İçeriğe geç

Kayıp Taç

Bölüm 1 · 13 dk okuma

Kayıp Taç

Bölüm 1

Yemeğe Davet

Koşuyordum. Durmadan hiç bilmediğim bu ıssız ormanın derinliklerine doğru koşuyordum. Bir yandan neden burada olduğumu kavramaya çalışıyor, diğer yandan da etrafıma bakıp nerede olduğumu anlamaya çalışıyordum. Hava kapalı ve oldukça soğuktu. Etrafımda sık sık dizilmiş ağaçlar vardı. Burası bir Labirenti andırıyordu. Nereye doğru gidersem gideyim sanki bulunduğum yerde dönüp duruyordum.

Sağa giden bir yol gördüğümde oraya gitmek için adımlarımı hızlandırdım. Dönmek için sağa doğru hareketlenmiştim ki ayağımın bir taşa takılmasıyla tam kendimi yerde bulacakken aniden yerimden sıçrayarak uyanmam bir oldu. Gözlerimi açınca karşılaştığım ilk şey yatağımın ayakucu tarafında duran çalışma masam oldu. Odamda olduğumu anlayınca gördüklerimin bir rüya olduğunu idrak edebildim.

Gördüğüm rüyanın etkisinden çıkmaya çalışırken kafamı çevirip camda dışarı bakınca havanın aydınlandığını gördüm. Yorganımı üzerimden ittim ve yataktan doğruldum.

Kahvaltı için hazırlanmam gerektiği için banyoya doğru ilerledim. Rutin işlerimi de halledip banyodan çıktıktan sonra kıyafet seçmek için altın rengi desenlerle süslü siyah gardırobumun önüne geldiğimde kapakları her zaman olduğu gibi ben hiç dokunmadan iki yana açıldı. Elbiselere biraz göz gezdirdikten sonra rengi ateş kırmızısı olan bol bir kazak ve siyah kot pantolonumu alıp gardıroptan uzaklaştım ve kapaklar yine kendiliğinden kapandı.

Tam o sırada kapım üç kere tıklatıldı ve içeri ben kendimi bildim bileli bu sarayda çalışan, hizmetlilerin başında görev yapan yardımcım Dane girdi. Kırkına merdiven dayamış bu kadın uzun yıllardır bu sarayda çalışıyordu ve sarayın en sadık çalışanlarındandı.

Yüzünde içten bir tebessümle odanın içine doğru gelirken ‘’Günaydın prenses’’ diyerek saygıyla önümde reverans yaptı. Hafiften ama içten bir tebessümle ‘’Günaydın’’ dedim ve üzerimi değiştirmek adına giyinme paravanına ilerledim.

O sırada Dane konuşmaya devam etti. ‘’Kahvaltıdan sonra kardeşlerinizle eğitime gitmek üzere bineceğiniz araç siz kahvaltıdayken hazırlanacak efendim.’’ Onu başımı olumlu anlamda sallayarak onayladım. Aslında bunları hatırlatmasına gerek yoktu ama tatlı yardımcım sanki bu onun en önemli göreviymiş gibi bana bunları hatırlatıyordu. Eğitim dediği ise genç büyücülerin ve diğer krallıklardan gelen pres ve prenseslerin de güçlerini geliştirmek, büyü tarihi ve bunlar gibi dersler görmek için gittiği yerdi.

Üzerimi giyindikten sonra çıkardığım pamuklu pijamalarımı sepete atıp paravandan çıktım. Dane makyaj masasının yanında duruyordu. Makyaj masasının önünde ki pufa oturdum ve yardımcımın yapmasına gerek kalmadan kömür karası saçlarımı tepeden düzgün ve sıkı bir atkuyruğu yaptım.

Ben işimi hallettikten sonra Dane, ‘’Henüz on dokuz yaşınızda olmanıza rağmen çok güzelsiniz prenses’’ diyerek birkaç adım geri çekildi. ‘’Teşekkürler Dane.’’ Diyerek ayağa kalktım. Koyu kızıl rengi gözlerim ve simsiyah saçlarımla kraliçe olan annem Laşara‘nın kopyasıydım.

Odadan çıkmak için kapıya doğru ilerledim, bu sırada Dane de peşim sıra beni takip ediyordu.

Kahvaltı salonunun kapısının önüne geldiğimde Dane benden izin isteyerek yanımdan ayrılmış ve halletmesi gereken işlerinin başına dönmüştü.

