
Onun koyu mavi gözlerine bakmak koca bir buz dağına çarpmaktan farksızdı. Bir gün Titanik ile aynı kaderi paylaşacağımı nereden bilebilirdim ki?
***
Kurtuluş. Üç heceden oluşan bu cümleyi ikrar etmek ne kadar kolaysa bunu yaşama geçirmekte bir o kadar zordu. Tüm hayatımı adadığım tek eylem buydu. Oysa ben bu kelimenin bir hecesini dahi yerine getiremedim. Her başarısızlığım sonucunda maruz kaldığım eylemler yetmezmiş gibi birde kendimi cezalandırıyordum. Zihnimi deli olmanın eşiğine kadar, baş ağrısından ağlamama yetecek kadar düşünmeye zorluyordum. Oysa bunların hiçbir anlamı yoktu. Kendime yönelik bu işkencem, dairenin içinde bir köşe aramak kadar aptalcaydı. Bir çıkış yoktu. Ölmekte en az özgür kalmak kadar imkansızdı.
Kollarımı göğsümde kavuşturmuş bir halde salonda ki koltuğun üzerinde oturuyordum. Feza beni sınadıktan sonra şaşkınlığımdan faydalanmış, hiçbir şey söylememe müsaade etmeden dağ evine geri getirmişti. Yol boyunca sorduğum hiçbir şeye yanıt vermemişti. Onunda zihninde ölçüp biçtiği bir şeyler vardı. Şimdiyse karşımda ki koltuğa oturmuş öylece yüzüme bakıyordu. Bakışlardan düşünceli olduğu besbelli ortadaydı. Halbuki onu bu kadar düşündürecek bir şey söylememiştim orada. Etrafa bakındım. Evin ışıkları kapalıydı. Yalnızca salonun köşesinde duran lambaderin aydınlattığı kadarıyla etrafı görebiliyordum. Ortam fazlasıyla loştu. Geleli birkaç saat olmasına rağmen diğerlerinden hiçbir iz yoktu. Saat gece 01.00'ı gösteriyordu.
"Ailenden şiddet mi görüyordun?" Gözlerim girdabı anımsatan soğuk mavi gözlerine ulaştığında üşüdüğümü hissettim. Feza tüylerimin havalandığını fark ettiğinde ayaklanarak salondan ayrılmıştı. Biraz sonra geri geldiğinde elinde gri bir pike tutuyordu. Pikeyi açarak omuzlarımdan üzerime örttüğünde bu tavrı beni şaşırtmıştı. Pikeyi tamamen üzerime teslim etmeden önce göz göze geldiğimizde duraksadı. Aynı duraksamayı bende yaşamıştım. Koyu mavi bakışları bir şey ararcasına dolandı gözlerimde. Bakışlarında ki derinlik arttıkça girdabına kapıldığımı hissettim. Boğulmamak için bedenimin verdiği tepki irkilmeydi. Gözlerimi gözlerinden kaçırdığımda o da toparlanmıştı. Az önce oturduğu koltuğa geçerek sorusunu yineledi.
"Ailenden şiddet mi görüyordun?" Ona duygularımı sezdirmeden usulca omuz silktim. Ona sözlü olarak yanıt vermekten geri duruyordum. Açıkçası ona karşı tamamen dürüst olmak beni bilinçsizce korkutuyordu. Belki de geçmişte dürüst olduğum insanların başına gelenlerden dolayı bu haldeydim. Bilemiyorum. Feza'nın sabırsız nefesi sinirlenmeye başladığının işaretiydi.
"Orada seni öldürmemesi için kendini mi acındırdın? Bu planı anladığın için blöf mü yapıyordun yoksa?" Sesinden hakim olmaya çalıştığı öfkesini her bir zerremle hissedebiliyordum. Ancak bana sorduğu sorular onun öfkesini yerle bir etmeme yetecek kadar çileden çıkartmıştı beni.
"Kendisini acındıran biri 'vur beni' diye haykırır mı Feza KARAHANLI? Bunu senin planladığını anlamış olsaydım onca şeyi bir çırpıda anlatır mıydım? Bu işte bir parmağın olduğunu anladığım ilk dakika da o maskeli itle konuşmak yerine sana hitap ederdim. Anlıyor musun?" Nefretle karışık söylemlerime bir yanıt vermedi. Bunları en başından o da düşünmüş olmalıydı. Yine de beni mi deniyordu? Vereceğim bir açığı mı kolluyordu? Öfkesini gizli tutan ifadesiz suratıyla bana bakmaya devam ediyordu.
"Neden onlardan kaçmadın? Neden tekrar denemedin?" Sözleri kaşlarımın çatılmasına sebep oldu.
"Tekrar mı?" Sorduğum soru bir anlığına gözlerini kaçırmasına sebep olmuştu. Bir şeyler gizliyordu. Gözleri tekrar gözlerimi bulduğunda beni usulca yanıtladı.
"Onca işkenceye maruz kaldığını söyledin. En az bir kez kaçmayı denemişsindir diye düşünüyorum." Ah üstünü kapatıyor. Benden bir şeyler gizlediğine eminim. Sorduğum zaman bunu söylemeyeceğine de eminim.
"O halde sormana gerek yok. Kaçtım ama kurtulamadım." Verdiğim yanıtın ardından zihninde ki yeni soruyu sıraladı.
"Bana neden söylemedin." Bu adam gerçek bir komedyendi.
"Unuttun sanırım. Dur ben sana hatırlatayım. Feza! Sen beni kaçırdın! Benim arkadaşım değilsin. Sen kim oluyorsun ki ben sana ailemden gördüğüm şiddeti anlatayım." Öfkeli sözlerim ona ulaştığında dudakları kibirle kıvrıldı. Bedeni yaslandığı yerden ayrılarak öne doğru eğildiğinde kollarını bacaklarının üzerine yerleştirmişti.
"Ailenden şiddet görmen umurumda mı sanıyorsun?" Ukala sözleri beni şaşırtırken kalbinde zerre kadar iyilik olmadığına emin olmuştum.
"Ben sana ailenin seni işlerine zorla alet ettiğini neden bana söylemediğini soruyorum." Karşımda ki canavarın tehlike arz eden sorusu beni bitkin düşürüyordu. Etrafa yaydığı dehşet saçan yoğun enerji karşısında güçlü durmaya çalışmak çok zordu. Gözlerinde ki şiddetle akan girdaba bakındım. O girdaba kapılıp gitmekten, her şeyi olduğu gibi ona aktarmaktan korkuyordum.
"İnsanları yalnızca zor durumda kaldıklarında öldürüyorlardı. Onlarla yaşıyor olsam bile benden gizledikleri birçok şey vardı. Bana yalnızca zor durumda kaldıklarında ev sahiplerini öldürdüklerini söyleseler de bazı evlere girişlerinden o aileyi katledeceklerini içten içe biliyordum." Konuştuğum sırada gözlerim daha fazla gözlerinin içine bakmaya dayanamadı ve yerdeki halının desenlerini buldu. Suçlu bir çocuk edasıyla halıdaki aptal desenleri inceliyordum.
"Hay sikeyim!" Ağzından nefretle çıkan küfür irkilmeme sebep oldu. Öfkeyle ayağa kalktığında hızla camın önüne doğru ilerledi. Eli, kasılmış çenesindeydi. Hararetle sıvazladığı çenesi kirli sakalla kaplıydı. Lambaderin loş ışığı Feza'nın keskin yüz hatlarına vuruyor, suratını olduğundan daha çekici gösteriyordu. Siktir! Ben neden şu an nefret ettiğim adamın seksiliği üzerine düşünüyordum ki? Ah bu kendime ettiğim en büyük ihanetlerden biriydi. Peki ya Alya? Bu fikirlerimle kardeşime de ihanet etmiş sayılmaz mıydım? Bir zamanlar kardeşimin kalbi bu adam için atıyordu. Bu fikir zihnimi kapladığında mideme şiddetli bir sancı intikal etti. Bu adam kardeşimi kandırıp kendisine aşık etmişti. Şimdiyse yine bu adam yüzünden kardeşim kendi adını dahi hatırlamıyordu. Öfke tüm ruhumu ele geçirmeye başladığında Feza'nın karşısına geçip ona saldırmamak benim için çok güçtü.
"Seni ilgilendiren bir durum yok. Bana oynadığın bu oyunun nedenini açıkla." Sert sesime bezenmiş öfkeli sözlerim Feza'ya çarptığında bakışları hızla beni buldu. Alev saçan gözleriyle bana bakıyor, ciddi olup olmadığımı ölçüyordu.
