Nezarethanede bir ileri bir geri yürürken sinirden tırnak etlerini yiyordum. Benim burda ne işim vardı? Suçumun bile ne olduğunu öğrenemeden kendimi nezarette bulmuştum ve bu durum kesinlikle normal değildi. "Otur kız, başımı döndürdün!" Arkamı döndüğümde geldiğimden beri sesi çıkmayan kırklı yaşlarında saçları kınalı bir kadın bana bakıyordu. "İlk defa mı karakola düşüyorsun?" Yüzünde anlam veremediğim bir şekilde samimi bir gülümseme vardı. Dışarıya açılan kapıya göz attım, anlaşılan daha uzun süre buradaydım ve biraz sohbet etmek kimseye zarar vermezdi. Kadının yanına oturdum.
"Aslında neredeyse her gün karakoldayım." Kadın bana şaşkınlıkla bakakaldı. "Nasıl yani?"
"Ben avukatım, gerçi erkek kardeşim içinde çok sık gelirdim karakola. Ufak kardeşler işte, şımarık ve yaramazlar." Kadının birden gözleri parladı, ölü gibi bakan gözlerine can gelmişti adeta, umut ışığı. "Avukat mısın yani?" Onu başımla onayladım. "Neden burdasın peki?" Omuzlarımı silkip, "Bilmiyorum. Muhtemelen bir yanlış anlaşılma vardır." dedim.
Kadın ani ve sıcak bir hareketle ellerimi avucunun içine aldı. "Avukat kızım, eğer burdan çıkar kurtulursan bana yardım et olur mu? Hem ben kötü bir şey yapmak istemedim ki? Kendimi savundum sadece." Yaklaşık bir saat kadar neler olduğunu anlatıp durdu.Gençken sevdiği adamla evlenmiş ve güzel bir yuva kurmuş, üzerinden uzun zaman geçmiş olsa da hala ondan bahsederken gözlerinin içi ışıldıyordu. İşte bu tam olarak katıksız gerçek sevgiyi, insanın içine işliyordu. Ama her şey çok güzel devam etmemiş tabi. Bebeklerine hamileyken eşini trafik kazasında kaybetmiş. Babası da ilk fırsatta bulduğu başka birisiyle evlendirmiş. Kadının çocukları doğmuş ama maalesef birisini kaybetmiş. Yüzünü bile göremediği meleğini toprağa vermişler, kadının da başka çocuğu olmamış. Eşiyse sürekli alkol kullanan ve şiddet uygulayan bir insan müsveddesine dönüşmüş. Bu akşamda eve geldikten sonra ilk defa kadının kızına sarkıntılık edince kadın adamı bıçaklamış. Sonuç olarak kendini karakolda bulmuş. İnsanlar çok fazla acı çekiyordu, ama en kötüsü de bunları görüp bir şey yapamamaktı, belki de sırf bu yüzden bu mesleği seçmiştim.
Daldığım derin düşüncelerden demir parmaklıkların açılmasıyla sıyrıldım. "Ceylin Yıldırım?" diyen polise "Benim." diyerek yerimden kalktım. Tam çıkacağım sırada gözleri yaşlar içinde yere bakan kadına döndüm. Az önce aşkla parlayan gözlerinde sadece bir boşluk vardı, hatta bir karadelik. Kadına yaklaştım ve "Merak etme, Sevde abla. Elimden geleni yapacağım." dedim. Bu sırada öksüren polis oldukça sıkılmıştı anlaşılan. Bileğime kelepçeleri takıp, beni koridorda adeta sürüklemeye başladı.
...
"Neden anlamıyorsunuz? Ben kimseye bir şey yapmadım. Şu an beni burda tutmanız çok anlamsız. Neden aileme ait kasadan para çalayım ki?"
"Öğrendiğimize göre öz evlatları değilmişsiniz avukat hanım. Belki de sizi aldıktan sonra olan oğullarına daha fazla pay vermek istediler ya da belki hepsini?"
"Ne saçma ithamlar bunlar? Beni kimin ihbar ettiğini öğrenebilir miyim?"
"Suçunuzu kabul ediyorsunuz yani?"
"Ailemle hiç bir problemimiz yok. Anlamak bu kadar zor mu?"
"Zor değil elbette ama gelen ihbarlar aksi yönde. Ailenle devamlı tartışmanın sebebi para değil mi yani?" Tek kaşını kaldıran savcı sanki bir yalan makinesiymiş gibi yüzümü inceliyordu.
