İçeriğe geç

Kaybolan Hikaye

Bölüm 2 · 14 dk okuma

Kaybolan Hikaye

Bölüm 2

1. Bölüm: Suda açan çiçek

5 YIL ÖNCE

“Asistan!” diye bir ses yükseliyor yan odadan. “Kahvem nerede kaldı?” duyduğum ses karşısında sinirle ellerimi kenetleyip çok küçük bir çığlık atıyorum ancak bu küçük olduğunu düşündüğüm feryat, öğrenci işlerinin aranan yüzü Ali Abi’den kaçmıyor ve koridorda durup gülmeye başlıyor halime. Evet, ilginçtir ama yaygın olanın aksine gayet tatlı bir personelimiz var öğrenci işlerinde.

“Seninki yine formunda!” diyor eğlenerek.

“Anlayamıyorum abi!” diyorum yakınarak, “Gayet tabii gidip kafeterya kahvesi alabilir, hatta onu bırak benden bunu da talep edebilir. Bunun yerine her Allah’ın günü beni bilmem kaç yüz metre uzaklıktaki yeni nesil kahveciden hazır kahve almaya yolluyor. Hatta bunu bilerek yapıyor, benden nefret ediyor bence.”

“Senin de ona bayıldığın söylenemez.” Duyduğum cümlenin haklılığı ile kafa sallarken yeniden aynı sesi duyuyorum:

“Asistan!” derken odasından çıkıyor en büyük kabusum, “Burada çene çalacağına çoktan yola çıkmıştın, hatta yolu yarılamış bile olabilirdin.” Gözünü kol saatinden çekip gözüme dikiyor aynı esnada.

Sinirden çatlamamak için derin nefesler alırken dönüp cevap veriyorum, “Kusura bakmayın Eren Hocam, çıkıyorum şimdi.” Ali Abi, bu halime bıyık altından gülerken “Bi' zahmet.” Diye söyleniyor beddualarımın başrolü hoca birey.

Karşınızda, Eren SOYDAN! Üniversite kapsamında çok sevdiğim bir hocamın yürüttüğü bir projede, hocamın asistanlığını yapıyor, hocam projeye olan ilgi ve isteğimi bildiğinden beni de yarı zamanlı bir şekilde fahri olarak bu işe dahil ettiğinden beri, benim işim de onun asistanlığını yapmak. Kaba tabirle, suyunun suyuyum bu projede, bu sebepten Eren Soydan’a asistanlık değil bakıcılık yapıyorum. Çünkü kendisi de bu projede var olmamın akademik kariyerim için iyi bir adım olduğunun ve bunu kaybetmek istemeyeceğimin bilincinde. Ve bu durum beni onun emrine amade kılıyor.

İçimden bildiğim bütün küfürleri ederek Eren Soydan’ın kahvesini alıp geri dönüyorum. Kafanızda oluştuğunu tahmin ettiğim bir soru işaretini gidermeme izin verin. Normal şartlarda benden bir şey istendiğinde bu kadar gerilecek bir insan değilim. Siz de hissediyor olmalısınız ki şartlar asla normal değil. Eren Hocayla yaklaşık iki aydır çalışıyoruz, kendisinin benimle “Günaydın Asistan.” , “İyi Akşamlar Asistan” ve “Kahvem nerede asistan?” cümleleri haricinde pek de muhatap olduğunu görmedim. Üstelik, beni projeye dahil eden hocamın ilgilenmemi istediği pek çok durumda da ben yokmuşum gibi davranıyor. Sözde fikrimi almak için beni yanına çağırıyor ama sonra konuşmama müsaade dahi etmeden kendince bitiriyor süreci. Bense bir umut beklerken buluyorum kendimi. Aramızdaki anlaşmazlığın başta projenin mimarı Akif Hoca olmak üzere tüm fakülteye yayıldığını duyuyorum son zamanlarda. Akif Hoca’nın bunu duymuş olması ihtimali bile davul gibi germeye yetiyor beni.