"Beni ilgilendiren bir durum yok mu?" Yavaş ancak sert adımlarla üzerime doğru geliyordu. Kendisini frenlediği her halinden belliydi.
"Demek beni ilgilendiren bir durum yok! Öyle mi?" Bana doğru haykırdığında karşısında dimdik durabilmek büyük bir marifetti. İnsanda koşup kaçma isteği uyandırıyordu.
"O iki cibiliyetini siktiğim benim evime girdiler. Benim annemi, benim babamı öldürdüler. Gözlerimin önünde. Ve sen gelmiş bana 'seni ilgilendiren bir durum yok' diyorsun. Öyle mi?" Burun buruna geldiğimizde benden gerçek bir yanıt bekleyip beklemediğinden emin değildim. Korkuyordum.
"Ben bunca zaman ailemin kanında parmağın var sanıyordum. Seni bulduğum günden bu yana başını gövdenden ayırmamak için kendimi zor tuttum. Seni kaçırdığım günden bu yana uykunda seni boğmamak için geceleri uyku hapı içtiğimi bilmiyorsun. Seninle aynı çatı altında olmanın bana nasıl işkence ettiğini bilmiyorsun Çağla." Öfkeli suratını derin bir nefesin ardından rahatlatmaya çalıştı ancak başarılı olamadı. Gözleri tekrar beni bulduğunda devam etti.
"Ve onca zaman sonra ne öğreniyorum biliyor musun? Senin de bir kurban olduğunu." Yangın mavisi gözleri bana bakarken tereddüt içerisindeydi. Öğrendiği şey canını yakmıştı ancak aynı zamanda güvenemiyordu. Bir kurban olduğumdan emin olamıyordu. Ah gerçekleri bir düşmanın ağzından duymak ne kadarda can yakıcı. Yine de haklıydı. Ben bir kurbandan fazlası değildim.
Oturduğum koltukta üzerime doğru eğilmiş, gözlerimin ötesini görmeye çalışan adamdan kaçırmadım gözlerimi. Ona sorulacak hesabım vardı.
"Beni kaçırdın. Hapsettin. Bana bir kez bile gerçeği sormadın. Konuşmama dahi izin vermedin. Şimdiyse gelmiş 'Bana neden söylemedin' diyorsun. Bunu sormaya hakkın var mı? Saçlarımdan sürüklediğin, haftalarca hapsettiğin, beni boğmaya çalıştığın günleri çok çabuk unutmuşsun." Üzerime eğilmiş olan adamın yüzüne yaklaştırdım yüzümü. Ben yaklaştıkça o geriler sandım, yapmadı. Bedenimi hareketlendirdiğim sırada ayağa kalkmaya hazırlanıyordum. Bunu fark ettiğinde ben doğruldukça o da doğruldu. Nihayet ikimizde ayaklandığımızda hala burun burunaydık. Yaşadığım onca şey zihnimde kendini yinelediğinde göğsümde ki ateş gittikçe harlanıyordu. Harlandıkça öfkem tüm bedenimi ele geçirdi.
"Haklısın ben bir kurbanım. Ancak yalnızca anne ve babamın kurbanı değilim." Ona söylediğim sözlerin altında ezildiğinden emindim. İşte gerçekler böyledir Feza KARAHANLI. Canını acıtır. Üzerine doğru attığım bir adımın ardından bedenlerimiz iyice dip dibe bir hale gelmişti. Göz göze gelebilmemiz adına o başını eğmiş bende başımı bir miktar kaldırmak zorunda kalmıştım. Öfkeliydim ve o sessizliğini koruyordu.
"Cevap ver!" Sesimi yükselterek savurduğum emrim onu atağa geçirdi ve eli hızla çenemi buldu. Gözleri öfkeden deliye dönmüş gibiydi. Yüzünü nefretle yüzüme yaklaştırırken gözlerimin içine kinini aktarmayı es geçmedi. Çeneme sarılan eli sıkılaşırken acımı gün yüzüne vurmadım. Benden güçlü olduğunu bir kez daha gözler önüne sermek istemiyordum.
"Bir daha sakın! Bana sesini yükseltme." Kaşları anlayıp anlamadığımı sorgularcasına kıvrıldı. "Duydun mu beni?" Ona bir yanıt vermek yerine ellerimi göğsüne koyarak bedenini üzerimden ittirmeye çalıştım. Bu bir işe yaramasa da en azından çenemdeki baskısı azalmıştı.
"Kardeşin için bana ne kadar sadık olabilirsin?" Bir anda dillendirdiği şey kaşlarımın çatılmasına sebep oldu. Ardından o yarım bıraktığı sözlerini tamamladı.
"Bunu test ettim ve cevabımı aldım. Hazır ol. Yarından itibaren üniversiteye gidiyoruz." Çenemdeki eliyle beni ittirerek serbest bıraktığında geriye doğru yalpalasam da hızlı toparlamıştım. Üniversiteye gidiyoruz derken tam olarak neyden söz ettiğini bilmesem de sorgulamadım. Öylesine öfkeliydim ki üniversite bir gram umurumda değildi. Gözleri hala üzerime dolanan adama nefretle karşılık verdim.
"Senden nefret ediyorum." Ah bu kesinlikle umurunda değildi. Bana son bir bakış atarak yönünü evin ana kapısına çevirdi. Bense durmuş yalnızca onun ne yapacağını gözlemliyordum. En nihayetinde evi terk ettiğinde kulağıma araba sesinin çalınmasını bekledim ancak umduğum gibi olmadı. Az sonra evin yanında ki göle doğru ilerlerken gördüm onu. Adımlarından öfkesinin azalmak yerine arttığını anlayabiliyordum. Daha fazla orada kalmak yerine üst kata çıktım. Bana ait olan odadan birkaç parça kıyafet alarak aşağı geri döndüm ve hızla banyoya girdim. Sıcak bir duşa ihtiyacım vardı. Zehir isimli gece kulübüne giderken giyindiğim kıyafet hala üzerimdeydi. Siyah elbisenin fermuarını indirdiğimde elbise omuzlarımdan usulca kayarak ayaklarımın üzerine düştü. Sıcak suyu açarak küvetin dolmasını bekledim. Su küvetin yarısını geçtiğinde yavaşça suya teslim ettim bedenimi. Sıcak su vücudumun her bir noktasına ulaşırken bedenimde ki tüm yara izlerim teker teker sızladı. Açık yaralarımın sızlaması anlaşılırdı ancak çoktan iyileşmiş yaralarımın sızısı niyeydi?
Sırtımda ki yaralar azda olsa iyileşme belirtisi gösteriyordu ancak hissettirdiği acılarda hiçbir eksilme olmamıştı. El ve ayak bileklerim ise sıkı sıkıya bağlandıkları ip yüzünden morarmaya yüz tutmuşlardı. Vücudumu incelemeyi bir kenara bırakarak başımı küvetin başlığına yasladım. Fena halde yorgun hissediyordum. Gözlerimi kapatarak odaklanmaya çalıştım. Düşünüyordum. Bu bokun içinden sıyrılıp kurtulabilecek miydim? Kendime olan inancımın gün geçtikçe söndüğünü hissedebiliyordum. Ruhum bitkin düşmüştü. Ne yapmam gerektiği, kaderin beni nereye sürükleyeceği hakkında hiçbir fikrim yoktu. Çıkmaza girince düşünmeyi de bir kenara bıraktım ve kendimi suyun iyileştirici gücüne teslim ettim.
***
Kulağıma ilişen tıkırtı sesi olduğum yerde sıçramama yol açmıştı. Bir anda tüm bedenim çok daha hafif hissettirdiğinde nerede olduğumu ancak algılayabilmiştim. Su dolu küvette uyuya kalmıştım. Küvette ki sıcak su resmen buz gibi olmuştu. Kim bilir kaç saattir buradaydım.
"Çağla?" Feza'nın sorgulayıcı sesi kulaklarıma iliştiğinde aceleyle cevapladım.
"Geliyorum." Kenarda ki havluya sarılarak iyice kurulandım. Öncesinde hazırladığım temiz kıyafetlerimi üzerime geçirerek banyoyu terk ettim. İlk olarak gözüme çarpan şey havanın aydınlanmış olduğuydu. Kış ayında olmamıza rağmen henüz kar yağmamıştı. Pencereye takılı kalan gözlerimi esaretinden kurtararak Feza'ya çevirdim.