Elleri kınlarındaki kılıçlarının sapında olan gümüş rengi zırhlarını giyen muhafızlar başlarını eğerek bana selam verdiklerinde ben de başımı hafif öne doğru eğip onları selamladım. Ardından muhafızlar ellerinde tuttukları kılıçlarını saplarından tutarak yukarı kaldırdılar ve hafifçe yere vurduklarında kapılar iki tarafa doğru açılmaya başladı. Bende adımlarımı içeriye doğru yönlendirdim.

Kral ve kraliçe büyük yemek masasına henüz gelmemiş gibi görünüyordu. Benden bir yaş büyük olan Mirza ve benden bir yaş küçük olan erkek kardeşim Şihan masadaki yerlerini almıştı. Şihan önünde duran kitabı gücüyle havada tutuyor, abisine bir şeyler anlatıyor ve oda dikkatle onu dinliyordu. Daha doğrusu dinliyormuş gibi yapıyordu. Sevgili abisinin onu pek de dinlediği söylenemezdi aklının başka âlemlerde olduğu belliydi.

Benim içeriye girmemle ikisinin de dikkati benim üzerime yoğunlaştı. Masaya gelip sandalyemi çekerek yerime oturdum. ‘’Günaydın,’’

Mirza başını eğip ‘’Günaydın.’’ Diye karşılık verdiğinde Şihan da başını aşağı yukarı sallayarak onun ardından ‘’Günaydın. ‘’dedi. Birkaç dakika daha Şihan okuduğu kitap hakkında ki yorumlarını dinlememizin ardından yemek salonunun kapıları gürültüyle açıldı ve içeriye tüm heybetiyle kral Kafkas ve peşinden de ondan altta kalmayacak şekilde ki asaletiyle kraliçe Laşara girdi.

Üzerinde gece mavisi, etek kısmı hafif kabarık bir elbise giymiş, siyah dalgalandırdığı saçlarının üzerinde ki zarif tacıyla yine her zamanki gibi oldukça güzel görünüyordu. Kral Kafkas ise altına siyah bir pantolon, onun üzerine yine aynı renk deri bir kıyafet giymiş ve üzerine siyah pelerinini takmıştı. Tacı yine her zamanki gibi kahverengi, aralarına hafif kızılların karıştığı özenle taranmış saçlarının üzerindeydi.

Şihan ’da bu yönüyle babama benziyordu. Aralarına kızılların sızdığı kahve saçları ve açık kızıl gözleriyle babamı andırıyordu. Mirza ise benim gibi anneme benziyordu. Onlar yemek salonuna girdiğinde hepimiz ayağa kalktık ve nihayet Şihan da anlatmakta olduğu kitabı kapattı.

Kral ve kraliçeyle de yaşanan kısa bir günaydın merasiminden sonra, Kral yerine oturup bize işaret verdiğinde bizde yerlerimize geri oturduk ve kahvaltıya başladık.

֎

Kahvaltıdan sonra bizi eğitime götürecek at arabasına geçmek için aşağıya ineceğimiz sırada babam Mirzayla konuşmak istediğini söyleyip onunla birlikte yemek salonundan çıkmışlardı. Mirza tahtın aramızda ki ideal varisiydi. Bu sebepten olacak babam genelde krallık işleriyle alakalı toplantılar ve bunu gibi şeyler olduğunda abimin de onunla beraber katılmasını isterdi. Herhalde şimdi de bu tür meselelerle alakalı bir şeyler konuşmak için çağırmıştı. Ama genelde eğitimden sonrasını beklerdi, şu an çağırması durumun biraz daha farklı olduğunu gösteriyordu.

Bizde şuanda Şihan la birlikte bize hazırlanan arabanın içinde Mirza’nın gelmesini bekliyorduk.

Dalıp gittiğim düşüncelerden Şihan’ın konuşmasıyla sıyrıldım. ‘’Acaba eğitime gideceğimiz zaman babamın abimi yanına çağırıp konuşması gerektiğini söyleyecek kadar önemli ne olmuş olabilir. Ayrıca sıkılmaya da başlamadım desem yalan olur.’’ Evet, bende sıkılmaya başlamıştım ama babam önemli olmasa Mirza’yı şimdi çağırmazdı. Muhtemelen önemli bir şeyler diyecekti.

‘’Önemli olmasa babam şimdi çağırmazdı, büyük ihtimal önemli bir şeyler konuşacaklardır.’’ Şihan kendi düşüncelerini doğrulamış bir ifadeyle başını sallayıp arkasına yaslandı.