"Hayır, değil."
"Komşularınız neden durmadan kavga sesleri duyduklarını söylüyorlar peki? Açıklayabilir misiniz?"
"Ailevi bir mesele." demekle yetindim. İllegal bir şekilde yaptığım işleri anlatmayacaktım elbette. Beni köşeye sıkıştırabileceğini anlayan savcı hafifçe gülümsedi. Beni terletecek sorular sormak için öne doğru eğilmişti ki kapı açıldı. İçeriye giren polis, savcıya hızla yaklaşıp kulağına bir şeyler fısıldadı ve aynı hızla odadan çıktı. Yüzü değişen savcının mutlu olmadığı belliydi. Ama onun mutlu olmamasının benim mutluluğum olduğu düşüncesi bile benim içimde umut çiçeklerini yeşertmişti.
"Görünüşe göre suçu başkası üstlenmiş. Bunun için serbestsiniz. Şimdilik."
Hala beni suçlamaya devam eden savcıyla daha fazla konuşmak istemediğim için karşılık vermedim. Sadece "Çıkabilir miyim?" diye sormakla yetindim. Beni başıyla onayladı ve kapıyı gösterdi. Elimden geldiğince hızlı bir şekilde odadan çıktım ve imza işlerini halledip kendimi dışarı attım.
Dört gündür yağan kar hızını daha da arttırmıştı. Anlaşılan o ki beni almaya gelmeyi planlayan kimse de yoktu. Üzerimde kalın bir şey olmamasına aldırmadan yürümeye başladım. Sonuçta vücudum kalbimden daha fazla üşüyemezdi. Gerçek aileler de böyle miydi acaba? Çocukları onlara karşı çıktıklarında onları umursamayı bırakıyorlar mıydı? Belki de problem bendeydi. Sonuçta gerçek ailem bile beni terk etmişken başkalarının beni koşulsuz sevmesini beklemek aptallık olurdu. Sahi, sevgi gerçekten var mıydı, varsa bana neden hiç uğramamıştı. Beni koşulsuz ve bir beklentisi olmadan seven tek kişi Miraydı.
Yanımda duran araba korkuyla düşüncelerimin arasına daldı. Arabanın içinden çıkan iki adam hızlı adımlarla bana yaklaştı. Olayın hızıyla ve şokuyla bir iki adım gerilemekten başka bir şey yapmamıştım. Çığlık atmak için ağzımı açmaya fırsat bile bulamadan kendimi iki adamın arasında arka koltukta buldum. Bu sefer kesinlikle nazikçe bir teklif yoktu, basbaya kaçırılıyordum. Gözlerimi fal taşı gibi açarak, sağa sola çırpınarak ne dediğimin farkında olmadan bağırıyordum. Sanki o an için bir film sahnesini izliyor gibiydim. O arabaya zorla bindirilen kişi ben değildim. Yanımda oturan adamın silahını alnıma dayamasıyla adeta koltuğa mıhlandım. Bu sefer sonum gelmişti, bundan adım kadar emindim. Arabanın her yanını gözümle inceleyerek bir kaçış planı düşünmeye çalıştım. Koskoca dört adama karşı ben ne yapabilirdim ki? Yanımda telefonum bile yoktu.
Kaderini kabullenmiş bir kurban gibi sadece önüme bakıyor, hayatımı düşünüyordum. Pekte değerli birisi değildim. Acaba arkamdan en çok kim ağlar diye düşündüm istemsizce. Bu sorumun ardından, acaba ne zamana kadar benim için yas tutarlar, geldi. Ve daha bir sürü soru geldi aklıma. Acaba beni en çok kim özlerdi? En son kim ismimi dile getirirdi? Mezarım nerede olurdu? Ve daha acısı bir mezarım olur muydu? İstemsizce gözümden akan yaşları fark ettim, sonra da hıçkıra hıçkıra ağlıyor olduğumu. Yüzüme vuran kırmızı turuncu ışıkla dikkatimi dışarıya verdim. Evim. Burası daha bir kaç saat önce çıktığım ev miydi? Her yer ateşler içindeydi. Orası evim miydi gerçekten? Beni almaya gelmedikleri için onlara içten içe kızdığım an geldi aklıma. "Anne?!" diye bağırdım istemsiz bir şekilde ve arabanın kapısına elimi atmamla yanımda oturan adamlardan biri silahı belime dayadı, diğeriyse hızlı bir şekilde ağzımı kapattı. Gözyaşları arasında evimi izledim, sanki bir film izler gibi, sanki orası ailemin evi değilmiş gibi ve içeride kimsenin olmaması için dua ederek. Yanımızdan hızla bir itfaiye daha geçti. "Patron seninle konuşmak istiyor." dedi ön koltuktaki adam.
