İçeriğe geç

Katil Kalp

Bölüm 5 · 13 dk okuma

Katil Kalp

Bölüm 5

Bambaşka biri

⛓️

gözlerimi açtığımda ilk işim naza bakmak oldu o ise ayaklanmış üstüne montunu geçirmiş ayakabılarını giyiyordu

hızla ayağa kalktım “şşt nereye?” sesimle ilkildi bana döndü “uyandırdımmı?” hala beni soruyordu delirticekti beni bu kız “sen nereye naz?” bakışlarını ayakabılarına çevirdi yine giymeye devam ederken “eve geçicem dersim yok bu gün dinlenmem lazım.” dedi normal bişey söyler gibi “kızım dün adamı paranparça ettim ve yanında görünen kişi sensin polisler seni çıktığın gibi alırlar.” bana döndü adımladı göz altları morarmıştı dün gece yüzünden “seni ele vermiyeceğim merak etme.”

Bir adımla önünde bittim, eğilip bileğinden tutarak ayakkabısını bağlamasını engelledim. Başını kaldırmak zorunda kaldı; göz altlarındaki o derin morluklar, dün gecenin bedeninde açtığı yaraları ve çektiği acıyı o kadar net ifşa ediyordu ki, içimdeki öfke bir anda sese dönüştü.

"Bana bak Naz," dedim, dişlerimin arasından sızan sesimle. "Dün gece o mekanda ne fırtınalar koptuğunun farkında mısın sen? O ceset bulunduğunda kameralar, tanıklar... hepsi seni işaret edecek. 'Seni ele vermeyeceğim' diyorsun da, polisin seni o delikten çekip almasına izin vereceğimi mi sanıyorsun?"

Naz, yorgun ama bir o kadar da dikleşen bakışlarını gözlerime dikti. Üzerindeki o halsizliğe rağmen inatla direniyordu. Elini elimden nazikçe ama kararlı bir şekilde çekti.

"Alaz," dedi, sesi fısıltı gibi ama içinde dağlar kadar bir yorgunluk barındırıyordu. "Burada, bu deponun duvarları arasında oturup tavanı izleyerek daha da kötü oluyorum. Eve gitmem, yatağıma uzanmam ve kafamı toplamam lazım. Beni polis bulana kadar... ya da ben kendimi toparlayana kadar bana biraz alan ver."

"Veremem," dedim başımı iki yana sallayarak. "Seni şu kapıdan dışarı bıraktığım an tehlikedesin."

Naz hafifçe gülümsedi ama bu can yakan cinsten, yorgun bir tebessümdü. "Polislerden önce kendi ayaklarım üzerinde durabilmem için eve gitmem şart. Söz veriyorum, dikkat edeceğim. Hem... senin arkanda olduğun bir kızı kimse o kadar kolay alamaz, değil mi?"

Sözleri göğsümün ortasına ağır bir taş gibi oturdu. Ona kızmak, bağırıp çağirmak istiyordum ama o yorgun haline baktıkça elim kolum bağlanıyordu. Haklıydı; bu depoda tıkılı kalmak ruhunu daha çok ezecekti.

Çenem kasıldı, "İyi," dedim pes ettiğini belli eden derin bir nefesle. "Ama seni kendi arabamla, kapına kadar ben bırakacağım. İtiraz yok, Naz."

⛓️

evin önüne geldiğimizde arabayı durdurdum ve naza döndüm oda bana bakıyordu göz göze geldiğimizde doğruldu “umarım bidahaki sefere zehirlenmem.” dedi dün gecenin hesabını sorar gibi gözlerimi kaçırdım bıkkınlıkla sonra yine baktım yüzüne “o piç oltaya hemen düşmedi naz…çağırdık çağırdık sik gibi seninle uğraşmı-“ “tamam.” dedi sözümü keserek ilk defa sözüm kesiliyor olmamla susmuştum “bidahaki planda haber verirsin.” dedi

naz arabadan indiğinde arabadaki sessizlikle nazın eve girişini izledim kız dün benim yüzümden ölümden dönmüştü “lan ismail…dün gece seni öldürmemiş olsam ilk uyuşturucudan seni piç eder sonrada asite atardım…”

⛓️

Kapıyı arkamdan kapatıp evimin güvenli sessizliğine sığındığım an, üzerimdeki tüm zırhlar yere döküldü. Dün gecenin o boğucu ağırlığı, tenimde hâlâ silinmeyen o yabancı dokunuşların hayaleti ve zihnimi uyuşturan zehrin kalıntıları midemi bulandırıyordu. Kendimden, o adamın üzerimde bıraktığı izden öylesine iğreniyordum ki, adımlarımı sürükleyerek banyoya attım kendimi.

