Yüzündeki o saf şaşkınlık ve ardında saklamaya çalıştığı açlık, bu tehlikeli adamların arasında ne kadar uyumsuz durduğunu bir kez daha yüzüme vurmuştu. Şeker sandığı şeyin uyuşturucu olduğunu öğrendikten sonra hâlâ fütursuzca konuşmaya devam etmesi, beni istemsizce gülümsetiyordu.
Gözlerini masadaki o tehlikeli paketlerden isteksizce çekip karnına götürdüğü ellerine baktığında, daha fazla dayanamayacağımı anladım.
"Tamam, yeter bu kadar macera," dedim kalın sesimle. Elimle bileğinden kavradığım gibi onu masadan uzaklaştırdım. "Eğer bir şey yiyemezsen, birazdan o uyuşturuculardan değil ama açlıktan bayılacaksın."
Naz huysuzca homurdanarak peşimden sürüklendi, üzerindeki o devasa sweatshirt içinde adeta kayboluyordu. Onu deponun arka taraftaki daha sakin, personelin kullandığı küçük mutfak bölümüne götürdüm. Işığı açıp dolapları karıştırmaya başladığımda, o da tezgaha yaslanmış, kollarını göğsünde kavuşturmuş bir halde beni izliyordu.
"Uyuşturucu satıcısının mutfağında gece yarısı yemek arayan bir pijama partisi... Hayatımın en saçma anı falan herhalde," diye mırıldandı, sesindeki o yorgun ama dik başlı tınıyla.
Dolaplardan birinde bulduğum kraker paketini ve sandviç malzemelerini tezgaha bıraktım. Paketi açıp ona uzattığımda, gözleri parladı ama yine de bana ters ters bakmaktan geri kalmadı.
"Şanslısın ki mutfakta zehirli bir şey saklamıyorum," dedim tek kaşımı kaldırarak. "Şimdilik bunlarla idare edeceksin."
Naz krakeri kaptığı gibi yemeye başladı, kocaman sweatshirt'ün kollarının arasından uzanan parmakları ve ağzı doluyken homurdanmasıyla yine o tuhaf, karşı konulmaz haline bürünmüştü. Onu izlerken, dün geceden beri sırtımda taşıdığım o ağır yükün biraz olsun hafiflediğini hissettim.
Krakeri çiğnerken bir yandan da ev sahibine olan öfkesini kusmaya devam etmesi, içimdeki o ciddi maskeyi tamamen düşürdü.
"Orospu karı... Onun yüzünden kaldım dışarıda," dedi söylene söylene, ağzındakini hızla yutmaya çalışırken. Hâlâ o pijamalarla, üzerindeki bana ait o devasa sweatshirt'le tezgahta dikilmiş, dünyayı ben kurtarmışım gibi söyleniyordu.
Dudaklarımdaki o istemsiz kıvrılmayı gizlemek için başımı hafifçe başka tarafa çevirdim ve tezgaha yaslandım. "Ev sahibine ettiğin küfürleri o kadın duysa, seni sabaha o binadan kasten de olsa atmak yerine doğrudan asfalta gömerdi, Naz," dedim sakin bir sesle.
Naz, kraker paketinden bir tane daha koparıp bana ters ters baktı. "Hakediyor ama! Adamın almanyasından bana ne! Ben kiramı iki ay geciktirdiysem insani sebeplerden... yani, param yoktu işte! Üstelik dün gece ölümden döndüm, geldiğim hallere bak. Sokakta donuyordum neredeyse."
Haklıydı. Dün gece o mekanda yaşananlar, ardından sokakta kalması... Normal bir insan bu kadar üst üste gelen olaylardan sonra çoktan sinir krizine girerdi ama o, ev sahibine söylenerek ayakta kalmayı başarıyordu.
"Tamam," dedim ellerimi tezgaha yaslayıp ona doğru biraz yaklaşarak. "Sokakta kalmadın. Buradasın."
