Güneşli bir pazartesi sabahına üst komşumun evinden gelen Sezen’in sesiyle merhaba demek zorunda bırakılmamın üzerinden yaklaşık beş dakika geçti ve ben uyanmaya çalıştığım her halimden belli bir biçimde yatağıma oturmuş Sezen’i dinliyorum, “Şimdi bana kaybolan yıllarımı verseler...” diyor Sezen, o yılları geri kazansam neler yapardım paradoksuna girmeden kalkıp yüzümü yıkamaya koşuyorum. Tam bu esnada üst komşumu yargılamaktan geri durmuyorum pek tabii. “Bu güneşli günde sabahın bu saatinde dinlenecek şarkı mı bu?” diye hayıflanıyorum. “…Herkes senin aşk acına eşlik etmek zorunda değil sevgili üst komşu!” Sanki herkes aşk acısı çekerken Sezen dinlemek zorundaymış gibi, sanki herkes kaybolan yıllarında yalnızca hayatının aşkını bırakmış gibi…
Oysa öyle değil, biliyorum. Herkesin kaybı kendi yara izi gibi, herkesin yaşamı kendine özel, her yara başka baharlara gebe bir çiçek.
Adeta sabah sporu gibi başlattığım hayıflanma halinden kendim de nasibimi alıyorum. “Sabah sabah ne edebiyat parçaladın be Bade Kız!” Evet, sesli söylüyorum bunu. Biliyorum ki bu refleksi yalnızca yalnız yaşayan insanlar anlar. Yalnız yaşamda son seviye: evde kendinle sohbet etme hali.
Kendime dair çok bilgi verdim size, uyandığımda ne kadar keyifli olduğum, üst komşumun müzik zevki ve hatta adım bile! Ancak hala tanışmadık sizlerle, kendimi tanıtmama izin verin. Ben Bade Oflazoğlu, psikoloğum. Psikolog deyince hepinizin aklına danışan kabul eden psikologlar, psikoterapi seansları, geliyor ama hayır, klinik psikolog olmak isteyerek bölüme başlamanın ardından, bu mesleğin bambaşka bir kısmına aşık buldum kendimi. Hali hazırda kanserle mücadele eden güzel çocuklarımız için gerekli yardım ve desteği sağladığımız bir vakıfta yapıyorum mesleğimi. Şimdi de, beni bazen yerden yere vuran ama çoğunlukla güç verdiğine inandığım işimi yapmak için kalktım ayağa. Kaybolan yıllarımın ardından beni ayağa kaldıran da bu güç olmuştu zira. Hızlıca hazırlanıp kahvaltı yapmadan yola çıktım. Bugün halledilecek çok fazla işim vardı, çocuklarla ve aileleriyle yapacağım görüşmeleri kafamda planlarken kulaklığımda bana, tesadüfi bir şekilde yine Sezen eşlik ediyordu, “Ne senden öncesi, ne senden sonrası..” diyordu şimdi de. Sezen’in bana olmayan aşk acımı çektirmek gibi bir derdi olacak değildi ama gidişat da aksini göstermiyordu. Düşündüğüm şeyin saçmalığına gülerek indim toplu taşımadan. Eh, artık biliyorsunuz kendimle konuşmak ve hatta kendimi eğlendirmek konusunda oldukça yetenekliyim. İş yerine girmemle, herkese baş selamı vermeye başlamam bir oluyor ve ben selam vermeye devam ede ede nihayet odamın yolunu buluyorum. “Günaydıın!” diyorum kendimden beklemediğim neşeli bir sesle, “Bugün nasılsınız canım odam?” oda arkadaşlarım benim bu manik halime oldukça alışık olduklarından gülerek karşılık veriyorlar. Masama oturmuşken Eylem heyecanla konuşuyor. “Duydunuz mu?” diyor, “…Başkan bugün bir proje haberi verecekmiş. Proje lideri dışardan gelecek diyorlar. Onur muymuş neymiş adı. Bizim vakıfta bir ilk resmen bu durum! Genellikle tanıdık simalar eşlik ederdi bu tarz işlerde.” Serkan, sabah kahvesinden bir yudum alırken gülerek konuşuyor, “Sen bu kadar dedikoduyu nereden duyuyorsun be Eylem? Takdir edilecek bir çaba seninki de doğrusu.”
“Ee, biz de boş durmuyoruz Serkan’cım.” Diyor eylem Serkan’ın yanağından bir makas alırken, Serkan bu tavra irkildikten sonra bana dönüyor, “Sen ne diyorsun Bade kız? Ben bu proje için savaş çıkacak çalışanlar arasında diye hissediyorum. Hele ki işin içinden gizemli bir bey varsa.”
“Amacımız belli,” diyorum olanca umarsızlığımla, “günün sonunda miniklerimiz kazansın da kim ne yapıyorsa yapsın.” Biraz sıkıcı buluyorum bu cevaptan sonra kendimi, siz de öyle diyorsanız haklısınız. Ama cidden böyle hissediyorum.