‘Bir psikoloji okuyalım, danışanlarımız olsun dedik konu nerelere geldi Bade? Nereden çıktıysa bu akademi sevdası!’ istemsizce iç sesime hak verirken buluyorum kendimi, garantici bir ruh hali taşımamdan mıdır bilemiyorum ama bunu da denemek istediğime karar vermiştim son zamanlarda, neticesinde okulumu bitmesine çok da bir şey kalmamıştı. Sağ olsun, Eren Soydan düşündüğüme düşüneceğime pişman etmişti beni. İşin kötü yanı, daha dönem başında sayılırdık. Akif Hocanın minimum problemle uğraşmak isteyeceğini bildiğimden, çocuk gibi şikayet etmek de anlamsız geliyordu. Halkadan kopmaya en yakın parça da ben olduğumdan, payıma Eren Soydan’ı idare etmekten başka bir şey düşmüyordu.

Bir hışım fakülteye girip Eren Hoca’nın odasının olduğu koridora dönmüştüm ki bir başka problemle göz göze gelmem bir oldu. Göz göze gelmek derken mecazi anlamından bahsetmiyordum, çünkü Mehmet tam da dibimde bitmişti.

“Bade..” dedi, dünyanın en güzel ismini söyler gibi. “…N’olur bir kere dinlesen beni. Tek bir şans istiyorum senden.”

Mehmet’e merhaba deyin. Kendisi dönem arkadaşım ama meseleye arkadaş kıstasıyla yaklaşan tek fert benim bu hikayede, çünkü Mehmet fakülteye girdiğimiz günden beri ısrarla birlikte olmamız için şansını deniyor. Onu asla vazgeçiremiyorum, gerçekten çok sevdiğim biri ama yalnızca arkadaşım olarak görüyorum onu. Mehmet hakkında bilmeniz gereken ilginç bir detay var. Kendisinin bir lakabı var tüm arkadaşlarımız ona ‘Söz Mehmet’ diyor. Bunun sebebi ise şu; Mehmet bir söz verdi mi o sözden asla geri dönmüyor. Böyle nam salmış durumda, benimse tek amacım peşimi bırakmak için bana söz vermesi. Bendeki de umut işte.

“Mehmet.” Diyorum yakınır bir halde, “…Gerçekten hiç sırası değil. Çok acelem var lütfen!”

“Bade, bir kere dinle. Yine gidersin.”

“Mehmet,” kıyamıyorum bu haline. Gerçekten kötü niyetli biri değil Mehmet. Hatta iyi bir dost bile olabilir ondan müsaade etse. “…Eren Hoca bekliyor, kızdırmak istemiyorum.”

“Başlayacağım o pezevengin de tribine. Neler çektiriyor sana böyle.” Sessiz ol der gibi kaldırıyorum elimi. “Mehmet, duymasın lütfen git.” dikkat ederseniz hocamla nasıl bir hitap şekliyle konuştuğu umurumda bile değil, haksız da sayılmaz açıkçası. İçten içe kıs kıs gülüyorum bu halime. Mehmet'le koridorda ikna çalışmaları sürdürürken Eren Soydan kapıyı açıp dışarı bakıyor ve tekrar kapatıyor kapıyı. “Baykuş bu herif.” Diye tıslıyor Mehmet. Birazdan başıma gelecekleri tahmin etmeme rağmen gülüyorum bu söylediğine, “Bu kadar kasıntı davranmasa kötü biri gibi değil aslında.” Nedendir bilinmez, böyle hissediyorum Eren Hoca’ya karşı. Sanki normalde iyi biri de bilerek zoru oynamaya çalışıyor gibi.

“Hadi sen git artık.” Diyorum ve Mehmet’in konuşmasına müsaade etmeden ilerleyip Eren Hoca’nın kapısını çalıyorum konunun daha da uzamaması adına. İçeri girip sevimli olmaya çalışarak söyleniyorum: “Kahvenizi getirdim hocam, afiyet olsun.”