Gözleri aniden bana çevrildi. Ağzındakileri çiğnemeyi bırakıp bir süre yüzümü inceledi. Üzerindeki o öfke dalgası yavaş yavaş yerini derin bir yorgunluğa bırakırken, kollarını göğsünde bağlayıp başını omuzuna doğru eğdi.
"İyi ki gelmişim galiba..." diye mırıldandı, sesi bu kez çok daha yumuşak çıkmıştı. "Yoksa o pijamalarla sabaha kadar karakolluk falan olurdum."
"Hastanelik olurdun bu pijamalarla," dedim hemen lafı yapıştırarak.
Naz hiç bozuntuya vermeden omuz silkti, kendinden emin bir ifadeyle, "O karıyı hastanelik ederdim," dedi doğrudan gözlerimin içine bakarak.
O an aramızda ani bir sessizlik oldu. Mutfaktaki o boğucu hava birden dağılmış, yerini gergin ama bir o kadar da çekici bir sükunete bırakmıştı. Naz'ın o yorgunluktan kısılmış ama hâlâ inatla parlayan gözleri... Gerçekten çok güzeldi. Kafasını hafifçe yana eğmiş, beni incelerken zaman sanki yavaşlamıştı.
"Üff!" sesiyle birden irkilerek büyüden sıyrıldım.
Naz gözlerini devirip kollarını göğsünde birleştirdi. "Ne baktın aval aval ya? Hadi, nerede yatıyorum ben? Uyku serseriliğinden ayakta duramıyorum, hala tip tip süzüyorsun!"
Öfkeyle kaşlarımı çattım, anında o yumuşak havayı bertaraf edip sertliğimi geri takındım. "Bölümümdeki kraliçe hazretlerine bak sen… Sanki beş yıldızlı otele gelmiş, hala emir yağdırıyor."
"Ne emri be!" diye çıkıştı, o da hemen sesini yükselterek. "Kendi evimden atılmışım, üzerimde senin şu koca çuval gibi sweatshirt'ün var, hâlâ bana laf söylüyorsun! Göster yatağı, yoksa şurada mutfak tezgahının üzerine kıvrılıp kalırım, sonra da 'Alaz beni yerde yatırdı' diye adını kötüye çıkarırım."
Gözlerim sinirle kısılırken bir adım öne atıldım. "Senin adını kötületmek için ekstra bir çabaya ihtiyacım yok, Naz, zaten yeteri kadar baş belasısın."
"Aaa, yeter ama!" dedi, parmağını göğsüme doğru sallayarak. "Bana bak, dün geceki o olaydan sonra bana biraz alttan almalısın bence. Neredeyse zehirleniyordum, piskolojim bozuldu, evimden atıldım... Biraz merhamet ya!"
"Merhamet mi?" diye sesimi yükselttim, ellerimi belime koyup ona doğru eğildim. "Seni o adamların elinden çekip alıp buraya getirdim, üzerimdeki tek kıyafeti sana verdim, aç karnını doyurdum. Daha ne yapayım, halı mı serelim yoluna prenses?"
Naz yüzünü buruşturup dil çıkardı. "Prensese bağlama istersen, katil bey! Sadece yatak nerede onu söyle, sabrımı taşırma."
Soluyarak ona baktım; bu kızın karşısında ciddi kalabilmek imkansızdı. Sinirden deliye dönmem gerekiyordu ama içten içe onun bu inatçı ve laf ebesi hallerine gülmemek için zor tutuyordum kendimi.
"Yürü," dedim dişlerimin arasından tıslayarak. "Önümden yürü, seni kendi yatağıma atacağım ki bir an önce çenen kapansın."
Naz bu cümlem karşısında anlık bir duraksama yaşadı, yanaklarına hafif bir kızıllık yayılırken gözlerini kaçırdı ama hemen toparlanıp lafı yapıştırdı: "Aklın fikrin fesatlıkta zaten, şaşırmadım!" dedi homurdanarak önümden yürümeye başlarken.
"Evet, hangi köşede ölüyorum?" diye söylenerek yatağa doğru yöneldi. Tam o sırada yatağın üzerinde duran fazlalıktaki sert yastıklardan biri eline çarptı. Sinirle onu kenara itmek isterken, yastık elinden kaydı ve tam yüzüme fırladı.