"Git üzerine adam akıllı bir şeyler giyin. Birazdan çıkacağız." Ne? Çıkacağız derken dün gece, gideceğimizi söylediği üniversiteden mi söz ediyordu yoksa? O çoktan hazırlanmıştı bile. Özel dikim olduğu her halinden belli olan kumaş pantolonu bacaklarını özenle sarmıştı. Üzerine siyah boğazlı kazak giyinmişti. Gösterişli bir kombin değildi aslında üzerinde ki. Onunda ekstra özenerek giyindiğini sanmıyordum ancak yapılı vücudu ve kıyafetlerinin kalitesinden dolayı oldukça hoş görünüyordu. Onu inceleyen bedenim gözlerine ulaştığında beni sorgularcasına tek kaşını kaldırmıştı. Onu süzerken yakalanmış olmak beni utandırırken hızla konuyu değiştirdim.
"Diğerleri nerede diye soracaktım."
"Onlar bize sonradan katılacak." Beni yanıtlarken aynı zamanda kol saatine bakarak zamanı kontrol ediyordu. Bu hareketinden acele etmem gerektiğini anlayarak hızla merdivenlere yöneldim. Üst kata çıktığımda bana ayırılmış olan odaya girdim. İçeri girdiğimde ilk olarak kıyafet dolabının önüne bırakılan paketler gözüme çarpmıştı. Hızla paketlerin içini karıştırdığımda benim bedenime uygun kıyafetler olduğunu görerek toparlandım. Bana uyguladıkları testi geçtiğim için artık beni gerçek anlamda plana dahil etmeye karar vermişlerdi. Paketlerden elime aldığım ilk şey siyah pantolon ve siyah boğazlı bir kazaktı. Feza'nın üzerinde olduğu gibi. Ah nasıl giyinmem gerektiği hakkında hiçbir fikrim yoktu. İlk kez üniversiteye gidiyordum. Diğer paketlerin içine bakındığımda siyahtan farklı bir renk olmadığını görerek ayaklandım. Ne giyersem giyeyim Feza ile uyumlu olmaktan kurtulamayacaktım. Kenara bıraktığım siyah pantolonu ve siyah boğazlı kazağı hızla üzerime geçirdim. Pantolonun bel kısmı hafif bol olduğu için paketlerden elime geçen siyah kemeri takarak aynanın karşısına geçtim. Fena gözükmüyordum. Tabi göz altımda ki torbaları ve ölü gibi bakan gözlerimi saymazsak. Hala ıslak olan saçlarımı hızla taradım. Kurutmaya vaktim yoktu. Saçlarımı toplayarak hızlı bir at kuyruğu yaptım. Paketlerde gördüğüm siyah botları da ayağıma geçirerek toparlandım. Yanıma alacak ne bir cüzdanım ne de telefonum vardı. Bu yüzden siyah uzun kabanı üzerime geçirerek odayı terk ettim. Aşağı indiğimde Feza tek kalçasını koltuğun kenarına dayamış bir şekilde telefonuyla uğraşıyordu. Diğer elindeyse bir evrak çantası vardı. Gözleri telefondan ayrılarak beni bulduğunda hızlı bir şekilde beni süzdü. Gözleri ıslak saçlarımda kısa bir süre takılı kalmıştı. Ancak bunun üzerine bir şey söylemedi.
"Çıkalım." Doğrularak büyük adımlara kapıya yöneldiğinde bende onu takip ettim. Evi terk ettiğimiz ilk anda titremiştim. O arabaya doğru yürürken ister istemez yürüyüşüm koşuşa dönüştü. Hava buz gibiydi ve ben duştan yeni çıkmıştım. Saçlarımın ıslaklığından söz etmiyorum bile. Arabaya bindiğimizde Feza hızla arabayı çalıştırdı. Aynı zamanda klimayı açtığında onunda üşüdüğünü anlamıştım. Nihayet yola çıktığımızda derin bir nefes aldım. Garip bir heyecan vardı içimde, sebepsiz. Dağ evi dikiz aynasında giderek küçülüyordu. Ağaçlık alana girdiğimiz sırada dağ evi hızla gözden kayboldu.
"Kemerini tak." Emniyet kemerine uzanıp çektim. Ah ellerim üşüdüğü için resmen uyuşmuştu. Parmaklarım sanki ağır çekimde hareket ediyor gibiydi. Emniyet kemerini takmaya çalıştığımda olmamıştı. Ters tuttuğumu düşünerek tekrar denediğimde yine takamamıştım. Sabırsızca nefes verdiğimde tekrar deneyecektim ki Feza elimden tutup ittirdi ve emniyet kemeri tek hamlede takılmış oldu. Gerçekten sabırsız bir insandı. Hiçbir şey söylemeden arkama yaslandım. Gözlerim toprak yoldaydı.
"Arkadaki paketi al." Feza'nın sözleriyle birlikte arka koltuğa bakındım. Bahsettiği paketi elime alarak izin istemeden içini açtım. İçinde yeni bir telefon ve cüzdan bulunuyordu. Henüz az önce telefon ve cüzdanımın olmadığından yakınmışken bir anda Feza'nın bunları bana vermesi dudaklarımın kıvrılmasına sebep olmuştu.
"Onlar senin. O telefon her aradığımda açılacak. İçinde sana lazım olacak numaralar var. Bir sorun olduğunda beni arayacaksın. Benden habersiz tuvalete bile gitmeyeceksin. Yeni kimliğin ve biraz para cüzdanın içinde. İsmin Çağla Çınar. 20 yaşındasın. Anadolu Üniversitesi, Edebiyat bölümü, üçüncü sınıftasın. Berkan ile aynı sınıftasın. O her zaman yanında olacak. Berkan'ın sana göstereceği çocuk bizim hedefimiz. Ne yap et, o çocuğun ilgisini çek. İster arkadaşı ol, ister sevgilisi, ne yapacağın umurumda değil. Yalnızca sana güvenmesini sağla. En az evine alacak kadar güvenmeli sana. Anlıyor musun?" Bir hamlede söylediği şeyler donakalmama sebep olmuştu. Bir bardak su içmek kadar kolay bir işi tarif ediyordu sanki. Daha önce bir tane bile arkadaş edinememiş ben, bir anda hiç tanımadığım birinin ilgisini nasıl çekebilirdim ki? Tedirginlikle iç çektim. İlk kez bu kadar uzun süreli bir role girecektim.
Sessiz geçen araba yolculuğunun ardından nihayet şehre giriş yapabilmiştik. Anadolu Üniversitesini işaret eden tabelanın yanından geçtiğimizde arkama bakındım. Neden Üniversiteyi atlamıştık?
"Geride kaldı." Diyerek elimle arkayı gösterdim. Ancak beni yanıtlamadı. Duvara karşı bu kadar konuşsam çoktan tepki almıştım. O beni yanıtlamadıkça tedirgin oluyor, tedirgin oldukça çok daha fazla konuşuyordum. Çok geçmeden bir giyim mağazasının önünde durduk.
"Burada kal." Hızla arabadan inerek mağazaya giriş yaptı. Mağazanın içinin büyük bir kısmını oturduğum yerden görebiliyordum. O yürüdükçe yanından geçtiği kadınların gözleri ona takılıyordu. Arkasından bakınan tek kişinin ben olmadığımı o an anladım. Belki de objektif düşünemiyorum. Belki de bana güven vermediği için, kardeşimi ölümle burun buruna getirdiği için ve beni kaçırdığı için ona karşı objektif olmakta zorluk çekiyorumdur. Yakışıklı olduğunun farkındaydım ancak yürüdükçe bakışları üzerine toplayacak kadar çekici olduğunun bilincinde değildim. Gözlerimi ondan ve peşindekilerden ayırdım. Saat henüz çok erkendi. Etrafta işe geç kalmış insanlar ve okuldan kaçmış liseliler dolanıyordu. Gözlerim birbirini ittirerek olduğum yere doğru yaklaşan bir grup liseliye takılmıştı. Fazla mutlu ve utangaç görünüyorlardı. Arabanın yanından geçerek mağazaya girdiklerinde gözlerim hala üzerlerindeydi. Bakışlarım bir anda Feza'ya çevrildiğinde bilinçsizce onu incelemeye başlamıştım. Yanında ki görevliye bakmadan bir şeyler söylüyordu. Gözleri raflarda ki kıyafetleri incelemekle meşguldü. Sözleri bittiğinde görevli yanından hızla ayrılmıştı. Akabinde cebindeki telefonu çıkararak gözlerini telefonuna indirdi. Beni kontrol etme ihtiyacı duymamasına şaşırmıştım. En nihayetinde bana hala tam anlamıyla güvenemezdi. Kaçmayacağımdan emin olamazdı. Gözlerim liseli kızlara çevrildiğinde onların bakışları da Feza'nın üzerindeydi. Ah ona bakıp birbirlerini itip kakıyorlardı. Tamam kendisine has bir havası olduğunu kabul ediyordum ancak etrafında ki herkesin onu süzüp egosunu daha da tatmin etmelerine katlanamıyordum. Avucumun arasında ki telefonun titremesiyle gözlerim ekrana çevrildi. Bana bu saatte, henüz yeni sahip olduğum telefonuma kim mesaj yollayabilirdi ki?