Beş altı dakika sonra arabanın kapısı açıldı ve Mirza karşıma, yani Şihan’ın yanına oturduktan sonra araba hareket etmeye başladı. ‘’Kötü bir şeyler yoktur umarım.’’ Dedim. Yüzündeki sıkıntılı ifadeye bakılırsa iyi şeyler olduğu söylenemezdi. Şihan da bakışlarını abisine yönlendirdiğinde mirza konuşmaya başladı. ‘’Aslında pek de iyi sayılmaz,’’ dedi. Bu sırada araba hareket etmeye başlamıştı. ‘’Bu akşam babam Mirage ve Tezowen krallıklarının katılımıyla bir kraliyet yemeği düzenleyecekmiş…’’

Mirza sözleri daha tam bitmeden Şihan konuşmaya başladı. ‘’Bunun neresi kötü anlamadım?‘’. Aslında meraklı kardeşim iki dakika sussa neler olduğunu anlayacaktık ta, neyse. Mirza da bu duruma pek aldırmadan konuşmaya devam etti. ‘’Kraliyet yemeğinden sonra babamız Tezowen Kralı Azamet ve Mirage Kralı Ubin ile önemli bir konu hakkında konuşacaklarmış. Benimde o toplantıya katılmam gerektiğini söyledi. Ayrıca Yelkan ve Kanje de toplantıya katılacaklarmış.’’ Yelkan Tezowen‘nin, Kanje de Mirage‘nin veliaht prensleri oluyorlardı. Yani kısacası toplantıya krallıkların veliahtları da katılıyordu.

Kanje tek çocuktu ama Yelkan’ın Madya adında bir kız kardeşi vardı ve onunla aynı yaştaydık. Neredeyse çocukluktan beri tanıştığımız için artık kendisini kız kardeşim gibi görüyordum.

‘’Bu kadar acil konuşulması gereken bir şeyin sıradan bir konu olacağını sanmıyorum. Ama umarım kötü bir şeyler yoktur.’’ Abim sözlerini sonlandırdığında etrafında ağaçların sıra sıra dizildiği yolda ilerliyordu. Arabada sıkıcı bir sessizlik olunca bende kolumu cama, yanağımı da avucuma yaslayıp dışarıyı izlemeye başladım.

Ağaçlardan dökülen renkleri ton ton yapraklar sarmıştı her yeri, tıpkı yağmur yapıyormuşçasına dökülüyorlardı yere. Yerde sarı, kırmızı, kahverengi yapraklar bazen kendi aralarında küçük hortumlar oluşturuyor, birkaç saniye sürüyor ardından ise geri etrafa yayılıyorlardı. Bence güzel bir görüntüydü, saniyelik. Hayatta da olan bazı şeyler gibi uzun bir süresi yoktu görmek için, o an içinde görebilmen gerekiyordu.

Hissettiğim hareketliliğin durmasıyla birlikte dalıp gittiğim düşüncelerinden bir çırpıda kurtuldum ve eğitim alanının kapısından giriş yaptığımızı gördüm. Arabacı biz indikten sonra tekrar saraya doğru ilerlemeye başladı.

Bizim inmemizin ardından karşı taraftan kendi krallıklarının arabalarıyla alana girenleri görmek açıkçası pekte iç açıcı değildi.

Okulumuz yer olarak iki ittifakın ortak alanında olduğu için bizim karşı sınırımızda ve düşman olduğumuz krallıklar olan Nerth, Vitorja ve Fitore'nin prens, prenses ve o sınırda yaşayan diğer insanlar da buraya geliyordu. Düşman olduğumuz için midir bilmem ama onlardan kesinlikle hiç hoşlanmıyordum.

Biz içeri doğru ilerleyeceğimiz sırada bu sefer yanımızda duran arabalardan ilk önce Yelkan ve Madya, onların arabasını yan tarafında duran arabadan ise Kanje indi. Yanımıza geldiklerinde ‘’Günaydın’’ diyerek neşeyle şakıyan Madya ya baktığımda gayet dinç olduğunu gördüm. Bende gayet dinçtim ama Madya'nın ki sabah sabah ayrı bir neşeydi. Bende ‘’Günaydın’’ diyerek ona cevap verdiğimde gözlerim hala esnemekte olan Kanje ye kaydı. Oda benimle aynı şeyleri düşünüyor olmalı ki Madya ya dönerek ‘’Sabah sabah nereden buluyorsun bu enerjiyi anlamıyorum.’’ Dedi ve devam etti, ‘’Her ne yapıyorsan bana da söylemen gerekiyor çünkü bir daha Profesör Emef den ceza almaya hiç niyetim yok.’’ Dedi. Hepimiz Kanje‘nin dediklerine gülerken Yelkan araya girdi ‘’Sahi, hani şu kılıç taliminden sonra bütün kılıçları bileylemek zorunda kaldığınla beraber kaç oluyordu bu cezalar… ? ’’ diye yarı alayla yarı ciddi bir ifadeyle sordu.