Yüzüme çarpan sert yastıkla şaşkınlıkla duraksadım. Naz da neye uğradığını şaşırarak elini ağzına götürdü.
"Ben bilerek yapmadım!" diye savunmaya geçti hemen, gözleri kocaman açılmıştı. Ama gözlerindeki o yorgun pırıltının yerini aniden minik bir muziplik aldı. "Şansıma tüküreyim, ama hak ettin!"
İçimdeki o bütün sinir ve stres, bu saçma sapan anla birlikte buharlaşıp uçuverdi. Tek kaşımı kaldırıp yerdeli yastığı aldım ve ona doğru fırlattım. "Demek hak ettim, öyle mi?"
Yastık omzuna çarptığında Naz öfkeyle soludu. "Sen kaşındın katil bey!" diye bağırdı ve yatağın üzerindeki diğer yastığı kapıp kafama fırlattı.
Bir anda odada yastıklar havada uçuşmaya başladı. O kadar yorgun olmasına rağmen bir anda nasıl bu kadar hırslandığını anlamıyordum ama karşımda resmen benimle savaşan bir cadı vardı. Bir yastığı savuştururken hamle yaptım, o sırada geri çekilmek isterken ayağı halının saçaklarına takıldı.
"Ay!" diye bir çığlık kopardı ve dengesini tamamen kaybederek arkasındaki büyük, yumuşak yatağın üzerine doğru devrildi. Ama düşerken benim de bileğimden tuttuğu için, onunla birlikte ben de öne doğru savruldum.
Ağır bir hamleyle üzerine kapaklandığımda, nefes nefese kalmış yüzü yüzümün tam ortasındaydı. Üzerindeki devasa sweatshirt aralanmış, kalbi göğsünde kabus gibi hızla atıyordu.
Naz hemen altta kalmayı kabullenmeyerek ellerini göğsüme bastırdı ve tüm gücüyle beni itmeye çalıştı. "Kalk üstümden, öküz!" diye hırsla soludu, gözlerinde savaş ateşi parlıyordu. "Yenildim falan sanma, kaybettim sadece!"
"Gayet de yenildin kızım, mızıkçılık yapma," diye inatlaştım onunla, ağırlığımı biraz daha vererek.
Naz beni yine omuzlarımdan ittirmeye çalıştı ama dünkü zehrin kalıntıları ve bugünkü koşturmaca sonunda gücü tükenmişti. "Çekil be!" diye mırıldanıp pes eder gibi kollarını serbest bıraktı. Üzerinden kalkmak yerine yanı başındaki boşluğa devrildim; ikimiz de sırt üstü yatıp tavana bakmaya başladık.
Göğsümüz hızla inip kalkarken odada sadece ikimizin soluk sesleri yankılanıyordu. Naz başını hafifçe yana çevirip kendi kendine homurdandı: "Ne sert elin varmış... yastıkla resmen uçuyordum resmen."
Göz ucuyla ona baktım, başımı sallayarak karşılık verdim: "Sen kendine bak, mermi gibisin maşallah. Yorgun halin bile başa bela."
Birkaç dakika boyunca ikimiz de tek kelime etmedik. Tavanın loş karanlığında zihnimdeki o sürekli dönen çarklar yavaş yavaş durmaya başladı. Yanımda uzanan o inatçı, deli kızın düzenli nefes alışlarını duymak, son zamanlarda tattığım en garip huzurdu. Naz'ın göz kapaklarının giderek ağırlaştığını, mırıltılarının kesildiğini hissediyordum. Direnmeye çalıştığı o yorgunluk dalgası nihayet onu tamamen teslim almıştı.
Çok geçmeden, ikimiz de o dağınık odanın içinde, günün tüm kaosunu arkamızda bırakarak derin bir uykuya sızıp kaldık.
...
Gözlerimi açtığımda oda hâlâ loşti. Sabahın erken saatleri olmalıydı. Bedenimdeki o sert kasılma ve hareket etme isteğiyle kıpırdandım ama belimden giren keskin bir sızıyla yüzümü buruşturdum.