Gönderen: Feza KARAHANLI
Mesaj: Bana kendimi trenmişim gibi hissettiriyorsun.
Hay ben senin! Benimle alay ediyordu. Alık alık ona baktığımı söylüyordu. Tamam belki bu konuda haklı olabilirdi ancak şu durumda öküz olan kesinlikle ben değildim. Gözlerim Feza'yı bulduğunda bıyık altından bana güldüğünü gördüm. Beni rahatsız etmeye bayılıyordu. Mesajı yanıtla butonuna basarak ona kısa bir mesaj yolladım.
Gönderen: Çağla UYSAL
Mesaj: Hadi ama bu imkansız. Bir tren bile senden çok daha dost canlısıdır.
Göndere tıkladıktan sonra bakışlarım tekrar Feza'ya ulaştı. Onun gözleri de telefona çevrildiğinde yüzünde ki ukala bakış usul usul yok oldu. Başını kaldırarak bana baktığında yüzüne çok daha kötü bir tebessüm yerleştirmişti. Tehlike andıran bir tebessümdü bu.
Gönderen: Feza KARAHANLI
Mesaj: Demek dost canlısı değilim ha? Seni dost canlısı olduğum konusunda ikna etmemi ister misin?
Bu mesaj açık bir tehdit içeriyordu. Benimle doyasıya alay ediyordu. Zehir'de o locadayken ona bayat dediğimde de aynı ifadeleri kullanmıştı. Sonrasında yaşadıklarım gözlerimin önünden geçtiğinde ufak bir irkilme yaşadım. Bu mesajı asla yanıtlamayacaktım. Gözlerim Feza'yı bulduğunda az önce ki görevli kadının yanına döndüğünü ve onunla konuşmakta olduğunu gördüm. Gözlerim liseli kızlara döndüğünde üçüyle de aynı anda göz göze gelmek şaşırmama sebep olmuştu. Neden bana bakıyorlardı? Ve neden az önce ki gibi itişip gülüşmüyorlardı? Düşmancıl bakışlarına aldırmadan gözlerimi önüme çevirdim. Az sonra Feza arabaya geri bindiğinde gözlerim ona ulaştı. Elinde tuttuğu paketin içinden çıkardığı gri hırkayı üzerime attığında ne yapmaya çalıştığını anlayamıyordum. Hırkayı kafamın üzerinden alarak göz devirdim. O ise çoktan arabayı çalıştırmıştı.
"Eskişehir, Antalya'ya benzemez. Kabanının altından giy şunu." Kibarlık üzerine çalışması şarttı. Birine böyle bir güzellik yaptığınızda malzemeyi kafasına atmazsınız. Yazın bunu bir kenara. Bu sözleri sesli bir şekilde söylemeyeceğim çünkü Feza KARAHANLI iflah olmaz öküzün tekiydi. Kabanımın kollarını çıkararak Feza'nın bana aldığı hırkayı üzerime geçirdim. Tam üzerime oturmuştu. Bedenimi nereden öğrenmişti bu adam? Kabanımı üzerime geçirerek telefonumu ve cüzdanımı da ceplerime sokuşturdum. Anadolu Üniversitesinin büyük kapısından girdiğimizde etrafı incelemeye koyuldum. Bir üniversiteye göre ağaçlara fazla önem veriyor olmalılardı. Bu hoşuma gitmişti. Feza arabayı otoparka park ettiğinde bana bakmadan konuşmaya başlamıştı.
"Söylediklerimi unutma. Şu ilerideki Edebiyat Fakültesi. Oraya git, binaya gir. Amfiyi bul ve herhangi bir sıraya otur. Bir problem olursa beni ara." Söylediklerini başımı sallayarak onayladım. Arabadan indiğimde Feza da benimle birlikte arabayı terk etmişti. Havanın soğuğu beni şoka sokuyordu. Feza az önce bana o hırkayı almış olmasa sanırım donarak ölebilirdim. Az önce satın aldığı paketi hala elinde tutarken yanıma doğru adımladı. Elini içine soktuğunda tekrar kafamın üzerine bir şeyin fırlatılması ihtimaline karşı tetikteydim. Paketten çıkardığı şey bir bereydi. Hah! Feza'yı bereyle düşünemiyorum bile. Üzerime doğru adım attığında neyi amaçladığını ilk başta anlayamamıştım. Uzanarak saç tokamı usulca çekip çıkardı. Saçlarım omuzlarımdan aşağı dökülürken gözlerim gözlerindeydi. Arabadayken takındığı tavırla şu an ki tavrı arasında dağlar kadar fark vardı. Rol yaptığını anlamamak için aptal olmak gerekiyordu ancak ona ayak uydurmaya karar verdim. Saçıma uzandığından dolayı oldukça yakındık. Hava o kadar soğuktu ki nefes verdiğimizde buharı kolayca görülebiliyordu. Feza ile nefeslerimiz her seferinde birbirine karışıyordu. Koyu mavi gözleri gözlerime çevrildiğinde bir şey söyleyecekmiş gibi görünüyordu. Ancak bunu yapmadı. Dudakları şirin bir şeye bakıyormuşçasına kıvrıldı ve gülümsedi. Ah bu gerçekten etkileyici bir tebessümdü. Ayrıca oldukça inandırıcıydı. Sahte tebessümünün gerçekçilik seviyesi beni ürkütürken sessiz kalmayı tercih ettim. Elindeki bereyi yavaşça başıma taktı ve kibarca düzeltti. Ardından tebessüm eşliğinde mırıldandı.
"En ufak hatanda canını yakarım." Tebessümüne aykırı sözlerine tebessüm ederek yanıt verdim.
"Buna gerek kalmayacak." Başını sallayarak onayladığında adımlarımı az önce işaret ettiği yöne çevirdim. Edebiyat fakültesi o tarafta olmalıydı. Ellerimi cebime sokuşturarak rahat adımlarla yürümeye devam ettim. Az sonra fakültenin önüne ulaşmıştım. Binaya girdiğimde amfiyi işaret eden okları takip ettim. Nihayet amfi yazan kapının önüne geldiğimde rahatça içeri girdim. Ah içerisi kalabalıktı. Ortalama 60 kişi boş sıralara dağılmışlardı. Herkes kendi arasında sohbete salmıştı. Boş bir yer bulmaya çalışıyordum. Adımlarım sağ tarafa yöneldiğinde gözüme takılan arka sıralardan birine yerleştim. Herkes kendi grubuyla hararetli bir sohbet içerisindeydi. Ne de olsa bugün onlar için üniversitenin ilk günü değildi. Bugün yalnızca benim ilk günümdü. Yabancı olduğumu fark eden birkaç göz üzerime çevrildiğinde onları görmezden gelerek cebimde ki telefonu çıkarttım. Daha önce bu kadar kalabalık bir ortama dahil olmamıştım. Kendi yaşıtlarımla zaman geçirmeyeli epey oluyordu. Telefonu açarak içini karıştırmaya başladım. Rehberde yalnızca Feza, Ada, Berkan ve Egemen kayıtlıydı. Aklıma gelen fikirle aptal bir sırıtış kapladı dudaklarımı.
"Feza kişisini düzenleyelim bakalım." Mırıldanarak söylediğim şeyin ardından o artık Feza KARAHANLI değil, 'Türünün Son Örneği'ydi. Feza'ya uyguladığım hayvan muamelesi beni çok daha iyi hissettirirken telefonu bir kenara bıraktım. Acaba Berkan ne zaman gelirdi? Veya Feza bu plana ne zaman dahil olacaktı? Ada ve Egemen'den hiç haberim yoktu. Ortamın ısısına alıştıktan sonra kabanımı ve beremi çıkardım. Yanımda ki boş sıraya kıyafetlerimi koyarak rahat bir şekilde arkama yaslandım. O sırada amfinin ön kapısından içeriye Feza ve ellili yaşlarda görünen gözlüklü bir adam giriş yapmıştı. Ben ne olduğuna anlam vermeye çalışırken bir anda yanımda birinin oturmasıyla başımı o tarafa çevirdim. Yanımdaki kişi Berkan'dı. Yanağımdan makas alıp göz kırptığında ona aldırmadan gözlerimi tekrar Feza'ya çevirdim.