Üzerimdeki kıyafetleri aceleyle çıkarıp kirli sepetine fırlattım ve duş kabinine girip suyu sonuna kadar açtım. Sıcak su tenime çarptığı an, derin bir nefes bırakarak başımı mermer duvara yasladım. Su, saçlarımdan süzülüp vücudumdaki tüm o pisliği, korkuyu ve zehrin enkazını alıp gider gibi akıyordu aşağı. Gözlerimi sıkıca yumdum; Alaz'ın öfkeli yüzü, o ceset, yuttuğum hapın o zehirli tatlılığı zihnimde bir film şeridi gibi geçiyordu. Ne kadar ovunsem de içimdeki o kirlenmişlik hissi tamamen silinmiyordu ama su biraz olsun nefes almamı sağlıyordu.

Uzun süre o sıcak suyun altında, titreyen dizlerimle ayakta durmaya çalıştım. Kendimi biraz olsun arınmış hissederek suyu kapattım, havluya sarılıp odama geçtim. Üzerime rahat, yumuşak bir eşofman takımı geçirdim. Saçlarım hâlâ nemliydi, ayaklarım ise beni taşımakta zorlanıyordu.

Odama kadar gitmeye halim yoktu. Salona adım attığımda, oturduğum an bir daha kalkamayacakmışım gibi hissettim. Yumuşak tüylü halının üzerine, geniş koltuğun hemen önüne yığıldım. Sırtımı koltuğun kenarına yasladım, dizlerimi kendime çektim. Göz kapaklarım kurşun gibi ağırlaşmış, zihnimdeki o yorgunluk dalgası beni teslim almaya başlamıştı.

Başım yana doğru kayarken, deponun sessizliği ve Alaz'ın son bakışları gözümün önüne geldi. Daha fazla direnemedim; zihnim karardı ve kendimi o derin, rüyasız uykuya bıraktım.

ne kadar uyudum bilmiyorum ama hava kararmış ev sessizleşmişti birden ilkildim kapım kırılıcak gibi dövülüyordu

Kapı sanki kilitli değil de kırılmak üzereymiş gibi şiddetle yumruklanıyordu. Kalbim ağzımda atarak fırladım yerimden; refleksle sehpanın üzerindeki meyve tabağına uzandım, içinden ince, keskin meyve bıçağını kaptığım gibi kapıya doğru ilerledim. Dün gecenin o şoku henüz üzerimden kalkmamışken, bir de bu kâbusla sarsılmak sinirlerimi altüst etmişti.

Nefes nefese kapıyı yavaşça araladım. Karşımda gördüğüm yüzü görünce bıçağı saklama gereği bile duymadım; ev sahibimiz Selma Hanım, o kalın kare gözlüklerini burnunun ucuna itmiş, sinirden titreyen haliyle dikiliyordu.

"Ne açmıyorsun be sen! Eve adam mı attın!" diye cırladı her zamanki tiz sesiyle. Bıçağı arkama saklayıp hemen ayakkabılığa bırakırken, "Noldu Selma abla-" demeye kalmadan lafımı kesti.

"Sus! Kaç aydır vermiyorsun kiranı! Çık yarın evden!"

Gözlerim sonuna kadar açıldı. "Abla naptın! Vereceğim, iki aydır veremedim sadece biraz daha idare et, gözünü seveyim!"

Hâlâ çatık kaşlarıyla başını sallıyordu. "Almanya'dan oğlum gelecek, çık yarın evden!" dedi ve arkasını dönüp merdivenlerden inmeye yeltendi.

"Abla kurbanın olayım ya!" diye arkasından seslendim ama dinlemedi bile. Peşinden aceleyle terliklerimi geçirip ben de inmeye başladım. O, apartmandan öfkeyle çıkıp giderken arkasından yalvarmaya devam ediyordum ki, yukarıdan sert bir çarpma sesi duyuldu.