Dün gece o sert zeminde ve koltuk kenarında uyuya kalmanın bedelini belim ağır bir şekilde ödüyordu. Yanımda hala derin uykuda olan Alaz'a doğru döndüm. Üzerindeki o devasa sweatshirt le birlikte yüzükoyun savrulmuş yatıyordu.
Onu uyandırmak istemiyordum ama burada, bu adamın yatağında bu kılıkta daha fazla mahsur kalamazdım. Elimle belimi tutup kıvranarak diğer elini uzattım ve Alaz'ın o geniş omuzunu dürttüm.
"Hey..." diye fısıldadım, sesim uykulu ve pürüzlü çıkıyordu. "Katil bey... Kalksana, belim koptu burda, evime gitmem lazım."
"Hey..." diye fısıldadım, sesim uykulu ve pürüzlü çıkıyordu. "Katil bey... Kalksana, belim koptu burada, evime gitmem lazım."
Uykunun o ağır sisi zihnini tamamen sarmışken, beni duymuş ama rüya ile gerçek arasında kalmış gibi ani bir refleksle harekete geçti. Ne olduğunu anlayamadan, bileğimi kavrayan parmakları demir bir mengene gibi sıkıca kapandı. Uyku sersemliğiyle gücünü ayarlayamadığı için bileğime binen baskı canımı yaktı; istemsizce küçük bir inilti döküldü dudaklarımdan.
Canımın yandığını fark eden o anlık sızıyla gözlerimi kırpıştırdım, ama beni kendine doğru çeken o sert hamleyle bir anda kendimi onun altında buldum.
Üzerimdeki o devasa sweatshirt yere serilirken, aramızdaki tüm mesafeler bir anda yok oldu. Nefesi dudaklarıma çarpıyordu. Alaz, uyku sersemliğinin verdiği o korunmacı ve tehlikeli içgüdüyle bileğimi hâlâ sıkıca tutuyordu. Gözleri kapalı, halde bir süre öylece kaldı. Kalbinin göğsümün altındaki gümbürtüsünü net bir şekilde hissedebiliyordum.
"Alaz..." diye fısıldadım bu kez, sesim az önceki kadar güçlü çıkmamıştı. Bileğimdeki o sıcak parmakların baskısı içimde tuhaf, adını koyamadığım bir karıncalanma yaratırken canımın acısı unutulup gitmişti sanki. "Bileğim... bıraksana."
Bu fısıltıyla birlikte üzerimdeki ağırlık yavaşça hareket etti. Alaz gözlerini araladı. O koyu renkli gözler, uykunun o buğulu perdesinin ardından yavaşça netleşti. Uzun kirpikleri birkaç kez kırpıldıktan sonra bakışları doğrudan gözlerime kilitlendi.
Zihni tamamen açıldığında, parmaklarının bileğimi hâlâ sıktığını fark etti. Hızla parmaklarını gevşetti, sanki tenim onu yakmış gibi ellerini geri çekti ve bileğimde kalan kızarıklığa kısa bir an baktı.
"Naz?.." diye fısıldadı, sesi sabahın o en pürüzlü ve derin tonundaydı.
Üzerimde olmanın, tenimizin bu kadar yakın olmasının farkına vardığı an, çatık kaşları aniden yumuşadı. Gözlerini yüzümde gezdirdi; dağılmış saçlarımı, uyku sersemi halimi ezberler gibi inceledi. Ne bir öfke ne de acele vardı hareketlerinde. Sadece o anın içinde, o loş odanın sessizliğinde asılı kalmış gibiydik.
"Kötü bir rüya mı gördün, katil bey?" diye mırıldandım, sesim istemsizce fısıltıya dönmüştü. Kalbim göğüs kafesimi dövüyordu ama bunu ondan saklamak için elimden geleni yapıyordum.
“bidaha yaklaşma bana.” dedi birden gözleri yüzümde gezinirken
Gözlerimi devirip başımı hafifçe geriye atarken, “Sana yaklaşan benmişim gibi mi duruyoruz sence?” diye homurdandım.