Eren Soydan, yüksek lisans için gittiği Amerika’nın ardından kendisini bizim fakültede bulmuş bir psikolog. Okulumuza geleli çok da uzun bir süre olmuyor. Amerika’da gördüğünü burada uygulamak istemesinden midir yoksa öğrenciyle bağ kurmaktan haz etmemesinden midir bilinmez, başta ben olmak üzere davranışları hep mesafeli ve tepeden, tüm öğrencilerine karşı. Elimden kahveyi aldıktan sonra bir yudum alıp söyleniyor:

“Buz gibi olmuş kahve, neden acaba?” sesindeki kinayeyi anlamamak için aptal olmak gerekiyor ama ben az da olsa haklılık payı olduğunu bildiğimden sessiz kalmayı tercih ediyorum.

“Geç otur asistan. Akif Hoca’nın eklememizi istediği birkaç detay var projeye.” Heyecanla yanındaki sandalyeye otururken projeye dair anlattıklarını dinliyorum. “Ee,” diyor Eren Hoca. “…Var mı bir fikrin?”

Heyecanla başımı sallıyorum, çünkü Akif Hocanın istediği detaylar tam da benim dikkatimi çeken yerlerden. Kahve almaya giderken yanıma aldığım çantamdan defterimi çıkarıyorum notlarımı göstermek için, Eren Soydan notlarımı alıyor, şöyle bir göz gezdirip “Bu mu?” diyor bir kaşı havada. “…Büyük bir heyecanla paylaşacağın fikirler bunlar mı asistan? Yol yakınken, dön bu işten bence. Sen çık, ben eklerim detayları. Merak etme, Akif Hocan sorarsa beraber çalıştık derim.” Sinirlerim bozulmaya yüz tutmuş bir halde, gözlerim dolmasın diye kendimi sıkarak kalkıyorum sandalyeden. Ona tek bir kelime edemediğim için, kendimi buna maruz bıraktığım için çok kızgınım başta kendim olmak üzere her şeye. Birazdan derse gideceğimi bildiğimden, sakin kalmaya çalışıyor, eve gidince Eren Soydan için edeceğim küfürleri düşünüp kendimi rahatlatmaya çalışıyorum. Odasından çıkmak için kapıya tutunduğumda söyleniyor Eren Soydan,

“Belki de okulun ortasında sevgilinle romantik anlar yaşamaya harcadığın çabayı projeye harcaman gerekiyordur.”

İşte bu, benim için bardağı taşıran son damla oluyor. “Siz…” diyorum bir anlık hışımla dönerek. “…Siz kimsiniz ve bana ne cüretle böyle bir imada bulunabilirsiniz?” tüm bu anlarda sesimin yükseldiğinin farkında bile değilim. “Bana proje hakkında her şeyi söyleyebilirsiniz, hatta belki öğrenciliğim hakkında da. Ama bunu yapamazsınız! Siz kim oluyorsunuz da aptal imalarla benim özel hayatıma burnunuzu sokuyorsunuz?” sesimin yükseldiğinin farkında olmamam gibi ağzımdan çıkanı da kulağım duymuyor.

“Sevgiline laf söylediğim için mi bu gerginlik Bade Hanım?” diyor burnunu dikerek, o an ilk defa adımı duyuyorum ağzından. Bunu ilerleyen yıllarda kendisi hatırlatacak bana, şu an bilincinde değilim. Çünkü Eren Soydan hadsizliğine hadsizlik ekliyor gözümde! Utanmadan söylediğine bakar mısınız?

“Haftalardır, projeye dair hiçbir alanda var olmama izin vermiyorsunuz, sessiz kalıyorum. Benimle iletişim kurmuyorsunuz ona da tamam diyorum. Birkaç sokak ötedeki o aptal kahveciden tadı hiçbir şeye benzemeyen kahveleriniz için koşturtuyorsunuz yine susuyorum ama artık yeter! Siz benden ne istiyorsunuz ya? Ben size ne yaptım? Tamam, anladık nefret ediyorsunuz benden. Ama ne hakla böyle konuşursunuz? Kimsiniz siz!” cümlemi bitirdiğimde, odanın kapısının çoktan açılmış olduğunu ve başta Akif Hoca olmak üzere neredeyse bütün fakültenin başımıza toplandığını gördüm. İşte şimdi yanmıştım!