‘’Yok, o bir sefer önceydi."

Benim ardımdan Mirza konuşmaya dahil oldu ‘’beş,’’ dedi ‘’Tam beş kere ceza aldın.’’ Hepimiz gülerken bu durumdan hiş memnun kalmadığı her halinden anlaşılan Kanje en sonunda ‘’Ayıp,’’ diye söylendi. ‘’Güya arkadaşız, kardeşiz birde ben yokmuşum gibi aranızda konuşuyorsunuz.’’

Profesör Emef bizim kraliyet tarihi öğretmenimizdi. Ülkemizin tarihini, yaşanan savaşları ve bunun gibi kraliyet tarihinde belirli bir öneme sahip olayları anlatıyordu. Ayrıca çok da otoriter bir öğretmendir. Herkese eşit davranır. Mesela geçen seferki gibi, Kanje‘nin bir veliaht prens olmasına rağmen ona da aynısını bir başkası yapsa vereceği cezanın aynısını veriyordu. Ona göre eğitimde ve de öğrenimde ayrımcılık olmazmış, bu bir prens ya da prenses olsa bile.

Kanje’nin sözlerini ardından hep beraber eğitim alanına girdik.

֎

Acıyla kalkmaya çalışırken kılıcımın kabzasından tutup ucunu yere bastırarak destek aldım ve ancak o şekilde doğrulabildim. Doğrulduktan sonra patlayan dudağımdaki kanı elimin tersiyle sildim ve karşımda duran insan olan ama bir insana göre oldukça anormal derecede büyük duran askere baktım. Karşımdaki askere nereden baksan dev gibiydi. Bir kere boyu benden en az on beş, yirmi santim uzundu ve üstelik benden katbekat daha güçlüydü.

Kılıcımı askere doğru savurduğumda o da elindeki kılıcıyla bana aynı şekilde karşılık verdi ve böylece kılıçlarımızın havada çarpıştı. Bu çarpışmanın ardından kulaklarımızda metalin o tiz sesi duyuldu.

Asker kılıcına ağırlığını verince bende kılıcımın ucuna diğer elimin avucunu yasladım ve onu ittirmeye çalıştım. Peki, bundan etkilendi mi? Tabi ki hayır.

Asker en sonunda kılıcıyla beni öyle bir itti ki onun ittirişiyle kendimi yerde bulmam bir oldu. Bu adam kesinlikle adil savaşmanın ne demek olduğunu bilmiyordu. Bu kesinlikle hiç adil değildi. Hem bir kere ben neden kendimin on katı kadar olan bir askerle kılıç dövüşü yapıyordum ki?

Ben sırt üstü kendimi yerde bulunca adam iki elini de kılıcının kabzasına dolayıp havaya kaldırdı ve tam bana saplamak üzereyken bir ses duydum, ‘’Pişt’’

Bu Madya‘nın sesine benziyordu. İyi ama Madya burada ne arıyordu? ‘’Pişt Albina,‘’ Evet bu kesinlikle Madya'nın sesiydi ama nereden geldiğini bir türlü çözemiyordum.

‘’Albina diyorum, pişt diyorum, uyan bak Bay Emef sana sesleniyor diyorum!’’ Bu sefer kolumun da sarsılmasıyla birlikte önce beni öldürmek üzere olan adam yok oldu, daha sonra elimdeki kılıç…

Yavaş bir şekilde gözlerimi araladım ve karşılaştığım şey beni uyandırmaya çalışan Madya'nın mavileri oldu. Sanırım uyuya kalmıştım ve Madya da beni uyandırmaya çalışıyordu. O halde gördüğüm her şey bir rüyaydı ve ölmüyordum.