"P-patron mu?" diye kekeledim istemsizce. O sırada karşıma Engin Bey'in görüntüsü geldi. Yüzünde bariz bir şekilde kazandığı zaferin gururundan dolayı bir gülümseme vardı. Parmaklarını kenetlemiş bir şekilde koltuğunda oturuyordu. Masanın üzerine biraz daha eğildi, yüzündeki gülümseme azda olsa gitmişti. Sanki bana bir sır verir gibi konuşmaya başladı. "Söylesene Ceylin, neden aileni öldürdün?"
...
"Söylediğim her şeyi harfi harfine yazdığını umuyorum avukat hanım?" Sanki başka bir seçeneğim varmış gibi, sanki başımda duran adam yazdıklarımı okumuyormuş gibi soru sorarcasına konuşmuştu. Gözümden akan yaşı elimin tersiyle silerken onu başımla onayladım. Küstah küstah suratıma bakan adam konuşmasına sanki günlük bir şeyden bahseder gibi devam etti. "Böylelikle Engin Yücel'e bulaşmaman gerektiğini öğrenmiş oldun. Maalesef bu dersi tekrar edecek kadar uzun bir hayatın olmayacağa benziyor. Fazla merak iyi değildir diye boşuna dememişler değil mi? Tabi siz gençler büyüklerin lafını pek önemsemiyorsunuz, değil mi? Neyse seninle yollarımız burada ayrılıyor Ceylin hanım. Söylediklerimi yapmanın hemen ardından kardeşin, pardon üvey kardeşin özgürlüğüne kavuşucak az önce anlaştığımız gibi."
"Onunla vedalaşabilir miyim? Bütün bir ailesini bir gecede kaybedecek, en azından son bir kere göreyim." Ben yalvarıyor muydum? Ben. Ceylin Yıldırım. Kimsenin altında kalmayan, aklına geleni söyleyen ben. Ölüm. Sevdiklerini bir daha göremeyecek olmak. İnsana her şeyi yaptırabilecek bir kuvvetti bu.
Yüzündeki gülümseme anlamsız bir şekilde büyüdü. Bir katile göre fazla mutlu ve sakindi. "Sence ben aptal mıyım? Onunla görüşmene izin vereceğim, sende ona her şeyi anlatacaksın, sonra benim bir düşmanım daha olacak öyle mi? Kusura bakma ama daha fazla düşmana ihtiyacım yok. O yüzden onun yaşaması için yapman gerekeni yap, öl..." Adamlarına eliyle çıkmamızı işaret etti.
Sandalyeden kalktığım sırada çoktan önünde ki kağıtlara dalmıştı bile. Belki de yarın ki toplantılarını düşünüyordu. İnsanların çoğunun yarınları vardı, benimse elimde sadece şu an vardı. "Aşağılık pisliğin tekisin, Engin Yücel. Umarım kendi pisliğinde boğularak acı içinde ölürsün korkak pislik. İşlediğin cinayeti bile bana yıkıyorsun. Bu işten bu kadar kolay kurtulamazsın." Yüzüme bakmadı, mimiği dahi kıpırdamadı. Sadece "Hanfendiye yardımcı olun." demekle yetindi. İki adam koluma girip beni zorla sürüklerken ne kadar iğrenç bir insan olduğunu haykırıyordum.
Arabaya bindiğimde durmadan bağırmamdan dolayı nefes nefeseydim. Sessizdim. Artık çırpınışlarımın bir anlamı yoktu. Yolun sonundaydım. Bu düşünce tüylerimi diken diken etti. Belki de bu hissi son kez hissediyordum, kim bilir. Araba durdu. Evime çokta uzak olmayan bir köprüde durmuştuk. Adam eldivenli elinde duran kağıdı bana uzattı. Sesimi çıkarmadım, sakince aldım intihar olmayan intiharımın mektubunu elime. Son bir kez başkasının dilinden dökülüp benim kaleme aldığım yalan cümlelere göz gezdirdim. Bir an için bunlara kimsenin inanmayacağını düşünerek sebepsizce sırıttım. Sonra her şeyin ne kadar kılıfına uygun olduğunu fark edip kendime geldim. Ben birazdan ölecektim. Nasıl iğrenç ve karanlık bir oyunun içindeydim böyle. Her şey ne kadar da kuralına uygundu. Kim bilir bu güne böyle kaç olay yaşanmıştı.