“Siz ikiniz..” dedi Akif Hoca uzun uzun bize bakarak. “…Derhal, odama geliyorsunuz. Siz de dağılın, film oynamıyor burada.” Diye bağırdı kalabalığa doğru.

Eren Soydan önde, ben arkada ölüm fermanımızı imzalamaya gider gibi Akif Hoca’nın peşine düşmüş, odasına gidiyorduk. O an onunla göz göze geldik ve fark ettim ki hayatımızda ilk defa aynı hisleri paylaşıyorduk Eren’le. Resmen sıçmıştık! İlerleyen zamanlarda paylaşacaklarımızdan bir haber, ilk ortak noktamızın bu oluşuna sinirim bozulmuş bir şekilde hafifçe gülümsedim.

“Komik mi geliyor yaşadıklarımız?” diye söylendi Eren, tam cevap verecektim ki, Akif Hoca arkasını bile dönmeden konuştu: “Sesiniz mi geliyor, ben mi yanlış duyuyorum?” Konuşmaya cesaret edemeden, bir asır gibi gelen yolu ilerleyip Akif Hoca’nın odasına vardık. Akif Hoca, masasına geçip bizi kurbanlık koyun misali karşısına alıp konuşmaya başladı:

“Siz ne yapmaya çalışıyorsunuz? Çocuk musunuz siz? Bu kaçıncı saçmalık artık! Projeye başladığımız günden beri, homurtularınız geliyor kulağıma. Bir gözümle şahit olmadığım kalmıştı o da oldu sayenizde. Eren, senin ne kadar çalışkan ve iyi bir adam olduğunu bildiğimizden dahil ettik bu işe. Bade, seni de iyi bir öğrencim olarak bilirim.” Dedi gözlerini ikimizin de üzerinde tek tek gezdirerek,”… Kendi başınızı yakacaksınız haberiniz yok!” Duyduklarımızdan sonra Eren’le aynı anda atladık:

“Ama-“

“Hocam-“

“Kes, Kesin!” diye susturdu bizi. “Aranızda nasıl bir saçmalık var bilmiyorum. Başkası olsa çocuk gibi eğlemekle uğraşmazdım ama daha önce böyle bir saygısızlığınıza şahit olmadığımdan, tolere edeceğim.” Biraz duraksayıp devam etti, “..Bana bakın, bu son şansınız. Bir saçmalığınızı daha duyarsam, sizinle ilerlettiğimiz bağ demem, proje ortası demem, iptal dahi olması gerekse gözünüzün yaşına bakmam şutlarım sizi! Anlaşıldı mı?” cılız seslerimizle cevap vermeye hazırlanıyorduk ki, gür bir sesle tekrarladı Akif Hoca, “Anlaşıldı mı dedim?” ikimiz de başımızı sallayarak onaylayınca, “…Çıkın şimdi odamdan, birbirinizden özür mü dileyeceksiniz ne yapacaksanız yapın. Senin hocana saygısızlık yaptığını, senin de bu kızı projeden uzak tuttuğunu görmeyeceğim, görürsem yakarım çıranızı.” Biz odadan çıkarken kendi kendine söyleniyordu:

“Serseriler!” Akif Hoca, çoğu zaman bizim için bir hocadan daha fazlasıydı. Bazı anlarda tıpkı şimdi olduğu gibi, hoca kimliğinden sıyrılır yaşı yaşımızdan çok da büyük olmamasına rağmen bir baba gibi davranırdı bize. Belki de bu yüzden, en çok da onu üzmek üzüyordu beni.