“Anladık,” diyor Eylem, “…En düşkün sensin bizim minnoşlara.” -Bu da onun bizim çocuklara sesleniş şekli- “….Ama bir kere olsun tadını çıkarsana badem gözlüm! Sana da iyi gelecek.” Eylem’in en sevdiği şey bana badem gözlüm diye seslenmek. İlk duyduğumdan beri hiç garipsemedim bu seslenişi, bana kendimi hep çok güzel hissettirdi. Bu yüzden gülümseyerek bakıyorum Eylem’in yüzüne:
“İş konusunda bazen sıkıcıyım evet.” Diyorum kabullenerek.”…Ama her zaman öyle olduğumu iddia edemezsin.”
“Asla!” derken ellerini havaya kaldırıyor yakalanmış gibi. “…benim badem gözlüm, iş arkadaşlarının en eğlencelisi.” Söylediğine kahkaha atarken Serkan bizim sevgi seli yaşatan halimizi anlamayarak uzun uzun izliyor bizi. “Siz kadınları anlamak gerçekten çok zor.” Diyor bakışlarını dillendiren bir biçimde ve bizi birbirimize sarılmış bir halde bırakıp yerine geçiyor, bizse onun bu şaşkın haline karşılık kahkaha atmaya başlıyoruz. Biraz daha sakinleşmemizin ardından, “Ben kahve almaya gidiyorum.” Diyorum, “..,İsteyen?” tabii ki beni şaşırtmayacak bir şey oluyor, kupamla çıkmayı hayal ederken, bir tepsiyle koridorda buluyorum kendimi. Çay ocağına varana kadar benzer cümleleri duyuyor kulaklarım:
“Ne zaman gelecekmiş Onur Bey?”
“Cüneyt Bey ile görüşmüş projeyi.” Cüneyt Bey, hani bizim işleyişimizden sorumlu olan? “O da onaylamış mı?” diyor karşı taraf şok içerisinde, haksız da sayılmaz. Cüneyt Bey’e proje beğendirmek kolay değildir. Onur Bey kim bilmiyorum ama şimdiden tebrik etmek istedim kendisini. Koridorda ilerlerken aynı cümleler duyulmaya devam ediliyor.
“Evli mi acaba?” Bazı arkadaşlar çoktan kendi derdine düşmüş bile!
“Kesin torpilli hıyarın tekidir.” Onur Bey, daha gelmeden düşman kazanmış durumda.
Hızlıca kahveleri alıp tüm bu sorulardan kaçarak odaya giriyorum. “İnsanlar çıldırmış! Kim bu Onur bilmiyorum ama bir ben bir Serkan kalmış zaten öğrenmeyen.” Eylem sırıtıyor söylediklerimden sonra. “..Neyse, bir an önce gelsin de bitisin şu tantana!”
Sekreterimiz Şule giriyor içeri, “Cüneyt Bey odasında bekliyor.” Derken bezgin bir suratla bakıyor yüzlerimize, Cüneyt Bey’e en yakın kaynak o olduğundan, mesai başlangıcından beri gizemli Onur Bey hakkında oldukça fazla soru cevapladığını söylüyor yüzü. Hepimiz onu onaylayıp odadan çıkarken, bana takılıyor Eylem, “Başka bir şey isteseydin daha hızlı olurdu balım.” Derken koridoru geçiyoruz. “..Baksana, bitsin bu tantana dedin ve biz muhtemelen gizemli Onur Bey’le tanışmak üzereyiz şu an.”
“Daha hızlı kabul olmuş bir dileğim olmadı inan!” dediğimde kahkaha atıyor Eylem, onun gülüşüne eşlik ederken kapıyı çalıp odaya giriyoruz. Odaya girerken tüm gülüşümüz de toplantı halindeki insanların olduğu kalabalığa yayılıyor. Her ne kadar kurumsal bir iş yapsak da samimi bir iş ortamımızın oluşuna güveniyoruz bu noktada. Kendi kendime, ‘neyse ki daha toplantıya başlanmamış.’ diyerek rahatladığım sırada gözlerim kalabalıkta bir noktada asılı kalıyor.
“Hoş geldiniz,” diyor Cüneyt Bey kinayeden uzak bir sesle, “..Biz de sizi bekliyorduk başlamak için.” Eylem boş bulduğu yere otururken, ben aynı noktaya bakar bir şekilde ayakta dikiliyorum. “Tanıştırayım,” derken bu halime pek de aldırmıyor Cüneyt Bey. “Onur Bey, yeni proje için kısa bir süreliğine katıldı aramıza.” Cüneyt Bey, durumdan bahsederken tek bir isim dökülüyor dudaklarımdan şaşkınlıkla, “Eren?” Bunu sesli söylediğimden bir haberim. Tek bildiğim kulaklarımın uğuldadığı.
Onur Bey, yani Onur Eren SOYDAN. Kaybolan yıllarımın, kaybolan parçalarımın gerçek tanımı. Tam şu an karşımda, gözlerimin içine bakıyor. Sabahtan beri yakamı bırakmayan Sezen, şimdi de kafamın içinden sesleniyor bana:
“Ne bir arada ne de ayrı olmak imkansız. Hiç sebepsiz!” Tüm günün aksine, Sezen ilk defa var olan bir aşk acıma basıyor parmağını. Öyle de güzel bir yere değiyor ki eli, var olsun diyorum. O sazıyla sözüyle, bana bakarken en güzel ve en acı zamanlarımı hatırlatan bir çift göz, karşımda duruşuyla var olsun.