Hasiktir ya!

Ben kadını durdurmaya çalışırken arkamdan çarpan rüzgarla evin kapısı kilitlenmişti. Anahtarım ise içerideki masanın üzerindeydi; dün gece eve girdiğim gibi fırlatıp atmıştım ve çıkarken yanıma almamıştım.

Hızla merdivenleri tırmanıp kapıya yapıştım ama mermer gibi kilitliydi. "Ağlamak istiyorum şu an ya!" diye çığlık attım binanın yankılı boşluğunda.

Tam o sırada karşı dairenin kapısı gürültüyle açıldı. Karşı komşum Selim Amca, kafasını uzatıp "Ne bağırıp duruyorsun sen yine sabah sabah!" diye gürledi. Yüzüne bile bakmadan, "Yaşlılardan nefret ediyorum ya!" diye söylenerek merdivenlere yöneldim.

Binadan dışarı adım attığım an durumumun vahameti yüzüme bir tokat gibi çarptı. Ayağımda ev terlikleri, üstümde bol pijamalarım ve dağınık saçlarımla sokak ortasında kalakalmıştım. Dün gece ölümden dönen ben, bugün ev sahibi yüzünden kapıda kalmıştım.

Telefonumu cebimden çıkarıp ellerim titreyerek ekrana dokundum. Vakit kaybetmeden bir taksi uygulamasına girip bulunduğum konuma araç çağırdım.

⛓️

taksi ücretini son paramla ödedikten sonra alazın deposunun önündeydimCebimdeki son bozuklukları da taksiciye uzatıp arabadan indim. Üzerimde bol pijamalarım, ayağımda terliklerimle deponun kasvetli demir kapısının önünde dikiliyordum. Gece ayazı tenimi ısırırken, buraya gelmek ne kadar mantıklı emin olamasamva da başka çarem yoktu.

Derin bir nefes alıp paslı demir kapıya yaklaştım ve zile peş peşe bastım. İçeriden herhangi bir ses gelmeyince sabırsızlıkla zili yeniden, daha sert bir şekilde taciz ettim. Beklemediğim bir anda kapı gürültüyle açıldı.

Karşımda, her zamanki gibi çatık kaşları ve sinirli ifadesiyle Alaz dikiliyordu. Fakat bu kez yalnız değildi; arkasındaki loş salondan sesler geliyordu. Üstümdeki garip kıyafeti ve halimi umursamadan, yüzüme yalandan neşeli ama sinirli bir sırıtış yerleştirip, "Bir gece misafirinim, katil bey," diyerek omzunun altından süzülüp içeri daldım.

Alaz şaşkınlıkla arkamdan bakarken, ben çoktan deponun ana salonuna adım atmıştım. Ancak burası dün geceki gibi bomboş değildi. Geniş masanın etrafında, pahalı takım elbiseleriyle ülkenin önde gelen iş adamları ve Alaz'ın karanlık bağlantıları olduğu her halinden belli olan birkaç kişi oturuyordu. Toplantının ortasına düşen bir bomba gibi ortalarında belirmiştim.

Herkesin bakışı anında bana, üzerimdeki pijamalara ve dağınık saçlarıma çevrildi. Masanın ucunda oturan, orta yaşlı, kibirli görünüşlü bir adam beni baştan aşağı süzdü, ardından çarpık bir gülümsemeyle bana doğru döndü.

"Oov, bakın gecemize kimler katılmış..." dedi adam, sesindeki yılışık tınıyla. Kadehini hafifçe kaldırıp bana doğru uzattı. "Gecenin bu saatinde böyle güzel bir misafir... Alaz, arkadaşı bize de tanıştırsana, belki kadehimizi paylaşırız, ha?"

Diğer adamlar da kıkırdayarak bu iğrenç lafı destekler gibi bana baktılar. Damarlarımda dün geceden kalan o huzursuzluk hissi yeniden alevlenirken, tam ağzımı açıp adama hak ettiği cevabı verecektim ki, üzerime düşen devasa gölgeyi hissettim.

Alaz arkamdan fırtına gibi eserek geldi. Gözlerindeki o tehlikeli, kan bürümüş öfkeyi o iş adamlarına diktiği an, masadaki tüm kahkahalar bir anda kesildi. Adam tek bir kelime bile etmeme izin vermeden, güçlü ellerini belime ve omuzlarıma doladığı gibi beni kaldırdığı yerde arkaya doğru savurdu.