Bu cümle sanki beynine dökülen soğuk bir su etkisi yarattı. Elektrik çarpmış gibi üzerimden hızla doğruldu, etrafa şaşkınlıkla bakındı. Dağınık odayı ve üzerimizdeki o devasa sweatshirt'ü süzdükten sonra kaşları çatıldı.
“Biz burada mı uyumuşuz?” dedi, durumu anlamlandırmaya çalışarak hâlâ biraz sersemlemiş bir halde.
Cevap vermek yerine gözlerimi bileğime çevirdim. Parmaklarının izi hafifçe kızarmıştı; acıyan yeri parmaklarımla yavaşça ovuştururken başımı kaldırdım ve ona bakarak, “Günaydın, katil bey,” dedim alaycı bir tebessümle.
Üzerimdeki o koca kumaş çuval gibi sallana sallana, sızlayan belimle yatakta zar zor ayaklandım. Ona doğru eğilip elimi uzattım, kalkmasını kolaylaştırmak için bir destek arıyordum. Ama Alaz, uzattığım elime sanki ilk defa uzaylı eli görüyormuş gibi dik dik, bomboş baktı. Bir saniye, iki saniye... Elimi tutmak yerine sanki ne yapacağını tartıyordu.
Yüzümü buruşturup elimi biraz daha salladım. “Ne değişik adamsın sen ya? Alt tarafı el uzattık, elektrik alacaksın diye korkmana gerek yok, patlamaz.”
Alaz derin bir iç çekip yüzüme baktı, ardından uzattığım parmaklarımı kendi büyük eliyle kavradı. Tek bir hamleyle ayağa kalkarken, “Değişik olan ben değilim, Naz,” dedi tok ve hafif pürüzlü sesiyle. “Beni kendi yatağımda bu hale getiren sensin.”
“Aynen, aynen,” dedim elimi kurtarıp geriye doğru adımlayarak. “Kesin ben getirmişimdir. Neyse, katil bey, bu pijama şöleni ve konaklama hizmeti için teşekkürler ama benim artık o piç ev sahibinin kapısına dayanıp anahtarımı istemem ya da camı çerçeveyi indirmem lazım.”
Alaz tek kaşını kaldırıp üzerimdeki sweatshirt'e baktı. “O kılıkla mı sokağa çıkacaksın?”
Duraksayıp üzerimdeki koca çuvala baktım. Haklıydı; bu halde sokağa çıkmak, polisin dikkatini çekmekten çok daha acil bir deli damgası yutmama sebep olurdu.
"Çok mu çirkin görünüyorum ya? Bir şey olmaz bence," dedim üzerimdeki devasa sweatshirt'ün eteklerini çekiştirerek.
Alaz bir an durdu, baştan aşağı beni süzdü. İçerideki o gergin ama yumuşak hava birden yerini yine bizim o tipik atışmalarımıza bırakmıştı.
"Çirkin değil," dedi bir anda düz bir sesle.
Beklemediğim bu ciddi yanıt karşısında şaşırtarak ona baktım. Gözleri yüzümde gezindi, hemen ardından hafifçe boğazını temizleyip ekledi: "Yani... sokak çocuğu gibisin."
Gözlerimi devirip sahte bir alayla güldüm. "Vay be, iltifatına doyum olmuyor katil bey. Evden kovulmuş, terlikli ve pijamalı biri olarak gayet iyi bir sonuç bence."
Alaz homurdanarak dolabına yöneldi. "Tek başına bu halde hiçbir yere gitmiyorsun, Naz. Sokakta seni bu şekilde görseler, dün geceden beri aradıkları katilin suç ortağı sanıp doğrudan kelepçelerler." Dolabın içinden çıkardığı siyah, rahat bir eşofman altı ile koyu renkli sade bir tişörtü elime tutuşturdu. "Bunları giy, en azından dikkat çekmezsin. Ben de dışarıda arabayı çalıştırıyorum, kapıda bekliyorum."