Odadan çıktıktan sonra, yönümüz aynı değil gibi ayrı ayrı gitmiştik bizim kata. Ben dersimi de kaçırmıştım, gerçi olanlardan sonra sınıfıma nasıl gideceğimi de bilmiyordum. Bu yüzden eşyalarımı alıp eve gitmek için geçici olarak bana verilen, Eren’in kapısına yakın bir yerde duran masama gittim. Oturup yaşanılanlar üzerine sessizce düşündüm bir süre. Ben bu işi istiyordum, burada var olmak istiyorsam kaçamazdım. Bildiğim başka bir şey daha vardı ki, ben kendimi biraz tanıyorsam, Eren Soydan’dan o özrü alırdım. Aklıma gelen fikirle, çantamdaki paket mendillerden bir tane çıkarıp Eren’in odasına ilerledim, tam kapıyı çalacakken, Eren kapıyı açtı. Beni bir anda karşısında görünce, ürktü. “Özür dilerim, “ dedim içeri girmeden,” ...korkutmak gibi bir niyetim yoktu.”

“Önemli değil,” dedi Eren. “Ben de sana geliyordum.”

“Diğer olanlar için de özür dilerim.” Dedim, elimdeki beyaz mendili sallayarak ona uzatırken. “..Biraz haddimi aşmış olabilirim.” ‘Bu ne?’ der gibi mendili işaret etti Eren bakışlarıyla. “Beyaz mendil, ateşkes gibi düşünebiliriz.” Söylediğimin üzerine kahkaha atmaya başladı. İlk defa, onu böyle içten gülerken görüyordum. Gülmek ona…. yakışıyordu.

“Birbirimizi sevmek zorunda değiliz.” Dedim, gelecekte tek gönüllü mecburiyetim onu sevmek olacaktı oysa. “…Ama fikirlerimize saygı duysak iyi olur. Yoksa sonumuz malum.”

“Haklısın,” derken mendili elimden aldı. “Kabul edilebilir bir ateşkes bu. Ayrıca, şaka bir yana ben de çok özür dilerim. Baştan beri biraz kaba davranıyorum sana, farkındayım. İnan normalde bu denli kaba değilimdir.”

“Farkındayım.” Dediğimde şaşırarak baktı bana. “Nasıl?”

“His.” Deyiverdim bir anda. “…Sadece öyle hissediyorum.”

“O halde, birbirimize saygı duymaya başlayabiliriz.” Derken gülüyordu.

“…Sevgi işini de zaman çözer belki.”

“Belki.” Dedim gülüşüne eşlik ederken. Bugün yepyeni bir Eren Soydan’la tanışmıştım. Biliyordum, bu gerçek bir tanışma değildi. Onunla gerçekten tanışmam çok daha sonra olacaktı. Bildiğim bir şey daha vardı ki, ona saygı duymak sandığım kadar zor olmayacaktı. Sevgiyi ise, zaman çözerdi belki?

GÜNÜMÜZ

Kulaklarım beni yarı yolda bırakmaya karar vermiş gibi uğuldamaya devam ederken, Eren’e bakmayı sürdürüyordum. “Eren Hocam?” dedim deminkinin aksine aramızdaki mesafeyi hatırlatmak ister gibi. Eren bozguna uğradığı her halinden belli bir biçimde yerinden kalktı, bana uzun uzun baktıktan sonra toplantı yaptığımız odadaki kalabalığa doğru konuşmaya başladı:

“Cüneyt Bey de müsaade ederse, size kendimi ben tanıtmak isterim.” Onay almak ister gibi, Cüneyt Bey’in yüzüne bakarken Cüneyt Bey söylendi, “Abi desene serseri.”

Burada neler oluyor bilmiyordum. Cüneyt Bey ve Eren ne zamandır tanışıyor, nasıl bu kadar yakın oldular hiçbir fikrim yoktu. Üzerimden atamadığım şaşkınlıklarımla yaşanılanları izliyordum yalnızca.

“Kurumsal kimliğinize zarar gelsin istemem.” Derken eğleniyordu Eren. Bu hali, beni beş yıl önce onu ilk defa tanıyan ve ondan neredeyse nefret eden üniversite öğrencisi Bade’ye dönüştürmeye çok müsaitti. Bu durum benim kurumsal kimliğimle çelişeceğinden kendimi tutmaya çalışıyordum.