"Bakıyorum da testten geçmişsin." Berkan'ın fısıltısı üzerine bende öfkeyle mırıldandım.
"O konuyu açmakla hata edersin." Bir anda omuzuma konan kol yine Berkan'a aitti. Önce koluna daha sonra Berkan'ın mutluluk saçan suratına bakındım. Ela gözleriyle bana coşkulu bir sevinç yansıtıyordu.
"Neden bu kadar mutlusun?" dedim başımı Feza'dan yana çevirerek. Yanında ki yaşlı adamla birlikte amfinin ortasında duran öğretmen masasında bir şeyler konuşuyorlardı. Yaşlı adam oldukça mutlu görünüyordu. Hevesle karşısında ki adama bir şeyler anlatıyordu. Sınıftaki öğrencilerin çoğu ise dikkatle o ikisini izliyordu.
"Bugün plana sert bir giriş yapıyoruz da o yüzden. Feza'nın güvenini bu kadar çabuk kazandığına inanamıyorum. Sana telefon bile vermiş." Sorusunu hevessizce yanıtladım.
"Bana güvendiği filan yok. Hala beni test ediyor." Kolunu omuzumdan hayretle indirdiğinde konuştu.
"Düşündüğümden daha zekisin." İki eliyle ağzını kapattığı bu görüntüsü oldukça komikti. Ancak tepkisiz kalmayı seçtim. O sırada Feza'nın yanında ki bölüm başkanı olduğunu tahmin ettiğim yaşlı adam konuşmaya başladı.
"Merhaba gençler! Nasılsınız bakalım?" Sınıftaki öğrenciler konuşan adamı kibarca yanıtladıklarında yaşlı adam konuşmaya devam etti.
"Teşekkür ederim. Bende çok iyiyim. Gençler bu yanımda gördüğünüz beyefendi benim eski bir öğrencim. İsmi Feza KARAHANLI. Feza'nın doktorasını tamamlamasına çok az bir zaman kaldı. Dekan yardımcısı olduktan sonra işlerimin çok yoğunlaştığını biliyorsunuz. İşler bu haldeyken bir de Sayın Dekanımız ufak bir rahatsızlık geçirdi, hepinizin haberi vardır. Dekanımız iyileşene kadar ben onun yerine bakacağım. Feza arkadaşımızda bir süreliğine benim yerime sizlere eğitim verecek. Sorusu olan var mı?" Ne! Feza KARAHANLI bu planda öğretmen rolünde olamazdı. Olmamalıydı. Ulan bu adam plan uğruna dekanı filan da hasta etmiş olmasın? Yok canım o kadarda ileri gitmemiştir. Peki bu bize hitap eden yaşlı adamı nasıl kandırmıştı? Sahte belgelerle mi işi yürütüyordu? O sırada ön sıralarda oturan sarışın bir kız konuşmaya dahil olmuştu.
"Mümtaz Hocam, Feza Bey ne zamana kadar dersimize girecek?"
"Neden sordun kızım?"
"Mümkünse biz mezun olana dek girebilir mi?" Sınıfın büyük kısmı kendi aralarında kıkırdaşmaya başlamışlardı. Ben işittiklerimden rahatsızlık duyarken Feza'nın dudakları belli belirsiz kıvrılmıştı. Mümtaz hoca genç kızın cevabı karşısında ufak bir kahkaha atmış ardından eklemişti.
"Pabucum dama atıldı demek. Bu sorunun cevabı Feza hocanızda gençler." Mümtaz isimli dekan yardımcısı oldukça sevecen bir şekilde öğrencileriyle konuşuyordu. Bu ilgili halleri beni şaşırtmıştı. En son bir öğretmenle ilkokulda karşılaşmıştım. O zamanlar öğretmenler daha katı ve sertti. Bu yüzden karşımda gördüğüm manzara beni şaşırtmıştı. Gözlerim Feza'ya çevrildiğinde direkt olarak bana bakan bir çift mavi göz ile çarpışmıştım. Bu hissi size yaşatamam ancak tarif edebilirim. Feza'nın koyu mavi gözlerine bakmak koca bir buz dağına çarpmaktan farksızdı. Bir gün Titanik ile aynı kaderi paylaşacağımı nereden bilebilirdim ki? Göz göze geldiğimizde dudağının tek kenarı usulca kıvrılmıştı. Bu da rol müydü?
"Başka soru yoksa ben sizi yeni öğretmeninizle baş başa bırakayım gençler. İyi dersler diliyorum. Bir sorunuz olursa odamı biliyorsunuz." Mümtaz Hoca Feza'nın omuzunu babacan bir şekilde sıktığında gözlerinde ki gururu çok net bir şekilde görebiliyordum. Aralarında geçen bakışma zihnimde yeni fikirler türetti. Mümtaz Hoca'da planın içinde olmalıydı. O halde bu Dekan yardımcısı gerçekte kimdi ve Feza'yı nereden tanıyordu? Bunları öğrenmeliydim. Mümtaz Hoca Amfiyi terk ettiğinde Feza oldukça rahat bir şekilde arkasında kalan masaya tek kalçasını yerleştirerek ellerini önünde birleştirdi. Yüzünde oldukça sakin bir ifade vardı. Bu sakin ifadenin yanında minik bir kibrin yer aldığını söylemezsem eksik bilgi vermiş olurum.
"Merhaba arkadaşlar. Bu benim ilk deneyimim olacağı için biraz heyecanlıyım. Nereden başlamak istersiniz?" Ah tüm bedenini ele geçirmiş olan rahatlığa bu sözler oldukça tezat düşüyordu.
"Tanışarak başlayalım hocam." Birkaç öğrencide bu fikre katıldığında üzerimde garip bir tedirginlik vardı.
"Tanışmak çok anlamsız. Hepimizin adını anında unutacaksınız hocam. Yalızca kendinizi tanıtmanız yeterli fikrimce." Erkeklerden biri fikrini beyan ettiğinde içten içe ona katılıyordum.
"Hafızamı küçümsememeni öneririm Ozan." Kaşlarım dillendirdiği cümleyle çatılırken aynı anda Ozan isimli çocuk atılmıştı.
"Daha önce tanışmış mıydık hocam?"
"Hayır. Az önce arkadaşının sana bu isimle seslendiğini duydum yalnızca." Ozan'ın ön sıralarda oturmamasına rağmen, Feza'nın bu ayrıntıyı duyması dikkatimi çekmişti. Keskin kulaklara sahip olmalıydı. Nitekim bunlar beni şaşırtmadı. Bunlar Fırat ile savaşmak isteyen biri için oldukça normal birtakım özelliklerdi. Ancak sınıf benimle aynı fikirde olmayacak ki ağızlarından şaşırdıklarını belirten nidalar kopmuştu.
"O halde tanışmaya en arkadan başlayalım." Feza'nın gözleri bir anda beni bulduğunda bu hamlesini kesinlikle beklemiyordum. Onunla birlikte sınıftaki çoğu gözde bana çevrilmişti. Bunun sebebi sınıfta yabancı biri olarak var olmamdan kaynaklanıyordu. Feza'nın yüzünde sahte olduğu kesinlikle belli olmayan hafif bir tebessüm vardı. Sınıfın tamamının bana baktığından emin olduğunda tek kaşı usulca havalanmış, hafif bir sırıtış eşliğinde tepkimi gözlemliyordu. Gözlerimi gözlerinden kaçırmadan normal bir ses tonuyla konuştum.
"Çağla ÇINAR. Eskişehirliyim." Nereli olmam gerektiğini bilmesem de bozuntuya vermedim. Kimliğime daha öncesinde göz atmalıydım. Bakışlarımı ondan kaçırarak bir sonraki öğrenciye geçmesini bekledim.
"Ayağa kalkarak tekrar söyle." Bana söylediği şey kulaklarıma iliştiğinde bakışlarım hızla onu buldu. İçinde olduğumuz planı umursamadan benimle oyun mu oynayacaktı?
