktan insanlar senin gibi kırılgan soylulara karşın çelikten bir yelek. O insanlar yaşamak için lezzetli keklere, mücevherlere veya kıyafetlere ihtiyaç duymazlar."

Marcel tabağına bir dilim pasta aldı ve çatalıyla küçük bir parça ayırdı.

"Soylu kadınların yaşamak için şöhrete ve paraya ihtiyaçları olduklarını mı düşünüyorsun?"

"Düşünmüyorum tatlım, farkındayım."

"O halde insanların inançlarını kaybettiği o yaşlara gelmişsin demektir."

"Evlenecek yaşa geldiğinin farkındasındır umarım. Ona göre davranmanı isterim."

Bir anlık duraksadı. Ağzındaki lokmanın büyüklüğünü annesinin sözlerinden sonra daha da iyi kavramıştı. İnsanlar için güzel gelen bütün para, şöhret ve mevki; Marcel için bir zindandı. Onun gözlerini gördükten sonra mücevherler bir daha aynı parlamadı kadına. Saçlarına düşen ışığı gördüğünde sahip olduğu şeyler bir bir değerini kaybetmeye başlamıştı. Aşkını kendi kalbine ilk itiraf edişinde yalnızlığının farkına en ağır şekilde varmıştı. Muhtemelen bir anlaşma için daha öncesinde yüzünü bile görmediği bir adam ile evlenecek, hanenin başına geçmesi için bir çocuk doğurup onu sevgisiz bir şekilde büyütecekti. Annesinin çay partisi bittiğine hızlıca adamın yanına gitti. İki eliyle adamın ellerini tuttu ve kalbinin derinlerinden gelen ve tamamen duygularıyla vermiş olduğu ilk kararı verdi.

"Gidelim buradan! Lütfen..."

O gün annesinin sözlerini ilk kez bu kadar derinden hissetmişti.

***

Patakladığım paralı askerlerin ve teklifini reddettiğim adamı ardımda bırakıp sözümü tutmaya, meleğin yanına gidiyordum. yine yarını düşünecek olmak beni zorluyor. Hiçbir dövüş eğitimi almadım ve kılıç da kullanamıyorum. Savaşamam, eğer o adamın teklifini kabul etseydim gerçekten kendimi güvende hisseder miydim emin değilim. Amcamlara ile yaşamaya başladıktan sonra hayat bana bir şey öğrettiyse eğer o da içimde tuhaf bir his varsa eğer o da o hisse güvenmem gerektiğiydi. Ve bir insan tanıdık olsa bile kötü bir niyeti olabilir. eğer teklifini kabul edip gitseydim ve o adam bana saldırsaydı benim için son gelmiş demekti. Hem ben gitsem meleğe ne olacaktı ki. gerçi şimdiye çoktan gitmiş olmalı. Hah, bahanelerin arkasına kaçıyorsun demek bayan Laphes, yeni bir başlangıçtan korkuyorsun çünkü. O evden kaçmış olabilirsin ama köklerinle, anılarında, travmaların ile o eve bağlısın Laphes. Geçmişinden kaçamazsın.

Saat çoktan öğlen olmuştu. Şimdi de susuzluk baş göstermişti. Yarım saat sonunda gelebilmeyi başarmıştım. Çardağa doğru yürüdüm. Ümitli değildim ama yine de içeriye baktım. Tahmin ettiğim gibiydi, gitmişti. "Olan parama oldu." diye söylendiğim sırada arkamdan bir kişneme sesi duydum. Gerilmiştim, ya buraya geldilerse? Hızlıca arkamı döndüm. Rahatlamıştım. Oydu, gerçekten de beklemişti beni. Gözlerimin dolduğunu hissetmiştim. Yanında onun kadar beyaz ve parlak bir at vardı. Şu masaldaki beyaz atlı prens gibi duruyordu. Atın yelesini okşarken beni fark etti ve yanıma doğru, hızlı adımlar ile gelmeye başladı. Önümde durdu ve gözleri ile gülümseyerek,"Hoş geldin!" Dedi. Kalbimin çarpan sesinden söylediklerini duyamadığımı hissettim.

"Gerçekten beklemişsin, ya hiç gelmeseydim?"

"Neden gelmeyesin ki? Söz verdin sonuçta."