“Bunu onay olarak kabul ediyorum.” Derken, benim yaşadığım içsel savaştan haberi bile yoktu Eren’in. Sanki yıllar geçmemiş de daha dün görüşmüşüz gibiydi hali. Tüm yaşadıklarımız, aradan geçen zaman hiç mi bir etki bırakmamıştı onda?

“Ben, Onur Eren Soydan.” Dedi tok bir sesle kalabalığa doğru. Bir süre Amerika'da yaşayıp orada birkaç küçük iş yaptıktan sonra, kafamda gerçekleştirmem için gün sayan fikirleri hayata geçirmek için evime dönme kararı aldım.” Derken gözlerini bana mı çevirmişti o, yoksa ben rüya mı görüyordum? Eğer öyleyse, bugünün tamamen bir rüyadan ibaret olmasını tercih edebilirdim. Hem, ilk defa tam adını söylediğini duyuyordum onun. Kesin rüya görüyordum!

“…Şimdi de bağlı olduğum üniversite ile üzerine çalışacağımız bir proje için vakfınızın desteğine ihtiyacım var. Gerek saha taramasında, gerekse finansal boyutunda sizin desteğiniz çok önemli.”

Eren projesinin genel durumundan uzun uzun bahsederken Eylem ve geri kalan iş arkadaşlarım bakışlarıyla bana mesaj vermeye çalışıyordu. “Ne oluyor?” dedi Eylem bakışlarıyla. Başımı usulca salladım. ‘Her şey yolunda’ der gibi.

“Proje süresince destek isteyeceğim alanlar ve kişiler olacak Cüneyt Abi. Proje şekillendikçe netleşir durumlar.” Dedi Cüneyt Bey’e bakarken. “….Yalnızca, projeyi birlikte yürüteceğim kişi belli kafamda.” Gözleri beni bulduğunda, hem onunla yeniden göz göze kalmış olmaktan, hem de bahsettiği kişinin ben olduğumu bildiğimden irkildiğimi hissediyordum.

“Tanışalım, Bade Hanım.” Elini bana uzattı tokalaşmak için. “Asistandan sonra, size böyle seslenebilmek, sizi burada mesleğinizde iyi bir konumda görmek, büyük gurur benim için. Geçmişin aksine, proje ortağıyız artık.” Söyledikleriyle toplantı odasında insanların kendi aralarında konuşmasından sebep uğultular artarken, bir anlık cesaretle elimi ona uzattım ve oldukça kendimden emin bir şekilde döküldü cümleler dudaklarımdan:

“Yeniden Merhaba, Onur Eren Hocam. Onur diye seslenilmesinden hazzetmezdiniz diye hatırlıyordum. O yüzden ikinci isminizle seslendim mazur görün.” Onu daha önceden de tanıdığımı, yaptığı bu küçük çaplı şovdan etkilenmeyeceğimi anlaması lazımdı. Eren, sarf ettiğim cümleyle yapmak istediğimi anlamış olacak ki gözlerinde bir parıltı oluştu. Uzattığı eli sıktığımda, Beş koca yıl bir film şeridi gibi geçti gözümün önünden, aklımda canlanan sahnelere daha fazla dayanamadığımdan, elektrik çarpmış gibi aniden çektim elimi. “…Kafanızda oluştuğunu düşündüğüm bir yanlış anlamayı gidermeme müsaade edin.” Eren gözlerimin içine içine bakmaya devam ediyordu tüm bu süreçte, “…Sizinle proje ortağı falan değiliz. Cüneyt Bey fikrinizi onaylar mı bilmiyorum ama ben bu işte olmak istemediğimi en başından belirtsem iyi olacak.”

“Yıllar inadından hiçbir şey götürmemiş Asistan.” Sesindeki özlemi duymamak için hiç duyamıyor olmak gerekirdi. “…Ama sizin de az önce ima ettiğiniz gibi. Ne kadar tanırsak tanıyalım, insanlar değişebilir.”