"Neden? Duyamadınız mı yoksa?" Az önce kulaklarının ne kadar iyi duyabildiği konusunda yaptığı şovla resmen alay etmiştim. Sınıftan birkaç kıkırtı kulağıma ulaşmıştı bile. Yanımda oturan Berkan ise eliyle kamufle ettiği ağzını ayıra ayıra gülüyordu. Gözlerimi milim kıpırdatmadan ciddi bir şekilde cevabımı bekliyordum. Aslında bu pek mantıklı bir hareket değildi. Böylesine ilgi çekmek oldukça aptalcaydı hatta. Feza alaylı sözlerimden rahatsızlık duymak yerine yalnızca benim anlayabileceğim tehditkar ifadesini yüzüne yerleştirdi. Kaşları benden bir yanıt beklercesine havalandığında bu işin benim için karlı bitmeyeceğini anlayarak ayaklandım.
"Çağla ÇINAR. Eskişehirliyim." Dönemin ortasında sınıfa gelen biri olarak tüm bakışların üzerimde olması pek iyi hissettiren bir durum değildi. Sözlerim bittiğinde yerime geri oturdum. Berkan oturduğu yerden benim gibi kısaca kendisini tanıttığında Feza hemen önümüzde oturan kıza çevirdi gözlerini. Elbette Berkan ile uğraşmasını beklemiyordum. Önümüzde ki kız kendisini tanıtmak için ayağa kalktığında Feza elini kaldırarak onu durdurdu.
"Oturduğun yerden kendini tanıtabilirsin." Ah garezi elbette ki yalnızca banaydı. Belki de bu hareketi sınıfın gözü önünde bulunmam için yapmıştı. Sonuçta bu kalabalık sınıfta daha önce hiç görmediğim birinin dikkatini çekmeliydim öyle değil mi? Düşündükçe mantıklı gelmeye başlamıştı. Feza genç ve yakışıklıydı. Bu durum sınıftaki erkeklerin elbette hoşuna gitmeyecekti. Bu sayede Feza'nın kız öğrenciler arasından ayrım yaparak zorbaladığı biri, erkek öğrencilerin dikkatini fazlasıyla çekerdi. Yine de göz devirmeden edememiştim. Berkan sırıtarak koluma vurduğunda bakışlarım onu buldu.
"Alışırsın, dert etme."
"Hiç niyetim yok Berkan." Kollarımı göğsümde birleştirerek öğrencilerin kendisini tanıtmasını izledim. Özellikle erkek öğrencileri inceliyordum. Hedefimiz onların arasındaydı. Sınıfın sol tarafında kalan bir erkek sesi garip bir şekilde dikkatimi çekmişti. Yüzünü görmek için o yana bakındığımda hemen yanında oturan kız yüzünden bu mümkün olmamıştı. Etrafındakilere sessizce bir şeyler anlatıyordu. Konuştukça sesi daha fazla tanıdıklaşıyordu. Nihayet sıra ona geldiğinde heyecanla bekledim kendini tanıtmasını.
"Erdem KARA. Antalyalıyım ancak burada yaşıyorum." KARA mı? Kazım KARA'nın oğlu bu olmalıydı. Onun da benim gibi bir Antalya geçmişi vardı.
"Bakıyorum da fazla dikkatini çekti." Berkan'ın alaylı sorusuna düz bir ifadeyle yanıt verdim.
"O benim düşmanım. Bu gayet doğal. Yine de sesi fazla tanıdık."
"Tanıdık olacak tabi. Babanın best friendinin oğlu."
"Fırat beni ortaklarından daima uzak tutardı. Erdem'i tanımam mümkün değil."
"Endişelenme onunda seni tanıması mümkün değil. Kazım KARA yediği bokları ailesinden gizli yapıyor." Bu sözler göğsümü bilinçsizce ferahlatmıştı. Düşmanı tuzağa çekmek isterken onların tuzağına düşmek en son istediğim şey olurdu. Fırat beni dostlarından daima uzak tutardı ancak dostlarına beni nasıl aktardığını biliyordum. Ben canavar gibi bir silahtım onların gözlerinde. Fırat bana karşı uyguladığı hiçbir eylemi işkence olarak görmemişti. Bu yaşattıkları onun gözünde bir tür eğitimdi. Ve eğitim adı altında yaptığı bu işkencelerle beni yerden yere vursa da ortaklarına karşı beni daima saygı duyulması gereken biri olarak aktarırdı. Yine de bu olay beni tedirgin etmişti. Kazım KARA sahte kimliklerimizi yapan adam olduğu için benim yüzüme fazlasıyla aşinaydı. Neyse ki aynı durum oğlu için geçeri değildi.
Gözlerim tekrar Erdem isimli gence çevrildiğinde bu kez yüzü alenen ortadaydı. Onun yüzünü görmek göğsümde farklı duyguların baş göstermesine sebep oldu. Tedirginlik. Beğeni. Tereddüt. Ben bu yüzü daha öncesinde gördüğüme emindim. Zihnimde yanan görünmez ışık yüzümün asılmasına sebep olurken bu aydınlanma beni hiç mutlu etmemişti.
"Berkan bir sorunumuz olabilir." Bana doğru eğilerek fısıldamıştı.
"Ne oldu?"
"Zehir'de ki gece, Feza'yı aramak için dağıldığımızda lavaboya bakmaya gitmiştim, hatırlıyor musun?" Başını onaylarcasına salladığında devam ettim.
"O gece erkekler tuvaletinde Erdem ile karşılaşmıştım." Berkan duyduklarının ardından hızla gözlerimin içine bakındı. Bu minik bakışı ciddi bir olay üzerine düşündüğünü gösteriyordu. Gözleri gözlerimden ayrılarak Erdem'i bulduğunda bir miktar duraksamıştı. Baş parmağını ağzına götürerek tırnağının kenarını dişlemeye başladı ancak garip bir şekilde yüzünde en ufak bir gerginlik ya da endişe yoktu.
"O gece yüzünde maske vardı. Feza'nın maske konusunda ki ciddiyetinin nedenini artık daha iyi anlıyorum." Yüzümde maske olduğunun bende farkındaydım ancak yine de sesimi duymuştu. Hatta onu tartaklayıp tuvalet kabinin içine geri yollamıştım! Evet bu adam tam olarak o kişiydi. 'Gel bilader ağzıma sıç' diyen kişi. Onu iyi gözlemlemeliydim. Beni anımsaması bile planın baştan sona değişmesi demekti.
Sakinliğimi bozmadan gözlerimi Feza'ya çevirdim. Ah yüzünde ki sahte tebessümü yalnızca ben fark ediyor olamam öyle değil mi? Muhtemelen öyleydi. Alya'nın yanındayken takındığı ifadeydi bu. Yani bir zamanlar beni de aldatmış olan o ifade. Öğrencilerin memleketleri üzerine konuşurken esprili sohbetler ediyor ve sınıfı güldürmeyi başarıyordu. Onu daha iyi tanıyabilmek adına gözlerimi ondan ayırmadan inceliyordum. Feza özellikle sahte kahkahasını etrafa saçarken gözleri beni buluyor, ekstra bir ifade takınmadan bakışlarını geri çekiyordu. Tanışma faslı sona erdiğinde Feza ellerini birbirine bir kez vurarak toparlandı.
"Arkadaşlar sizinle tanışmak benim için büyük bir zevkti. Yarım saatlik molanın ardından devam edelim mi?" Öğrenciler onay verdiğinde konuşmasına devam etti.
"Tamamdır. İkinci ve üçüncü ders blok olacak. Bilginize." Masanın üzerinde ki el çantasını alarak amfiyi terk ettiğinde Berkan ile birlikte ayaklanmıştım.
"Bu sıralarda oturmayı özlemişim." O bana doğru konuştuğunda kabanımı elime alarak çıkışa doğru yöneldim.
"Kaç yaşındasın ki?" dedim usulca ona doğru.
"İnsanlara yaşı sorulmaz. Çok ayıp." Yüzünde hafif bir sırıtış vardı.
"O kadınlar için geçerli değil miydi?"
"Cinsiyetçi pislik." Alaylı sözleri dudaklarımın kıvrılmasına sebep olmuştu.
"Nereye gidiyoruz? Ada ve Egemen ne zaman gelecek?"
"Onlar şu an şehir dışında ama yakında dönerler. Bu planda onlar biraz pasif kalmak zorundalar." Berkan konuşmasını sürdürdüğü sırada kantine giriş yapmıştık.
"İkimize de kahve alacağım. Sen git istediğin yere otur." Başımı sallayarak onayladığımda Berkan yanımdan ayrılmıştı. Kenar köşede kalan bir masaya ilerleyerek oturdum. Telefonumu çıkararak mesajlara girdim. Feza ona her yaptığımı haber etmemi söylemişti. Elbette bunu alay etmek için kullanacaktım.
Gönderen: Çağla UYSAL
Mesaj: Kantindeyiz sahip.
