Havanın dinginliği ve hafif hoş esintisi çok uyumluydu. Gözümü kapatıp bu havayı alabildiğimce içime çekmek istedim.
Parkta birbirine karışan çocuk sesleri ve gözlerini üstünden ayırmayan aynı zamanda da dedikodusunu bırakmayan ebeveynlerinin sesleri geliyordu.
Benim romantik bir yemek anlayışım belki de bundan ibaretti.
Dün dediğim gibi yapmış eve gider gitmez uyumuştum. Akşam yemeğini bu yüzden yiyememiştim.
Sabah kahvaltısını da unuttuğum için kendi özel tarifimle çokta özel olmayan bir tost yaptım. Ama ev beni bunalttığı için açık havada yemeye karar verdim.
Şansıma, sınırlı olan çardağın boşaldığı zamana denk gelmiştim. Ben yürürken pikniğini yapmış bir aile kalkıyordu. Çocukların parktan giderken ağladığını da görmüştüm.
Park, çocukların özgür kalabildiği nadir yerlerdi.
Onlar adına üzülmüştüm. Ama başka bir zaman tekrar gelebilme imkanı vardı. Ailesi yanındaysa mutlaka getirirlerdi.
Poşetin içinden streçlenmiş ekmeğimi çıkardım. Ne kadar tost desem de tost olmayan yalancı tostlardan bir tanesiydi.
İçinde; küçük küçük kesilmiş salatalık, biraz küp peynir - peynirlerin küp küp doğranmasını çok seviyordum , ne kadar ekmeğin içinde dağılsa da- ve iki dilim domates.
Bu üçlü benim için süper üçlüydü. İdeal yemeğim ve aynı zamanda kurtarıcımdı. En azından evdeki malzemelerle yapıyordum. Malum her şey ateş pahası olmuşken bir restorana gitmek delilikti.
Çok nadir giderdim belki kendimi şımartmak için. Ama tercihim özel tostumla parkta bir bankta vakit geçirmekti.
Hem açık büfe gibiydi istediğini ye , iç. Kimse sana karışamazdı. Tek farkı yemekleri kendi mutfağından getirmendi o kadar.
Yemeğimi yedikten sonra poşeti yakın çöp kutusuna attım ve güzel havanın ve eğlenen çocukların sesiyle huzurlu vakit geçirdim.
Galiba iş saatime kadar burada kalabilirdim.
Ne kadar zaman geçtiğini anlayamadan yürüyüş yapmaya başlamıştım bile. Sahi huzurlu dakikalar gerçekten sadece dakika olarak mı kalıyordu? Daha uzun bir versiyonu yok muydu?
Kocaman binanın girişine yöneldim. Şahsen patron ve yardımcısını görmek istemiyordum. Lütfen diye mırıldanarak dönen kapıdan içeriye girdim.
Çok kalabalık değildi. Bu yüzden bile akşam çalışmalarını daha çok sevebilirdim.
Ben girdiğim zaman çıkışa yönelen kişiyi gördüğümde hadi ama diye mırıldandım. Siyah saçlarına ak düşmüş adam gömleğinin kolunu kıvırarak çıkışa geliyordu. Yani bana doğru.
Tam ortada karşılaştığımızda ikimizde durmuştuk. Başını kaldırdı, bir şey diyecekmiş gibi oldu ama aramızda hiçbir konuşma geçmedi.
Sanki böyle bir an yaşanmamış gibi yolumuza devam ettik. Çok tuhaf geçen bir kaç dakikaydı. Umarım bu dakikalar tekrarlanmazdı.
Mutfakta ise kimse kalmamıştı. Tezgahın üstünde yığın olan bulaşıkları gördüm ve oraya yöneldim. Temiz eldiven ve saç bandını takarak başlangıcı yaptım.
"Selam, kolay gelsin" diyerek mutfağa giren Nur'a baktım. Gülümsemesine tebessüm ettim
"Teşekkür ederim"
"Ya biliyor musun," Bu cümle dedikoduya başlama cümlesi değil miydi? Bizimkiler ne zaman bu cümleyi kursa, tüm gün dedikodu yaparlardı.
İşin tuhaf yanı bunun Nur olmasıydı. Sıkı fıkı bir yakınlığımız yoktu.
"Hani bizim patron ve yanında gelen kadın var ya"
Sanki merak edeyim diye tane tane ve yavaş konuşmasına kaşımı çattım. Ne olmuş olabilirdi ki?
"Evet var"
"Onlar karı kocaymış"
Şaşırmıştım çünkü ilk izlenimleri kesinlikle aralarında bir samimiyetin olduğunu göstermiyordu. Belki de iş yeri olduğundan dolayıydı. Ama bu durumda da saçma olurdu.
Milletin ilişkisini benim düşünmem de ayrı olarak saçmaydı.
"Nereden biliyorsun Nur, nüfus cüzdanlarına mı baktın?" kendime hakim olamayıp bu soruyu sorduğumda kahkaha atmıştı.
"Yok artık daha neler. Kahve rica etmişlerdi, bende götürmüştüm. Odaları çok kalabalıktı galiba hepsi çocuğuydu. Onlar anne-baba deyince anladım."
"iyi de kahve görevlisi sen değilsin ki?"
"Benden rica edince götürdüm işte?"
"Peki o katta ne işin vardı?"