“Ya da korkup kaçabilirler.” Derken buldum kendimi bir anda. Eren’in cevap vermek için hazırlandığını fark eden Cüneyt Bey, aramızdaki gerginliğin tırmanacağını hissetmiş olacak ki, araya girdi:

“Sen projeni arkadaşlarla paylaş Onurcum, belki Bade’nin de fikri değişir.”

“Fikrim değişmeyecek Cüneyt Bey, hiçbir zaman taleplerinize karşı gelmedim biliyorsunuz. Bu seferlik beni affedin olur mu? Ben bu işte yokum.”

“Tamam o halde,” dedi Eren yerine geçerken. “…açık söylemek gerekirse, Bade Hanım projede yoksa ortada bir proje de yok. Çalışma şeklini ve disiplinini bilmediğim biriyle bu projeyi ilerletemem.”

Ne saçmalıyordu o? Yıllar içerisinde yeniden o şımarık Eren Soydan’a mı dönüşmüştü?

“Onur, kestirip atacak bir pozisyonda değiliz.” Ciddiyetle söylendi Cüneyt bey, “..Proje yönetim kurulu onayından geçti, pek çok şeyi planladık.”

“İş tamamen Bade Hanım’ın kararına kalıyor.” Dedi Eren keyifle. “..Sizdeyiz, Bade Hanım.” Beni köşeye sıkıştırıp sorumlumla karşı karşıya getirmekten keyif alıyor olmazdı! Çıkış biletimi Eren’de bulamayacğımı bildiğimden Cüneyt Bey’e dönüp anlatmaya çalıştım kendimi, “Cüneyt Bey yapamam, ilgilendiğim çok fazla çocuğumuz var, işe dair sorumluluklarım var. Benim bu projeye ayıracak hiç vaktim yok gerçekten.” Cüneyt Bey düşünerek ikna olur gibi başını sallarken Eren yeniden konuştu: “Vakfın kısa süreliğine senin işlerine bakacak birini bulabileceğine neredeyse eminim.” duyduklarının üzerine Eren’i onaylar gibi başını salladı Cüneyt Bey.

“Onur doğru söylüyor, mutlaka idare edecek bir yol buluruz.” Kimsenin beni anlamıyor oluşundan gerginliğim daha da artmıştı. “…Sen projeden hiç bahsetmedin Onur?” dedi Cüneyt Bey. “…Yalnızca Bade’yi değil, neredeyse bütün vakfı ilgilendiriyor bu proje şu an. Arkadaşları bilgilendirmen gerek.”

“Haklısın Abi.” Başını sallayıp cevapladı Eren, Cüneyt Bey’i. Şu an yapacağım şey büyük bir saygısızlıktı, belki işime son verilmesine bile sebep olabilirdi ama Eren ile yeniden aynı çalışma ortamını paylaşmaktansa bu durum daha cazip geliyordu kulağıma. Ben de içimden geçene ayak uydurarak kapıya doğru ilerledim. Tam çıkmak üzereyken Eren’in cümleleri ulaştı kulaklarıma.

“Projemizin ismi, suda açan çiçek.” Duyduklarımla, kısa bir süre önce beni bırakan uğuldama bana yeniden eşlik ederken, destek almak ister gibi kapı koluna tutundum. Tutunmasam yere düşüp kalmam an meselesiydi. “Nilüfer…” çok sevdiğim, ancak beş yıldır kendime yasak ettiğim o güzel isim döküldü dudaklarımdan. O güzelim kız çocuğu... Başımı kalabalığa çevirdiğimde Eren’in beni izlediğini gördüm. “Nilüfer.” Dedi beni onaylar gibi. “…Nilü’müz… onun için bu proje. ” Dedi gözleriyle gözlerimi hapsederken.

“Onun için yapıyoruz projeyi, Nilü için. Kızımız için.”

Duyduklarıma, bana gün boyu bana eşlik eden Sezen de kayıtsız kalamamış olacak ki, kafamın içinde yeniden darmadağınık halime eşlik edişini bitirdi, bana kızımı hatırlatan şarkısının son cümlesiyle:

“Yanağı pembem, dudağı kirazım, gözü okyanusum. İyi ki doğdun.”

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.