Bu ibareyi asla onun büyüklüğünü kabul etmek için yazmamıştım. Tek niyetim onun kibriyle alay etmekti. Telefonum titrediğinde gözlerim ekrana çevrildi.
Gönderen: Feza KARAHANLI
Mesaj: 'Öğretmenim' diyeceksin.
Onunla alay ettiğim için bana öfkelenmesini beklerken bunu yapmak yerine bana ayak mı uydurmuştu? Dudaklarımda beliren aptal sırıtış ona gıcık olmama mani olamadı. Ekranı kilitleyerek kafamı kaldırdığımda bir çift tanıdık gözle karşılaştım. O neden bana bakıyordu ve neden bana doğru geliyordu? Şu an Erdem KARA tebessüm eşliğinde üzerime doğru mu yürüyordu yoksa ben yanlış mı görüyordum? Sakin ol. O yalnızca babanın en iyi adamının oğlu. Siktir! Bu şekilde düşünmek daha kötü hissetmeme yol açıyor. Yayıldığım yerden toparlanarak oturuşumu düzelttim. Elimde ki telefonu ne yapacağımı bilemeyerek masanın üzerine ters bir şekilde koydum. İçimde hafiften paniklemiş bir ben olsa da dışarıdan bakınca gayet doğal hareketler sergilediğimin bilincindeydim. Erdem hemen yanıma ulaştığında tebessüm eşliğinde konuştu.
"Sınıftan çıkarken bunu düşürdün." Elinde tuttuğu şeyi bana doğru uzattığında onun Feza'nın bana verdiği bere olduğunu anladım. Kabanımın cebine sokuşturduğum için kayıp düşmüş olmalıydı.
"Ah teşekkür ederim. Farkına varmamıştım." Doğal ifadelerle sakin görünmeye çalışıyordum. Elinde ki bereyi alarak samimi bir tebessüm yolladım yakışıklı suratına. Kazım KARA gibi iğrenç birinden böyle yakışıklı bir çocuğun dünyaya gelmiş olması beni ister istemez şaşırtmıştı.
"Bu arada sınıfa hoş geldin. Ben Erdem, Erdem KARA." El sıkışmak içi uzattığı elini hafif bir tebessüm eşliğinde kavradım.
"Memnun oldum. Bende Çağla ÇINAR."
"Biliyorum. Yani ben... Kendini tanıttığında seni izliyordum." Erdem'in sağlam duruşu bir anda sevimli bir ivme kazanmaya başladığında gülüşüm büyüdü. Hala tokalaşan elini çekmediği için ben elimi geri çekmek zorunda kalmıştım.
"Sınıfa sonradan dahil olduğum için fazla göze batıyorum. Öyle değil mi?" diyerek ona bir çıkış yolu sundum. Başını sallayarak onayladığında ekledi.
"Kesinlikle o sebeple." Ah Erdem düşündüğümden çok daha farklı biri olmalısın. Tabi babasının sinsiliğinden kendine düşen payı almadıysa. Gözlerim Erdem'in az ötesinde ki Berkan'a iliştiğinde sohbetimizi bölmemek adına yanımıza gelmediğini gördüm.
"Seni bir yerlerden tanıyor olabilir miyim?" Bir anda kulaklarıma ilişen soruyla birlikte gözlerim ela gözleriyle buluştu. Bu soruyu soruyor olması beni tedirgin etmesine rağmen hiçbir açık vermeden tebessüm ettim.
"Seninle daha önce karşılaşmış olsaydım bugün, burada, bu şekilde olmazdık." Ona yönelttiğim çarpık gülüşün ardından şaşkın bir kıkırtı döküldü dudaklarından. Erkeklerin dikkatini dağıtmak gerçekten çok kolay olabiliyordu.
"Bir sonraki karşılaşmamızda bu pişmanlığı sana yaşatmayacağımdan emin olabilirsin." Erdem'in attığım yeme hemen kapılıp gitmesi beni şaşırtmış ve ister istemez tereddüte düşürmüştü. Bu sahici bir istek miydi yoksa o da beni yemliyor muydu, emin değildim. Ah tanışmamız baş döndürücü bir hızda gerçekleşmişti ve beni bir miktar ürkütmüştü. Erdem'in yanına gelerek seksi bir şekilde koluna giren sarışın kız bana yapmacık bir tebessüm gönderdiğinde göz devirmemek için kendimi zor tutuyordum. Bir sevgilisi vardı ve buna rağmen benimle flört mü etmişti? Erdem ise koluna giren sarışın kıza hiç bakınmadan benden bir yanıt bekliyordu.
"Masamıza dönelim mi Erdem?" Erdem'in yanıt bekleyen gözleri gözlerimde dolaşırken daha fazla uzatmadan konuşmayı bitirdim.
"Görüşmek üzere Erdem." Erdem istediği yanıtı duyamamış olacak ki gözlerinde ki parlaklık bir miktar sönmüştü. Yine de hafif bir tebessüm eşliğinde başıyla selam vererek koluna giren kızla birlikte yanımdan ayrıldılar. Hayatımda ilk kez flört etmiş olmanın etkisiyle derin bir nefes aldım. Ah bu gerçekten çok zor bir işti. Hay yapacağım işe ya! Flört etmeye doğru itilmiştim ve en sonunda sevgilisi çıkagelmişti. Bundan sonra ki hamlem kesinlikle arkadaş olmaya yönelik olmalıydı. Hiç kimsenin iğrenç ilişkisinin orta yerinde peydahlanmak istemiyordum. Berkan yanıma geldiğinde önüme kahvemi koyarak hemen yanıma yerleşti.
"Ne konuştunuz?" Kahvemden bir yudum alarak burnumun kemerini sıktım. Flört etmek gerçekten baş ağrısına sebep olabilir mi?
"Beremi düşürmüşüm. Onu getirdi."
"Bilerek yapmadın mı?"
"Hayır."
"Tam olarak ne konuştunuz?" dediğinde ettiğimiz kısa sohbeti olduğu gibi ona aktardım. Cümlem biter bitmez Berkan kıkırdayarak konuşmuştu.
"Seni bir türlü çözemiyorum. Bazen çok masum bazen de ürpertici derecede cazibeli olabiliyorsun." Duyduğum şey kaşlarımın çatılmasına sebep olmuştu.
"Sen benim cazibeli olduğumu ne zaman gördün Berkan?" dedim serzeniş eşliğinde.
"Seni kaçırdığımız günden bu yana yaptığın her hareket... Yani bilemiyorum. Kendine bir başkasının gözünden bakamıyor olmana üzülüyorum." Bu kez ciddi anlamda aklım karışmıştı. Anlam vermeye çalışan bakışlarım onu bulduğunda rahat bir ifadeyle devam etti.
"Ateş parçası. Sana yakışacak en güzel sözcük kesinlikle bu. Çağla sen bana güven, ben kadından anlarım." Ne büyük bir yetenek (!)
"Aslında bu durum biraz kafa karıştırıcı." Ona neyin kafa karıştırıcı olduğunu sormasam da devam etmişti.
"Sizi aylarca izledik. Birçok kez yakalanmaktan son anda kurtulduk. Fırat gerçekten tehlikeli bir adam. Sende öylesin." Son birkaç aydır içimde ki huzursuzluğun ve izleniyormuş hissi yaşıyor olmamın sebebinin onlar olduğunu nereden bilebilirdim ki? Benim şüphelendiğim kişi yine Fırat'tı.
"Dışarıdan sizi o kadar uzun süre inceledik ki. Ama bir an olsun sizin o evde zorla yaşadığınızı düşündürecek bir şeyle karşılaşmadık."
"Onca suça rağmen hala elimizi kolumuzu sallayarak insanların arasında nasıl gezindiğimizi sanıyorsun? Asla yakalanmayarak. Biz aile içinde dahi birbirimize rol yaparak hayatta kaldık." Bazı bilgiler ifşa edilebilirdi. İşin aslı hepsini ifşa etmek istiyordum ancak buna yetecek yüreğim yoktu.
"Rolünüzü iyi sergiliyordunuz. Ancak gözümüze takılan tek bir şey vardı Çağla. Bizi tereddüte düşüren ve açıkçası beni korkutan bir şey." Bu şeyin ne olduğunu merak edercesine bakındım yüzüne.
"Sen hiç, hiç gülmüyordun Çağla." Berkan'ın ilgili gözlerinden kaçırdım gözlerimi. Böyle bir hayatın içinde gülmem mümkün değildi. Onun rolünü dahi yapamazdım.