Karşımda duran bu beyaz kanatlı melek küçük bir çocuğun koca kalbine sahipti. İnsanlığa karşı insan olan bana kıyasla içinde çok çok daha güven vardı. Karşımda gülümsemeye devam ediyor oluşu beni hayrete düşürüyordu. Sevilesi hiçbir tarafım yoktu. Sevmek için de hiç halim yoktu. Neden bana öyle gülümsüyordu ki? Peki neden kalbim bu kadar hızlı atarak bana ihanet ediyordu? Böyle bir duyguyu yaşayabilir miydim gerçekten de?

"Ah bu arada, adını hatırlıyor musun?"

"Evet doğru ya, daha ismini bile bilmiyorum. Benim adım Aiber."

"Aiber..."

"Efendim?"

"Ah yok bi' şey!" Yanlışlıkla içimden söyleyeceğim şeyi dışımdan söylemiştim.

"Ben Laphes!" Samimi olması için bilerek yüksek sesle söyleyip elimi uzattım. Elimi tuttu ancak selamlaşmadı sadece elimi tutup bakıyordu.

"Laphes, ismin o kadar tanıdık ki."

"Benzer isimde bir mücevher var. Belki onu duymuşsundur. Şey elimi bırakmayı düşünüyor musun?"

Sanki el ele tutuştuğumuzu yeni fark etmiş gibi suratında aptal bir ifade oluştu.

"A, kusura bakma."

"Haha, buna selamlaşma denir. Sana elimi uzattığım zaman sen de tutarsın ve yukarı aşağı biraz salladıktan sonra bırakırsın. Bak şöyle.."

Kafam yerine geldiğinde atı sormayı akıl ettim.

"Aa, bu arada bu atı nereden buldun?"

"Kendisi geldi."

"Cidden mi? Bu civarlarda hiç Akhal teke görmemiştim." At bembeyaz renginin yanında sanki altından yapılmış gibi parlıyordu. Diğer atlara kıyasla çok daha güçlü olan bu atın nesli, çıkan savaşlar sonucu sonlanma tehlikesiyle karşı karşıyaydı. Bu yüzden böyle bir atı sadece soylu kesim yetiştirebilirdi. Ben atı izlerken Aiber bana bakmaya devam ediyordu. Ata binmek istiyordum.

"Üzerine binmeyi denesem mi ki?"

"Çok uysal. Bir sorun olacağını düşünmüyorum."

Ata doğru yürüyüp yanına geldim. Yakından çok daha güzeldi. Yumuşacık tüylerini okşadım, altın gibi parıldayan bembeyaz yelesini sevdim. Suratımda bir tebessüm oluşmuştu. Üzerinde eyer yoktu ancak üzerine çok kolayca çıkabilmiştim. Atın üzerinden bakıldığında dünya çok güzeldi. Özellikle de o.

"Yere bıraktığım şeylerin içinde kıyafet pelerin felan var. Çardağın içine girip giy-"

Ben cümlelerimi söylerken arkamdan kalınca bir sesin adımı haykırmasıyla sözlerimi yarım bıraktım. Korku bedenimi ilmek ilmek sararken gözlerimi melekten ayıramıyordum. Titremeye başlamıştım. Hayatımı, özgürlüğümü, çocukluğumu, her şeyimi çalan o adam bu sefer de peşimdeydi. Ondan tüm gerçekliğimle kurtulmak istiyordum. Benliğimi o lanetli adamın istismarlarından korumak istiyordum. Kaçmak istiyordum ama bedenim tümüyle o adamın kuklası olmuştu.

"Laphes, iyi misin?" Aiber'in ismimi söylemesi beni kendime getiren şeydi. Bu sihirin ismimde olduğunu düşünmüyordum. Muhtemelen onun sesinin içinden gelen ilahi bir güçtü bu. Aiber bana beraberinde renkleri de getirmişti belki de. Arkamı döndüğümde daha bize yaklaşamadıklarını görmüştüm. Amcam cılız atının üzerinde bana doğru geliyordu. Bir karar vermeliydim. Özgürlüğüme koşmak için bacaklarım yoktu. Ancak kafese bile isteye girecek bir iradem de yoktu. Hadi Laphes düşün çabuk!! "Aiber, elindekileri al ve arkama bin!" Hızlıca dediğimi yaptı. Gideceğim yeri biliyordum ilk kez, ancak nasıl sonuçlanacağı hakkında endişelerim vardı. Bağırarak "Deh!" dedim ata doğru.