İtiraz etmeme izin vermeden odadan çıktı. Üzerimdeki devasa şeyleri çıkarıp Alaz'ın uzattığı kıyafetleri giydim; eşofman belime bol gelse de tişörtle birlikte fena durmamıştı. Ayaklarımdaki ev terliklerini değiştirecek başka bir şey bulamadığım için mecburen onlarla kaldım.
Deponun ana salonundan geçip dışarı çıktığımda, serin sabah ayazı yüzüme çarptı. Alaz'ın arabası deponun önünde rölantide çalışıyordu. Ön koltuğa geçip kapıyı kapattığımda, Alaz hareket etti.
⛓️
Arabayı binanın önünde durdurduğunda, motorun rölantideki sessiz uğultusu arasında binaya doğru baktım. Selma Hanım'ın camı açıktı ve içeriden dışarıya doğru eşyalarımın atıldığını görünce kan beynime sıçradı.
Hızla emniyet kemerimi çözerken Alaz'a döndüm. "Sen arabada bekle," dedim aceleyle. "Benim bu kadına verecek birkaç lafım var, yoksa ortalık gerçekten kan gölüne döner."
Alaz itiraz etmek için ağzını açmıştı ki, kapıyı açıp arabadan fırladığım gibi binaya koştum.
Bölüm Devamı
Apartmanın önüne geldiğimde gördüğüm manzara karşısında nefesim kesildi. Karton kutulara tıkıştırılmış eşyalarım, hatta birkaç kıyafetim doğrudan kaldırıma savrulmuştu. O sırada elinde son kutuyla merdivenlerden inen Selma Hanım'ı görünce üzerine yürümeye başladım.
"Sen ne yapıyorsun be!" diye bağırdım, sesim sokağı inletirken. "Hangi hakla eşyalarımı sokağa atarsın?! Daha dün konuştuk!"
Selma Hanım kalın kare gözlüklerini burnunun ucundan düşürecek gibi bana ters ters baktı. "Atarım tabii! Dün çıktın gittin, ortalıkta yoksun! Evden adam attığın yetmiyormuş gibi bir de kirayı vermiyorsun! Defol git başımdan, oğlum gelecek birazdan!"
"İki dakikalığına aşağı indim diye kapı kilitlendi! İnsanlık öldü mü be!" diye üstüne yürürken, kutuların arasına savrulmuş eşyalarımın arasında gözüme çarpan o çerçeveyle duraksadım. Annemle babamın, çocukluğumda çektiğimiz o tek aile fotoğrafı tozun toprağın içindeydi.
Hızla eğilip çerçevenin camı kırılmış halini ellerimin arasına aldım. Göğsüme bastırırken içimdeki o öfke yerini devasa bir hırs ve acıya bıraktı. Arkamı döndüğümde Selma Hanım homurdanarak apartmana çoktan girmişti bile.
"Korkak karı!" diye arkasından çığlık attım ama dinlemedi.
İşte o an, beynimdeki tüm sigortalar attı. Soluk soluğa etrafa bakınırken, apartman girişindeki yarım inşaat alanından sökülmüş gibi duran koca bir tuğlayı gördüm. Hiç düşünmeden eğilip o ağır tuğlayı iki elimle kavradım.
"Bitişini göreceksin sen bu binanın!" diye bağırdım boş sokakta yankılanan sesimle.
Gücümü toplayıp koca tuğlayı Selma Hanım'ın ikinci kattaki açık penceresine doğru fırlattım. Şangır! sesiyle birlikte camlar darmadağın olup aşağıya uyuşurken, ben hızımı alamayıp yerde bulduğum başka bir taşı kaldırdım. "Gelin görün gününüzü!" diye bağırarak ikinci taşı da diğer cama fırlattım.
Tam üçüncü tuğlayı elime almış, binanın tabelasını dağıtmak üzereydim ki, sokağın başından gelen o sinsi, yankılanan ses kulaklarımı tırmaladı.
We-oo, we-oo, we-oo...
Polis sirenleri sokağa girdiği an, elimdeki tuğla yere düştü. Kalbim boğazımda atarken, "Hasiktir..." diye fısıldadım.