"Hey! Ne yapıyorsun-" dememe kalmadan, beni o kalabalığın ortasından söküp aldı ve deponun arka odasına doğru öfkeyle sürüklemeye başladı.

Arkada kalan adamlardan birinin, "Aman, paşanın keyfi kaçtı galiba!" diye arkamızdan mırıldandığını duydum ama Alaz'ın kapıyı sert bir hareketle arkamızdan çarpıp kilitlemesiyle içerideki tüm sesler kesildi.

Sırtımın duvara çarpmasıyla acıyla inledim, elim hemen sızlayan belime gitti. Alaz ise üzerime adeta bir demir kalkan gibi kapanmış, nefes nefese yüzüme bakıyordu. Gözlerindeki öfke o kadar yoğundu ki, odadaki havanın çekildiğini hissettim.

"Ne yapıyorsun sen burada?" diye hırladı, sesi kulaklarımda yankılandı. "O halinle, o kılıkla o adamların önüne nasıl atlarsın Naz? Kafayı mı yedin sen?!"

Yüzümü acıyla buruşturup derin bir nefes aldım ve gözlerimi devirdim. "Tamam, katilsindir, tehlikelisindir falan filan..." dedim bıkkın bir sesle, elim hâlâ ağrıyan belimdeydi. "Ama Allah aşkına senin suç listenin içinde ben yazmıyorum herhalde! Ne bu şiddet, ne bu nefret ya? Alt tarafı kapıda kaldım!"

Alaz'ın kasılan çenesinden ve gözlerinin etrafındaki sinirden gerilen damarlardan, öfkesinin tavan yaptığını görebiliyordum. Ama laflarım karşısında bir an duraksadı, kaşları havaya kalktı.

"Kapıda mı kaldın?" dedi, sesindeki o tehlikeli ton az önceki öfkenin yerini şaşkınlığa bırakırken.

"Evet!" diye çıkıştım, üzerimdeki pijamalara ve ayağımdaki terliklere işaret ederek. "Ev sahibim piç karı beni evden attı, kapı da arkamdan kilitlendi! Anahtar içeride kaldı! Ne yapsaydım, sabaha kadar sokakta o pijamalarla donmayı mı bekleseydim? Ben de düşündüm taşındım, dedim ki 'en güvenli yer suçluların yanı'..."

Alaz ellerini iki yana koyup duvara yaslandı ve başını hafifçe geriye atarak derin bir nefes aldı. İç çekişi resmen 'bu kız beni delirtecek' der gibiydi. Gözlerini tekrar bana çevirdiğinde, o sert bakışının altında gizlenen ama ele vermemek için direndiği o hafif rahatlama hissini yakaladım.

"Sen gerçekten normalliğin semtine bile uğramıyorsun, değil mi Naz?" dedi, sesinde istemsizce beliren o alaycı ama bir o kadar da yumuşayan tınıyla.

“Aman! kalmadık sana gidip sokakta donarım daha iyi!” dedim odadan çıkmaya yeltenmişken birden belimi sıkıca kavradı ve kapıyı kapattı “gitmiyosun biryere.” dedi sertçe sonra gözleriyle süzdü beni “gelirken bi taşkınlık çıktımı?” dedi iç çektim “ya müfettiş misin sen! yok bişey olmadı!” dedim sinirle oda kapıyı açtı üstümden çekildi “karşı odaya git baran orda şu itleri göndereyim gelicem.” dedi ve odadan çıktı

Arkasından arkaya doğru baka kalırken, sızlayan belimi ovuşturarak söylendim: "Manyak, psikopat, odun! Belimi kırdı resmen..."

Alaz’ın işaret ettiği karşı odaya doğru homurdanarak adımladım. Kapıyı hafifçe aralayıp içeri girdiğimde, odanın Alaz’ın o kasvetli ve karanlık tarzına hiç benzemediğini fark ettim. Burası daha çok dağınık bir ofis gibiydi; masanın üzerinde yarım kalmış kahve kupaları, kağıt yığınları ve bir köşede duran son model bilgisayarlar vardı.