Rahat bir nefes aldıktan sonra kafamı kaldırdım ve gördüğüm şeyler yüzünden aldığım o nefesi büyük bir sıkıntıyla tamamen geri verdim. Bay Emef kaldırdığı tek kaşıyla sorgulayıcı bir ifadeyle gözlerini yüzüme sabitlemiş bir şekilde bana bakıyordu. Mümkünse rüyama geri dönebilir miyim? O askerle kılıç dövüşü yapmak Bay Emef in dersinde uyuya kalmaktan daha az tehlikeli gibi görünüyor. Ayrıca daha o adamla kapanmamış bir hesabım vardı, açık hesap bırakmak pek hoş olmazdı nede olsa öyle değil mi?

Acaba tam şuan kafamı masaya geri koysam, gözlerimi kapatsam… Ah cezayı boylamak istiyorsam neden olmasın?

‘’Bayan Albina?’’ Bay Emef soran gözlerle bana bakıyordu.

Bay Emef i daha fazla sinirlendirmemek adına konuşmaya başladım. ‘’Kusura bakmayın profesör,’’ dedim. ’’Bir daha olmaz.’’ Mahcup bir ifadeyle kafamı öne eğdiğimde Bay Emef derin bir nefes aldıktan sonra, "Umarım" dedi ve konuşmaya devam etti, ‘’Evet, nerede kalmıştık… Büyülü Tacın tarihi’’ dedi ve her sene anlatmaktan asla bıkmadığı ve benim tahminimce de bıkmayacağı konuyu anlatmaya başladı. Neyse ki bu sene son senemiz di de bundan sonraki senelerde Profesör Emef’in dersine girmek zorunda kalmayacaktık.

’’Bu Taç çok kıymetli ve paha biçilemez bir değere sahiptir. Ve bu değer de tacın özelliklerinden ve de gücünden kaynaklıdır. Tacın özelliği üzerinde bulunan üç değerli elementin özelliğini taşıyan taşlardan gelmektedir. Bu taşlardan kırmızı ve dört köşeli yıldız şeklinde olanı ateşi ve gücünü, mavi ve yuvarlak olan suyu ve yaşamı, yeşil ve kare şeklinde olan ise toprağı ve canlılığını temsil etmektedir. Taç elde edildiğinde ve doğru şekilde kullanıldığı takdirde güçleri de kullanılabilir hale gelir. Çoğunluğu bu sebepten olmak üzere Taç ortaya çıktığından beri taca sahip olmak isteyen birçok insan, kral, krallık ve ülkeler olmuştur. Eh haliyle bir sürü savaş da yapılmıştır. Ama tarihimize asıl damga vuran savaş yüz yıllar önce Clarangum ittifakın da olan Tezowen, Vitovka, Mirge ve Tenebris ittifakın da olan Nerth, Vitorja ve Fitore krallıkları arasında gerçekleşmiştir.’’

Vitovka; benim, Mirzanın ve Şihan‘ın yaşadığı krallıktı, Tezowen; Yelkan ve Madya’nın, Mirage ise Kanje’nin. Diğerleri ise bizim her türlü düşman olduğumuz krallıklardı. Her türlü den kastım hem krallık olarak savaşlardan da anlaşılacağı gibi zaten düşman krallıklarız. Hem de bu krallıkların prens ve prensesleriyle de düşmanız.

Nerth; Berkan ve Dijan’ın, Vitorja; Kanbonat’ın, Fitore ise Berkuk ve Sinem in yaşadığı krallıklar.

Krallıkların ortak kararı üzerine bu altı krallığın ortasında bir ortak alan belirlenmiş ve eğitim alanı da, sırlı kütüphanede o ortak alana yapılmış. Evet, karşı sınırdakilerle aynı alanda ders görüyorduk ama eğitim alanının bir tarafı onların derslerini gördüğü alan, diğeri ise bizim derslerimizi gördüğümüz alan. Okulda giriş ve çıkışlar haricinde Tenebrisliler le karşılaştığımız bir diğer zaman ise ayda bir düzenlenen Pegasus yarışlarının yapıldığı parkurlu arenaydı. Sırlı kütüphaneyse zaten herkes için ortaktı.

Ortak alan gayet büyük olarak yapılmıştı. Hatta bence fazla bile büyük. Sadece sırlı kütüphanenin bile başlı başına bir saraydan bile katbekat daha büyük olduğunu düşünecek olursak.

‘’Albina,’’ Madya ' nın fısıldamasıyla kafamı ona doğru çevirdim. ’’Daldın gittin yine Bay Emef tekrar dersle ilgilenmediğini görürse ceza verir bak demedi deme.’’ Arkadaşımın haklı sözleri üzerine başımı olumlu anlamda salladım.