"Hadi!" dedi adamlardan biri. Anlaşılan normalde bu tarz şeylerle vakit harcamıyorlardı, daha çok öldürüp bırakan insanlar gibiydiler. Bu tarz işler onlara göre aşırı komplike olmalıydı. Adam daha fazla dayanamayıp, beni kolumdan tutup parmaklıklara sürükledi. "Hadi dedim sana."
Elimdeki mektubu ve ceketimin iç cebine koyup kaldırıma bıraktım. "Sakin ol, kaçacak olsam çoktan yapardım. Birazdan ölecek bir insana bu kadar kaba davranmasanda olur sanki." Aşırı rahattım. Sanki elimi yüzümü yıkamak gibi gündelik bir iş yapıyor gibi parmaklıklardan geçtim. İşte gelmiştim. Benim hikayemin sonuydu. Katilimin dediği gibi belki de bu kadar meraklı olmasaydım her şey daha kolay olurdu. En azından benim merakım insanları öldürmezdi. Anne... Baba... Arabanın içinde otururken evim denilen yerden çıkarılan siyah ceset torbaları geldi gözümün önüne. Tam üç masum insanın ölümüne sebep olmuştum. Münire Hanım, ne kadarda heyecanlıydı torunu olacağı için. Eğer bir gün erken gitseydi şu an hayatta olacaktı. Anne ve babamda Denizle beraber karakola gelseydi, onlarda kurtulurdu belki. O zamanda başka şekilde öldürülürlerdi belki. Birazdan hiç bir bağlantımın kalmayacağı fani dünya hakkında ne kadar da çok soru kalmıştı aklımda. En acısı da o adamın yaptığı pislikleri günyüzüne çıkaramamaktı. Uğruna ailem dediğim insanları kaybetmiştim. Bunun bir cezası olmalıydı. Bu kadar kolay kurtulmaması gerekirdi.
Ayaklarımın yarısı boşluktaydı. Kalan yarısıysa dünyaya sıkı sıkıya bağlanmaya çalışıyordu. Aşağıda ki derin karanlığa baktığımda gözümden bir damla yaş süzüldü ve birazdan bana mezar olacak akıntıya katıldı. En azından Deniz yaşayacaktı. Her ne kadar mektubumu okuduktan sonra benden nefret edecek olsa da en azından onun bir şansının daha olması içimi biraz ısıtmayı başarmıştı. O bunu sonuna kadar hakediyordu. Yaşamayı haketmek. İlginç bir durumdu; zaten senin hakkın olan bir şeyi almayarak seni ödüllendiriyorlardı.
"Sıkılmaya başladım." Arkamda duran adamlara baktım. Ölümüme şahit olmak için buradaydılar ama sıkıldıklarını söylüyorlardı. Gerçi her gün bir kaç kişiyi kendilerinin öldürdüğünü tahmin ettiğimden sıkılmalarını mantıklı buldum. Yüzümü gökyüzüne çevirdim. Ayı kısmen gölgeleyen bulutlar başlayacak olan karın habercisiydi. Benim hissedemeyeceğim karın. Rüzgar vardı ama üşütmüyordu. En azından şimdilik.
Arkamda ki adamlar homurdanmaya başladığında ellerimi köprünün kenarlarında ki demirlerden ayırdım ve kendimi serbest bırakmak istedim. Yapamadım. Nereye düşeceğimi bilerek atlayamadım. Bu yüzden arkamı döndüm. Katilimin adamlarına baktım, ardından da gökyüzüne. Ellerimi demirden son kez ayırdım. Yatağıma sırt üstü atlıyormuşum gibi. Bir nevi aynı şeydi aslında. Sadece altımda ki yatak su doluydu ve ben bir daha o yataktan kalkamayacaktım o kadar.