"Aman sende Ahter, sorguya mı çekiliyorum? Oradan geçiyordum işte sonra karşılaştık. İki dakika dedikodu yaptırmadın. Ben sana adamlar evliymiş diyorum sen bana neler diyorsun?"
"Tamam bir şey demiyorum" Allah'tan bir şey dedim ya diyerek söylendim.
Genelde herkes katında kalır ya da en fazla bir üst katta yani giriş olan bölüm katına girerdi. Diğer katlar özel odalar ve önemli belgelerin olduğu katlardı.
Başımıza bela gelmesin diye tercih edilmezdi yani. Herhangi bir durumda ilk suçlanacak olan bizdik.
Kameralar neredeyse adım başıydı ama yine de ben gitmemeyi tercih etmiştim şu ana kadar. O yüzden de Nur'un yukarı çıkması tuhafıma gitmişti.
Diğer patron çok dikkatliydi bu konuda ama bunlar galiba önemsemiyordu. Veya tanımadıkları için rahat davranmışlardı.
Olsun, yine de benim tercihim diğer katlara gitmemek olacaktı.
Nur, karı ve kocanın benim dikkatimi çok çekmediğini görünce uflayıp çıktı. Belki de başka birine anlatacaktı.
İşleri bittiyse neden hala eve gitmemişti?
Yarıladığım bulaşıklara baktım. Böyle hızlı gidersem çıkışta Melek teyzeye uğrayabilirdim. Onun için küçük bir ev bitkisi almıştım.
Köy kadını olarak çiçeklere, bitkilere kısacası yeşil her şeye ilgi besliyordu. Onları özlediği çok belliydi. Burada binaların arasında sıkışmış hissediyordu belki de.
Sonunda paramı aldığım için kiramı da ödeyecektim. Sonra geri kalan borçları. Dün kartıma yaptırıldığını gördüğümde sevinmiştim. Günü olduğunu biliyordum ama yeni kişiler gelince içime acaba şüphesi düşmüştü. Acaba emeklerimin karşılığını verecekler mi?
Ne kadar süre çalışırsam çalışayım bu düşünceyi aklımdan atamayacaktım.
İşçinin en büyük kabusu buydu bence.
...
"Oyy kuzum sen mi geldin? Yüzünü gören cennetlik, nerelerdesin bakalım?"
"Oyy Melek teyzem, biliyorsun iş güç işte."
"Bilmez olur muyum kuzum. Bak mutfakta çok güzel börekler var. Bizim kızlar yapmış. Hepsi şahane. Hadi Bi koşu al da ye. Karnın açtır şimdi senin."
Tüm sevecenliğiyle konuşması beni hep duygulandırıyordu. Tabii ki de bunu belli edemezdim.
"Melek teyzem yemekler biraz daha bekleyebilir, bak ben sana ne getirdim? Çok büyük değil ama bunu beğendim ve seveceğini düşündüm."
Saksıyı ona uzattığımda gözlerinde ki ışıltı belli oldu. Nasıl sevindiği net olarak belli oluyordu. Ona bakıp benim de mutlu olmam huzurlu hissettirmişti.
"Oyy kuzum. Ne kadar tatlısın sen. Ne güzel bir kadınsın. Kalbi güzel, çocuk kadın.
Bu çok güzel. En çok kiminle vakit geçireceğim anlaşıldı, şimdiden."
Gözlerinden bir iki damla yaş düşmüş ve onu elimle silmiştim.
"Gülüm, sana gül diye aldım. Sana nefes olsun diye ama sen ağlıyorsun."
"Yaşlı bir kadına hayat mı hediye ediyorsun? Bunlar mutluluk gözyaşları. Bırak ta o güzel kalbinle aldığın bu hediyeye ağlayayım."
Saksıyı kenara koyunca kollarını açmıştı. Hemen gidip sarıldım.
Gözlerim dolunca kollarımı gevşettim ve" tamam bu kadar duygusallık yeter. Hemen gidip böreklere saldırmam gereken konular var " diyerek mutfağa koştum.
Ağlamak istemiyordum.
Gerçekten mutfak çok lezzetli kokuyordu. Ev yemekleri gibisi yoktu. Mis kokululara yöneldim ve hem kendime hem de Melek teyzeye koydum.
Ağzıma bir tane atarak yanına gittiğimde '' bunlar gerçekten şahane "
" küçük sıpa, kaç kere dedim sana oturarak ye diye " beni azarlarken bile gülüyordu. Bende gülerek yanına gidip hemen ona da uzattım.
" Sonra süpürürüm teyzem, için rahat etsin. Hatta en basitinden gırgırlarım. Hani senin meşhur gırgırın var ya.. "deyip göz kırptım.
Melek teyzenin meşhur gırgırı...
Eskiden çok takıntılıymış. Nereye giderse onu yanında götürür ve misafirlikte bile kırıntı görünce gırgırını kullanırmış.
Evde de baş ucu eşyasıymış zamanla da ünlü olmuş. Ne zaman duysam komik gelir. Ama tatlı komiklerden.
"Meşhur gırgırımla seni pataklayabilirim biliyorsun değil mi?" Hayır yapmazdı "otur da tabağını bitir."
Onunla börekleri yedikten sonra biraz konuşmuş, emaneti yani kirayı vermiştim. Sonra iyi geceler diyerek ayrılmıştım.
İşte bugün birkaç güne nazaran daha rahat uyuyabilirdim.