Bunları her yıl zaten görüyorduk o yüzden fazlasıyla sıkılmıştım. Ama yine de ceza almaya kesinlikle hiç niyetim yoktu bu yüzden dikkatimi tekrardan Bay Emef e verdim.

’’Bu savaş ta kazanan ittifak taca sahip olacak ve güçlerini kullanabilecekti. Yıllar süren bu savaşı Vitovka, Tezowen ve Mirage kazandı. Böylece tacın üstündeki taşların gücü onların olmuş oldu. Bu üç büyük krallık tacın güçlerini kendi aralarında paylaştılar. Tacı saklı alana yerleştirdiler ve o günden sonra tacın gücünü o saklı alandan kendi krallıklarına taşıdılar. Böylece Vitovka ateşin, Tezowen suyun ve Mirage de toprağın güçleriyle ayakta kaldı.’’

Profesör sözlerini bitirdikten sonra masasının köşesindeki küçük bir kafesin içinde duran küçük kuşu ötmeye başladı. Evet, bu da dersin bittiğinin Profesör tarafından resmi bir göstergesiydi. Bu kuşu bu şekilde eğitmeyi nasıl becermişti ve neden hiç yanından ayırmıyordu gerçekten hiçbir fikrim yoktu. Ama ben kendimi bildim bileli bu kuşta vardı.

Profesörün çıkmasıyla Madyayla aynı anda derin bir ‘oh’ çektik. Sınıftakilerin bazıları ayaklanırken bazıları ise kendi aralarında konuşmaya başladılar.

‘’Oh be o neydi öyle hiç bitmeyecek sandım.’’ Arkadan gelen sesle birlikte Madyayla başımızı arkaya çevirdik. Yelkan bir yandan ellerini beline koymuş esniyor bir yandan da söyleniyordu. Mirza arkasına yaslanmış öylece bir yere dalmış bakıyordu. Yelkan’ın sözleri üzerine oda kafasını sallayarak ‘’Bence de,’’ Dedi. Sanırım aklı hala bu akşamki toplantıdaydı.

Kanje ise önündeki kâğıda siyah tüy kalemiyle bir şeyler karalamakla meşgul gibiydi. Yelkan‘ın söylediklerine karşı bende, ‘’Al bendende o kadar,’’ deyince önündeki kâğıdı karalamakta olan Kanje kafasını kaldırıp bana baktı ve gülerek konuştu.

‘’Belli oluyor, neredeyse dersin tamamında uyudun,’’ Bir kere abartıyordu. Ben o kadar uyumamıştım.

Yelkan da gülerek, ’’Kusura bakma Kanje ama bu son söylediğine katılmıyorum, ’’dedi. Kanje Yelkan’ın da sözlerinin ardından yine sabahki gibi bir konuşmaya girmeye niyeti yokmuş gibi arkasına yaslandı.

Bakışları yanın da oturan Mirzaya kayan Kanje koluyla Mirzayı omzundan dürttü ve "Hayırdır Mirza bey, pek bir dalgın gördüm sizi ?" Dedi yapay bir ciddiyetle. Diğer konuyla alakalı bir yorumda bulunmamış olsada yine susamamıştı tabii ki.

Kanje'nin dürtmesiyle birlikte bakışlarını ona çeviren Mirza, "Akşamki yemekten sonra yapılacak olan toplantıyı düşünüyorum." Dedi. Evet, aklı o toplantıda kalmıştı.

Kanje' nin de bu durumdan haberi olmalı ki yüzündeki o umursamaz halini her ne kadar silmemeye çalışsa da bakışlarında ki durgunluk belli oluyordu.

"Boş ver" dedi en sonunda son heceyi uzatarak. "Çok önemli bir şey değildir." Dedi ve devam etti.

‘’Yani umarım.’’ Bu sölerini yüzünde tamamen ciddi bir ifade varken dile getirmişti.

֎

Tüm dersler bitmişti ve bizde arabaların bizi beklediği alana doğru ilerliyorduk. Şihan da kendi dersliğinden çıkmış ve bizimle birlikte park alanına doğru geliyordu.

Arabaların oraya geldiğimizde binmek üzereyken Madya, ’’Akşama görüşürüz.’’ Dedi. ‘’Görüşürüz’’ diyerek yanıtladım onu. Hemen ardından diğerleriyle de görüşüp arabamıza bindik ve saraya doğru yola çıktık.

Bölüm sonu

12 yorum