Acaba beni, yani cesedimi, bulmaları ne kadar sürer diye düşündüm hala düşerken. Sonra bu sorumun yerini başka bir soru aldı. Acaba cesedimi bulabilecekler miydi? Hala aşağı düşüyordum. Üzerimde ki beyaz elbisenin tülleri, saçlarım gibi uçuşuyordu. Kendimi tavşan deliğine düşen Alice gibi hissettim. Sonra suyun soğukluğu bütün düşüncelerimi dondurdu ve ben iyice dibe batarken buna izin verdim. Gözlerim son kez kapanmadan ve beynim işlevini yitirmeden önce son kez hayal ettim: kardeşimin beni affettiğini...
...
Soğuk. İliklerime kadar hissettiğim şey sadece soğuktu. Ölüm bu kadar soğuk muydu? Ölmüş müydüm? Gözlerimi açmaya çalıştım. Vücudumun uyuşukluğu yavaş yavaş geçerken etrafta olan biteni kavramaya çalıştım. Ölmemiştim. Yavaş yavaş kendime gelirken ilk idrak ettiğim şey bu oldu. Kendimi biraz daha zorlayarak başımı kaldırdım. Etrafımda birilerinin konuşmalarını duyuyordum ama beynim ne konuşulduğunu anlayabilecek durumda değildi. Elimi hareket ettirmeye çalışırken bir şey hissettim, kar. Demek bu yüzden üşüyordum, birde buz gibi sudan çıktığım düşünülünce bu kadar üşümem normaldi. Gözlerimi kırpıştırarak etrafta olup biteni görmeye çalıştım. Benden az ileride bir kadınla adam hararetli bir şekilde konuşuyorlar, hatta tartışıyorlardı. "Ona yeterince yardım ettik zaten, daha fazlası dikkati üzerimize çekmekten başka bir şey yapmaz." Genç kadın ellerini sinirli bir şekilde saçlarına daldırdı ve derin bir nefes aldı. "Tamam, dinle. Kendine gelene kadar bekleyelim, sonra aralarında ki meseleyi öğrenir başımızdan savarız."
"Saçmalamayı kes. Eğer onu öldürmeyi kafasına koyduysa böyle bir yol seçmez, kafasına sıkar, kurtulur. Belki o da bize yardımcı olur." Genç adam hızlı bir şekilde konuşmaya devam etti ama ne söylediğini anlayamıyordum. Üzerinin ıslak olmasından anladığım kadarıyla beni o kurtarmıştı ama benim aksime hiç üşüyor gibi durmuyordu.
"Bakıyorum da birileri kendine gelmiş." Genç kadın hızlı bir şekilde yanıma gelirken istemsizce doğrulmaya çalıştığımda belime giren ani acıyla küçük bir çığlık attım. "Sessiz ol!" Hızla yanıma gelerek eliyle ağzımı kapattı. Çığlık atmayacağımdan emin olduğunda elini ağzımdan çekti. "Siz kimsiniz?" diye soruverdim birden.
Yanıma gelen genç adam, kadına ardından bana baktı ve "Tanışma faslını sonraya bıraksak fena olmaz sanki. Çünkü etrafta ölünü arayan akbabalar dolu." Bir şey söylememe fırsat vermeden beni kucağına aldı. Arkamızdan gelen kadının durumdan hiç memnun olmadığı her halinden belliydi. Adama yaklaşıp "Böyle konuşmamıştık." desede adam umursamadan yoluna devam etmişti. Etrafta olup biteni anlamaya çalışırken harcadığım son çabayla tüm enerjim bitmişti. Gözlerim karardı ve kendimi tekrar büyük bir boşluğun içinde buldum.
...
" Kendine geliyor." Uzaktan gelen kadın sesi ne kadar soğuk olsa da beni gerçek dünyaya davet eder gibiydi. Gözlerimi kırpıştırarak araladığımda beyaz tavanla ve yoğun bir ışıkla karşılaştım. İstemsiz bir şekilde aklımda ki soruları ağzımda geveleyerek sıralamaya başladım. " Ne oldu bana? Neredeyim?"
Karşımda duran genç kadını fark etmemle başıma gelen olaylar bir film şeridi gibi hızla gözümün önünden geçti. Benden memnun olmayan bakışları ilk karşılaşmamızda olduğu gibi eksilmeden devam ediyordu. Odaya giren yaşlı bir adam yanıma kadar gelip konuşmaya başladı. "Benim evimdesin. Korkmana gerek yok. Burda kimse sana zarar veremez." Vücudumdaki uyuşukluk ve beynimdeki karıncalanma cevap vermeme izin vermedi. Yaşlı adam, karşımda duran genç kadına göz ucuyla bakıp, tekrar bana baktı. " Dicle, iyi bir doktordur. Merak etme. Biraz soğuktur ama kötü espri anlayışı olan doktordan iyidir, değil mi?" Daha az önce tanıştığım, hatta tam olarak tanışamadığım adamın sözleri istemsizce gülümsememe neden olmuştu.