Komutumu algılamış gibi dört nala koşmaya başlamıştı. Rüzgar saçlarımı belime kollarını sımsıkı dolayan Aiber'in üzerine doğru atıyordu. Bense atın boynuna kollarımı sımsıkı dolamıştım. Geri kalanı attın insafına aitti. Elimden geldiğince yönlendirmeye çalışıyordum ve bir şekilde işe de yarıyordu. Hatta bir yerde zevk bile almaya başlamıştım. "Haha!" Kahkaha atıyordum kaderime. Annemin de dediği gibi olmuştu sonunda, Karanlık kendisini ışık ile tamamlar. Annemin bu sözü hayatımın özetiydi. Bazen kelimeler yer değiştirmezdi, ancak anlamından çok şey kopardı gönlüme. Rüzgarı hissediyorum şimdi, yüzümü gıdıklıyordu. Ne sıcaktı, ne soğuk. Tehlikenin bana verdiği adrenalin hissinden zevk bile almaya başlamıştım bir yerde. Belki de bu benim zihnimi en derinlerinden deşen travmalarımdan kurtulma yöntemimdir. Ancak sanırım Aiber benimle aynı fikirde değildi, kolları belimi çok daha sıkmıştı ve kafasını sırtıma yaslamıştı.

"İlk defa sürmüyorsun, değil mi?"

"Kesinlikle ilk deneyimim!" Bu durumdan bildiğin zevk alıyordum. Uzunca bir süre de kahkahalar eşliğinde atın beni götürdüğü yere gidiyordum.

Tepeleri aşıp şehre tekrar indiğimizde izimizi amcamlara çoktan kaybettirmiştik. Atı bir sağa bir sola yönlendiriyor, doğru yolda olduğumuzdan emin olmaya çalışıyordum. Sonunda gelmiştik. "Attan inmemiz gerekiyor." Aiber'e böyle seslenmiştim ama at tekrardan hızlanıp aralıklı bırakılan ahşaptan yapılma bir kapıdan içeriye girdi. gelmek istediğim yere hiç hayal ettiğim şekilde gelememiştim. Sanki ne demek istediğimi anlamış gibi davranıyordu ve beni doğruca o adamın yanına götürdü.

"Kont Alucard, teklifinizi kabul ediyorum!" Suratım o kadar ciddiydi ki kendimi gülünç duruma düşürmüştüm. Suratı şaşkın ifadesini yitirmiş, sadece kıkırdıyordu. Koskoca adam karşımda kıkırdıyordu! "Hahahha! Kusura bakma, karşımda bir ata sarılan bir kadına sarılan çıplak kanatlı bir adam var. Yani anlıyorsun ya ciddi kalamıyorum." Şimdi resmen kahkaha atıyordu. gerçekten rahatsız olmuştum ama dışarıdan bakıldığında gerçekten komik durduğumun da farkındaydım. "Ne yapıyorsunuz siz! Eşkiya mısınız arkadaşım!" Hancı elinde bir süpürge ile bizi kovalıyordu. Muhtemelen olayın şokunu ilk atlatan kişi oydu çünkü Kont Alucard gülme krizini bitirememişti. Şu adamın gülüşü beni sinir ediyor Tanrım!

"Onlar benimle Hancı, sen atı hallet yeter." Yüzüme doğru keyifle baktı ancak bakışları Aiber'i bulduğunda ciddileşmişti. "Çok uzun hikaye, hatta o kadar uzun ki anlatmayacağım." "Tanrı aşkına, Düşmüş bir melek falan mı kurtardın sen?!" "Orasını ben de bilmiyorum. şimdilik ona bir oda ayarlasanız. Üzerine bir şeyler giymesi için." Kafasını tekrardan Aiber'e çevirmişti. bu kez baştan aşağıya tartıyordu onu. Suratında sıkıntılı bir ifade vardı bir süre düşündükten sonra Aiber'i kabul etmişti. "Pekala. Ancak daha sonra detaylı bir şekilde bana durumu açıklamalısın. Artık benim askerim olduğun için seninle ben ilgileneceğim. Kısacası benim sorumluluğum altındasın."

"Teşekkür ederim efendim."

Tüm hayatım boyunca asla elde edemediğim o hissi yaşamıştım: Rahatlamıştım. Belki de yıllardır üzerimde tuttuğum yüklerimin gideceğini düşünmemden kaynaklı bir umudun içime dolmasındandı. birden bire hiçbir şey umursayamamıştım. Gözlerimin kararması ve bedenimin kendini bırakması hissettiğim son şeydi.

Bölüm sonu

4 yorum