"O asık suratın bizi sana karşı daha temkinli olmaya itti. Eğer senin yerine Alya'yı kaçırmış olsaydık başımız büyük belada olurdu, öyle değil mi?" Duyduğum fikir zihnimde can bulduğunda tüylerimin ürpererek havalanmasına sebep olmuştu. Bakışlarım hızla Berkan'ı bulduğunda Berkan usulca yanımdan kayarak uzaklaştı.
"Bu olmadı ama, iyi yanından bak." Berkan'a ters ters bakmayı bir kenara bırakarak gözlerimi kahveme indirdim.
"Çağla neden kaçmadın? Kaçmak için birçok fırsatın vardı. Neden o evde kalmaya devam ettin?" Gözlerim usulca onu bulduğunda bakışlarından neler düşündüğünü anlamaya çalışıyordum. O evde bile isteye kaldığımı düşünüyor olabilir miydi? Hayır. Berkan'ın suratı ilgili öte yandan temkinliydi. Merakı esaslıydı. Bakışlarım avuçlarımın arasında ki kahve bardağına yöneldi. Kenara toplanmış köpükleri inceliyordum. Sorusuna verecek bir cevabım var mıydı? Bu sorunun bir doğru cevabı var mıydı? Bilinç altım geçmişimi yüzeye çıkarttığında ruhum usul usul dibe gömüldü. O anılarla ruhum aynı yerde kalamazdı.
"İki kez. Yalnızca iki kez kaçmaya çalıştım. İkisinin sonu da benim için ölümcül bitti. Her kaçışımın ardından Fırat, Alya'ya ciddi zararlar verdi. Bana zarar vermesine alışkındım ama Alya'ya dokunmasına asla tahammül edemiyordum. O benim zayıf noktam Berkan. O zamanlar Fırat'ın beni dizginlemek için kullandığı kardeşimi şimdi siz bana karşı kullanıyorsunuz. Aynı babam gibi." Bakışlarım Berkan'ı bulduğunda aynı anda gözlerime bakmaktan kaçındı. Başını farklı bir yöne çevirerek göz göze gelmemize mani oldu. Adem elması yutkunmasının etkisiyle hareket kazanmıştı. Kim bize yaşananlarla ilgili suçluluk duyarsa duysun bu işin sonu bir yere varmıyordu. Şimdide öyle olacaktı. Suçlu olanlar hiçbir şeyi düzeltmeye çalışmazken, suçsuz olan biz başkalarının günahının bedelini ödemeye devam edecektik.
Gözlerimi Berkan'dan ayırarak kafeteryayı inceledim. Bir anda Erdem ile göz göze gelmek nefesimi tutmama sebep olmuştu. Kafeteryanın bana en uzak köşesinde, kalabalık bir masada oturmuş direkt olarak bana bakıyordu. Dudaklarında ki tebessüm beni de gülümsemeye doğru iterken bunu yapmamak adına hızla ayaklandım.
"Ben amfiye geçiyorum." Berkan yüzüme dahi bakmadan başını sallayarak onaylamıştı. Utanç duyuyordu bu sebeple peşimden gelmeyeceğine emindim. Saati kontrol ettiğimde dersin başlamasına henüz onbeş dakika vardı. Küvette uyumak boynumu ağrıtmıştı. Amfiye gidip biraz dinlenmek istiyordum. Amfiye ulaştığımda daha önce oturduğum yere yerleştim. İçerisi tamamen boştu. Kollarımı masanın üzerinde kavuşturarak başımı kollarıma yasladım. Aşırı derecede yorgun hissediyordum. Bunun sebebi daha düne kadar maskeli bir adamın elinde işkence görüyor olmamdan kaynaklanıyor olabilir tabi.
Alya aklımdan bir türlü çıkmak bilmiyordu. Aslında onun için endişelenmek bir yana onun ne halde olduğunu bilemediğimden dolayı endişeliydim. Ona bir an önce kavuşmak istiyordum. Bunun içinse Feza'nın kurduğu plan başarılı olsun diye elimden gelen çabayı gösteriyordum.
Az sonra Amfinin kapısı açılıp örtüldüğünde içeriye birinin girdiğini ayak seslerinden anlayabilmiştim. Ancak kimin geldiğini görmek için başımı kaldırıp o yana bakma ihtiyacı duymadım. Derste yakında başlayacak olmalıydı. Biraz sonra ensemde hissettiğim esintiyle birlikte atağa geçtim. Hızla başımı kaldırırken daha gözlerimi bile açmadan ellerim arkamda ki kişiye yönelmişti. Yakalarını kavradığım kişiye saldıracağım esnada burun buruna geldiğim yüz beni dumura uğrattı. O...? O az önce benim enseme mi üfledi? Koyu mavi gözler beni girdabına doğru çekiştirirken etkisi altına girmemek adına büyük bir çaba gösteriyordum. Uzun kara kaşları her zaman ki gibi bir miktar çatıktı. Ona saldıracağımı beklemiyor olmalıydı. Üzerime doğru eğilerek her iki elini de masaya yerleştirdiğinde bende ondan uzaklaşmak için bir miktar gerilemiştim. Belim masaya değdiğinde gidecek bir yerim kalmamıştı. Ellerim hala yakasında duruyordu ve içinde bulunduğumuz pozisyondan dolayı onu bir miktar kendime doğru çekmeye başlamıştım. Ellerimi hızla yakalarından çektiğimde üzerime doğru eğilmeyi bir kenara bırakmıştı. Yine de şu an burun buruna olduğumuz gerçeği değişmemişti.
"Gücünü kontrol altına al. Sen sadece bir öğrencisin. Bu gücünü bir gören olursa ne söyleriz el aleme?" Seksi ve alaylı ifadesiyle sarf ettiği cümlenin etkisinden sıyrılmaya çalıştım. Haklıydı. Sakinleşmeliydim.
"Ah Çağla bu aceleciliğini ne yapacağız?" Kaşlarım çatılırken hızla onu yanıtladım.
"Neyden söz ediyorsun?"
"Ben 'Erdem'in sana güvenmesini sağla' dedim. Sense ilk günden onunla yatağa girmeye hazır gibisin." Duyduklarım öfkemi gün yüzüne çıkartırken ellerimi göğsüne yerleştirerek sertçe üzerimden ittim onu. Bu pek etki etmiş olmasa da en azından artık burun buruna değildik.
"Önce 'Nasıl yapacağın umurumda değil yalnızca Erdem'in dikkatini çek' diyorsun. Erdem'in dikkatini çekiyorum, hemen ardından gelip çok saçma bir yorum yapıyorsun. Senin derdin ne Karahanlı?" Masaya sabitlediği elini kaldırarak yüzüme yaklaştırdığında geri çekilerek buna müsaade etmedim. Ancak o vücudunun alt kısmını bedenime dayadığında masa ile arasında sıkışıp kalmıştım. Saçımı tutarak kulağımın arasına sıkıştırdığında ondan bana akın akın gelen tehlike duygusu damarlarımda ki kanın şahlanmasına sebep oldu. Gözlerim keskin bir hareketle koyu mavilerini bulduğunda niyetini anlamaya çalıştım.
"Bu plan bir günlük değil. Seninle işi bittiğinde ben henüz istediğim bilgileri edinememiş olursam..." Saçımı kulağımın arkasına sıkıştırdığı parmakları bu kez aynı kulağımı usulca çekiştirdiğinde kendimi azarlanan ufak bir çocuk gibi hissetmiştim.
"Canını yakarım." Kalın ses tonunda ki tehdit sinyalleri yutkunmama sebep olmuştu.
"Kimseyle yatmayacağım. Bir daha bunu ima dahi etmeyeceksin Karahanlı." Sert sesim ve öfkeli bakışlarım onun tebessüm etmesine yol açmıştı.
"Elbette kimseyle yatmayacaksın. Ölmeye karar vermediysen tabi." Ah sözleri mecaz anlam taşımıyordu. Bu adam benden tam olarak ne istiyordu? Şu an bana saldırmamak için kendini zorla frenlediğinin farkındaydım. Tebessüm ettiğinde bükülen kalın dudaklarına kaydı gözlerim. Acı çekiyordu. Bu intikam onun canını yakıyordu. Gözlerim hala dudaklarındayken usulca üzerime doğru eğildi. Okyanusu andıran ferah kokusu genzimi yakarken bu kokuyu hayatım boyunca unutamayacağımı ilk kez o an anladım. Dudakları kulağımın yanına ulaştığında nefesinin esintisini hissedebiliyordum. Benim gözlerimse onun pürüzsüz boynundaydı.
"Dudaklarıma bakmayı kes suç ortağım."