Masanın başında oturan Baran, kapının açıldığını duyup başını kaldırdığında beni o kılıkta, pijamalarla ve terliklerle görünce az kalsın sandalyeden düşüyordu. Gözleri sonuna kadar açıldı, az önce içtiği su boğazına kaçmış gibi şiddetle öksürmeye başladı.

"Sen... Senin ne işin var burada?" dedi Baran, gözlerini ovalayıp rüya görmediğinden emin olmaya çalışarak.

Odayı umursamazca incelemeye devam ederken, masanın üzerindeki kurşun kalemlerden birini elime alıp evirdim çevirdim. "Evsiz kaldım Bora," dedim gayet normal bir şey söylüyormuşum gibi. "Ev sahibim beni dışarı attı, kapı da kilitlendi. Ben de buraya geldim."

Baran aniden durdu, yüzünde tuhaf bir ifade oluştu. "Bor... Bor mu? Benim adım Baran, Naz."

Gözlerimi devirip elimdeki kalemi masaya bıraktım. "Ne bileyim Boran işte, harfler aynı sonuçta, çok takılma detaylara," diye elimi salladım. "Hem sen niye bu kadar şaşırdın ki? Sanki ilk defa gece yarısı basılmış gibi bakıyorsun."

Baran ellerini havaya kaldırıp pes eder gibi bir hareket yaptı. "Tamam, Boran olayım, kabul. Ama abi seni biraz önce o adamların arasından fırtına gibi kaçırıp buraya getirdi, sen nasıl hâlâ böyle rahatça ortalıkta dolanabiliyorsun? Az önce dışarıdaki o adamlar seni sordu biliyorsun değil mi?"

"Sorsunlar, ne olacak canım, alt tarafı altımda pijama var," dedim odayı turlamaya devam ederek. Köşede duran deri koltuğa kendimi bırakıp yaylandım. "Bu arada Baran... yani Bora... neyse işte, senin bu odan niye Alaz’ın odası gibi korkunç kokmuyor? Adamın yeri tam bir seri katil sığınağı gibi."

Baran, benim bu rahatlığıma hem şaşırmış hem de ne diyeceğini bilemez bir halde bakıyordu. "Sen... sen kesinlikle normalde de böyleydin değil mi? Sadece o haplar seni biraz daha... şey yapmış," diye kekeledi.

"Ne yapmış?" diye sordum kaşlarımı kaldırarak.

Tam o sırada odanın kapısı sertçe açıldı ve içeri giren Alaz, ikimizin haline bakıp ne diyeceğini bilemez gibi bir an duraksadı.

"Gönderdim," dedi Alaz sadece. Kalın sesi odadaki bütün havayı tek bir kelimeyle doldururken, bakışları doğrudan bana çevrildi.

Ben ise o sırada odadaki dağınıklığı incelerken, sandalyenin sırtlığına atılmış devasa, koyu renkli oversize sweatshirt'ü gözüme kestirdim. Alaz'ın kokusunu taşıdığı her halinden belli olan o yumuşak kumaşa ellerim gitti. Hiç düşünmeden kumaşı kavrayıp elime aldım.

Baran, elimde sweatshirt'ü gördüğü an panikle ayağa fırladı. "Alaz abi, o dokunulmaz—" diye atılacaktı ki, Alaz elini hafifçe kaldırıp Baran'ın sözünü kesti.

Gözlerini üzerimden bir saniye bile ayırmadan, "Giy onu üstüne," dedi Alaz, sesi her zamankinden daha pürüzsüz ve dalgasızdı.

Omuz silkip üzerimdeki ince pijamanın üzerine geçirmek için sweatshirt'ün kollarını aradım ama kumaş o kadar büyüktü ki, ilk başta kafamı hangi delikten geçireceğimi bile şaşırdım. Kollarımı içine sokmaya çalışırken kumaşın içinde kaybolmuş, küçük bir hayalet gibi çırpınmaya başlamıştım. Yaka kısmına takılıp kalmış, hafifçe homurdanarak boğuşuyordum ki, üzerimdeki gölgeyi hissettim.

Alaz büyük adımlarla yanıma geldi. Tek bir hamlede ellerimi tutup kollarımı doğru yerlerden geçirmeme yardım etti. Sweatshirt üzerime giyildiğinde, o koca kumaş adeta bir çadır gibi etrafımı sardı; etek ucu diz kapaklarımın üzerine kadar inerken, kollarını kıvırmak zorunda kaldım ve ellerim tamamen kayboldu. İçinde tam anlamıyla kaybolmuştum ve Alaz'ın kokusu aniden beni sarıp sarmaladı.