"Neden hastanede değilim?" Bir an içimden geçirdiğim düşünceler dilime dökülüvermişti. Yaşlı adamın gülümsemesi solarken, adının Dicle olduğunu öğrendiğim kız boğazını temizledi ve söze girdi. "Başının nasıl bir dertte olduğunu bilmediğimiz için Fırat seni hastaneye götürmenin riskli olabileceğini düşündü." Fazla ve bilmemem gerektiğini düşündüğü şeyleri söylediği için bir an için başını ellerine kenetledi, ardından bir profesyonel gibi yanıma yaklaşıp serumumu inceledi. "Kendini nasıl hissediyorsun?"
"Bilmiyorum, fazlasıyla yorgun sanırım. Eğer sorduğun şey buysa."
"Üç gün boyunca uyuyan birisinden beklenmeyen bir cevap." İlk defa gülümsediğini görmenin ve üç gündür uyuyor olmamın verdiği şaşkınlığı aynı anda yaşamıştım. "Bilincini kaybetmeden önce en son ne zaman yemek yediğini hatırlıyor musun?" Bu hatırlaması zor bir soruydu. "Sanırım önceki sabah bir kahve içmiştim." dedim. Sanki durumu daha iyi hale getirebilmiş gibi "Birde kurabiye yedim." diye ekledim. Dicle, yaşlı adama bakarak konuştu. " Sana açlıktan kendine gelmesinin bu kadar zor olduğunu söylemiştim." Bana dönerek devam etti. " Babam ilaçları pek sevmez. İçinde daha büyük zararlar veren zehirler olduğunu söylüyor."Ne diyeceğimi bilemediğim için kısaca gülümsemekle yetindim.
Yaşlı adam hafifçe öksürüp, konuşmaya başladı. "Bize neler olduğunu anlatmak ister misin? Hiç intihar edecek birisine benzemiyorsun." Meraklı gözlerle beni izleyen Dicle'ye baktım. Yaşlı adam rahatsız olduğumu anlamış olacak ki onu bana yemek getirmesi için mutfağa yolladı. Dicle'nin odadan çıkmasıyla sandalyesini biraz daha yaklaştırdı, fısıldarcasına konuştu. "Çocuklara, sana bir şey söylemeyeceğime dair söz verdim ama yaşadıklarından sonra benimle konuşabilmen için bazı şeylere açıklık getirmek gerektiğini düşünüyorum. Öncelikle Engin Yücel'in bizim kadar senden de hoşlanmadığını varsayıyorum." Engin Yücel mi? Bu insanların onunla nasıl bir bağlantısı olabilirdi ki? Bana karşı hazırlanmış bir tuzak mıydı, yoksa bu insanlara güvenmeli miydim? "Kafanın çok karışık olduğunu tahmin edebiliyorum. Ama benimde bazı cevaplara ihtiyacım var. Biraz konuşmak iyi gelir belki." Onu başımla onayladım. Bu insanlara güvenmek için fazla mı aceleci davranıyordum. Başım nasıl bir belanın içine girmişti böyle.
"Ölmediğini biliyorlar, gitmeliyiz." Odaya yıldırım hızıyla dalan genç adam nefes nefese bize bakıyordu. Üç günün ardından sonunda uyanmış olmam onu şaşırtmışa benziyordu ama bir şey söyleyecek vakti yok gibiydi. Hızlı adımlarla yatağın ucuna geldi. "Yürüyebilir misin?"
"B-bilmiyorum." diyebildim kekeleyerek. Kolumdaki serumu hızlı ama acıtmadan çıkarıp beni kucakladığında bir dakika bile geçmemişti. Bu kadar hız çok fazlaydı. Midem bulanıyor, ani hareketten dolayı gözümün önünde siyah şekiller uçuşuyordu. Hızla odaya giren Dicle, bize doğru hızla geldi. "Daha yeni kendine geldi, acelemiz yok ya. Bizi o kadar kolay bulamazlar."
Perdenin arkasından dışarıya bakan yaşlı adam durumdan alakasız bir sakinlike konuştu. "Buldular bile."