O sırada arabanın kapısı sertçe açıldı ve uzun adımlarla bana doğru gelen Alaz, fırtına gibi yanıbaşımda bitti.
Polis sirenlerinin sesi sokağın köşesinde yankılanırken, etraftaki cam kırıkları arasında kalakalmıştım. Üzerimde Alaz’ın tişörtü, ayağımda ev terlikleriyle resmen bir terör estirmiş ve sonunda polise yakalanmayı başarmıştım.
Alaz yanımda bittiği an, yüzündeki o şaşkın ama bir o kadar da hayranlık barındıran ifadeyi gördüm. "Sen..." dedi, sesinde istemsiz bir kahkaha tınısıyla. "Beş dakikada binayı savaş alanına çevirmeyi nasıl başardın?"
"Tartışmanın sırası mı katil bey!" diye bağırdım, sokağın başındaki polis otosunun farları parlarken. "Araba falan yalan olur, yakalanırsak müebbet yerim!"
Düşünmeme bile izin vermeden, birden Alaz'ın elini sımsıkı kavradım. Şaşkınlıkla gözleri açılmasına bile fırsat vermeden, "Kaçıyoruz!" diye çığlığı basıp onu arkamdan çekiştirmeye başladım.
Alaz önce neye uğradığını şaşırdı ama hemen ayak uydurdu. Ayağımda ev terlikleri olmasına rağmen hayatımın deparını atıyordum. Sokağın köşesini hızla dönüp dar ara sokaklara daldık. Arkamızdan polisin “Durun orada!” sesi yankılanıyordu ama biz çoktan çamaşır iplerinin, çöp bidonlarının arasından slalom yaparak koşan iki kaçak olmuştuk.
Alaz elimi sımsıkı kavramıştı; önde ben, arkamda bir yeraltı mafyası lideri, mahalle arasında adeta olimpiyat koçuna dönmüştük. Dar bir merdivenden aşağı ikişer ikişer atlarken, nefes nefese ama gülmekten katılmak üzereydim.
"Naz!" diye soludu arkamdan, sesindeki o sert adam gitmiş, yerine benimle birlikte bu deli sahneye katılan biri gelmişti. "Terliklerle nasıl bu kadar hızlı koşuyorsun sen?!"
"Adrenalin, katil bey!" diye bağırdım omzumun üstünden gülerek. "Hızlı ol, yoksa ilk hapishane kaçkını ödülünü biz alacağız!"
Bir çıkmaz sokağın arkasındaki demir korkuluklara geldiğimizde durduk. Arkamıza baktığımızda polis sirenlerinin sesi uzaklaşmıştı. Göğsüm körük gibi inip kalkarken, duvara yaslanıp kahkahayı patlattım.
Alaz da iki bütünü ellerinin üzerine koymuş, nefes nefese bana bakıyordu. Bir süre soluklandıktan sonra, yüzündeki o sert çizgiler tamamen çözüldü ve o da benimle birlikte gülmeye başladı.
"Sen gerçekten... normal değilsin, Naz," dedi, başını iki yana sallarken gözlerindeki o parıltıyla bana doğru bir adım atarak. "Adam öldüren adamı bile arkasından koşturdun ya, helal olsun."
"Eyvallah katil bey, biz de biliyoruz bir şeyler," dedim nefes nefese, bacaklarımın daha fazla taşıyamayacağını hissederek ara sokağın tozlu zeminine çökerek. Bir elimle hızla inip kalkan kalbimi tutarken, diğeriyle saçlarımı alnımdan ittim. O kadar çılgınca bir depar atmama rağmen hâlâ ayakta olmam bile mucizeydi.
Başımı kaldırıp hâlâ tepemde dikilen Alaz'a baktım. Üzerindeki koyu renkli tişört ve rahat pantolonla, mahalle arasında koşturan bir mafya liderinden ziyade, az önce yanlışlıkla büyük bir suça karışmış rastgele bir sokak serserisi gibi duruyordu.
—Bölüm sonu—