Alaz önümde durup başını hafifçe eğdi ve devasa gelen yakanın açıkta bıraktığı omuzlarımı ve boynumu süzdü. Yüzünde, bu komik ve büyük görüntüm karşısında gizlemeye çalışsa da engellemeyi başaramadığı o yumuşak ifade belirdi. Parmağını uzatıp sweatshirt'ün omuz kismını hafifçe düzeltti.

"Tam üstüne biçilmiş kaftan," dedi alaycı ama oldukça yumuşak bir ses tonuyla.

Baran ise arkada bizi izlerken gözlerini kocaman açmış, abinin bu haline inanamaz gibi başını iki yana sallıyordu. "Ben... Ben bir dışarı ortalığı toplasam iyi olacak," diyerek hızla odadan sıvıştı.

Baran'ın odadan hızla tüyüşünün ardından, odadaki sessizlik üzerimize ağır bir örtü gibi serildi. Ama benim midemdeki gurultu o sessizliği anında bozdu. Dün geceden beri neredeyse hiçbir şey yememiştim ve evden bu halde kovulduğum için açlıktan gözüm dönmüştü.

Gözlerim odanın içinde hızla gezinirken, masanın köşesinde duran şık, küçük cam tabağın içindeki renkli, jelibona benzeyen şekerlemelere takıldı. Üzerinde toz şekerler parıldıyordu ve o kadar tatlı duruyorlardı ki, ağzım sulandı.

"Ooo, ikramlar da var demek ki," diye mırıldanarak masaya doğru adımladım. Elim hemen o şekerlemelerden birine uzandı; tam parmaklarım arasına alıp ağzıma atacakken, bileğimde demir bir mengene gibi kapanan o sert eli hissettim.

Alaz şimşek hızıyla yanımda bitmişti. Bileğimi havada yakalayıp elimi hızla masadan uzaklaştırdı. Gözlerindeki o rahat ifade bir saniyede yok olmuş, yerini ölümcül bir ciddiyete bırakmıştı.

"Sakın," dedi, sesi sert ve keskin bir bıçak gibi odada yankılandı.

Gözlerimi kırpıştırarak ona baktım. "Alt tarafı bir şeker yiyeceğim, ne kasıyorsun bu kadar? Alt alta üst üste bineceğiz açlıktan şurda!" diyerek elimi kurtarmaya çalıştım.

Alaz masadaki o rengarenk şeyleri işaret ederek, "Onlar şeker değil, Naz," dedi tehlikeli bir sakinlikle. "Yeni parti sentetik uyuşturucu. Ağzına atsaydın, dün gecekinden beter olurdun."

Olduğum yerde kalakaldım. Gözlerim kocaman açıldı, bir şekere bir de Alaz’ın o son derece ciddi yüzüne baktım. Beynimin içindeki cıvatalar yerinden oynamış gibi hissettim.

"Ne?" dedim sesimdeki şaşkınlığı gizleyemeyerek. "Siz... siz burada uyuşturucu mu içiyorsunuz?!"

Alaz derin bir nefes aldı, kollarını göğsünde kavuşturup hafifçe tek kaşını kaldırdı. Yüzünde, bu saf sorum karşısında oluşan o alaycı ama rahat tavır geri gelmişti.

"İçmiyoruz," dedi düz bir sesle. "Satıyoruz."

Ortama düşen bu net ve tehlikeli itiraf karşısında birkaç saniye öylece yüzüne baktım. Üzerimdeki o devasa sweatshirt'ün yenleriyle ellerimi birbirine sürterken, "Ha..." diye mırıldandım gayet normal bir şey duymuş gibi. "Anladım. Şeker niyetine toz asit falan bulunduruyorsunuz yani masada. Çok sağlıklı bir ortamınız varmış, tebrik ederim."

Alaz, bu tepkim karşısında daha fazla kendini tutamayarak hafifçe gülmek zorunda kaldı. O sert hatları yumuşadığında, yüzündeki o tehlikeli adamın altından bambaşka biri çıkıyordu.

—Bölüm sonu—

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.