Seul Limanı’ndan dönen lüks siyah araç, gecenin karanlığında nehre bakan malikanenin kapılarından süzülerek içeri girdi. Şehrin üzerinden çekilen sis, yerini gece yarısının derin ve boğucu sessizliğine bırakmıştı.
Araç durduğu an Taehyung kapıyı açtı. Sağ elini Jungkook’un beline sıkıca dolayarak onu araçtan indirdi. İkisinin üzerinde de barut, yağmur ve deniz tuzu kokusu vardı. Ancak aralarındaki hava, barutun yakıcılığından çok daha tehlikeli bir arzuyla ısınmıştı.
Malikanenin geniş ana kapısı arkalarından kapandığında Taehyung tek bir kelime bile etmedi. Park Jimin ve korumalar çoktan geri çekilmiş, liderlerini kendi mahreminde yalnız bırakmışlardı.
Taehyung, Jungkook’u doğrudan üst kattaki devasa yatak odasına çıkardı. Odaya girer girmez kapıyı sertçe kilitledi.
Odanın içinde sadece nehir üzerindeki ay ışığının süzüldüğü loş bir aydınlık vardı.
Taehyung, sırtı kapıya yaslanmış olan Jungkook’a doğru bir adım attı. Üzerindeki deri kabanı çıkarıp yere fırlattı. Siyah gömleğinin düğmelerini aceleyle çözerken gözlerini bir saniye bile ressamın gözlerinden ayırmıyordu. Gözlerinde Seul yeraltı dünyasının acımasız lideri değil; tamamen tutkuyla tutuşmuş, kucağındaki adama aç bir adam vardı.
"Orada..." dedi Taehyung, sesi bir fısıltı kadar alçak ama bir kasırga kadar yıkıcıydı. "O nişancıyı vurduğun an... Zihnimdeki son tereddüt de yok oldu ressam. Sen benim sadece kurtarıcım değilsin. Sen benim ruhuma mühürlendin."
Jungkook titreyen elleriyle Taehyung’un açık gömleğinin yakalarını tuttu. Çekingenlik, korku ya da tereddüt tamamen silinmişti. Limanda Taehyung’u kaybetme ihtimaliyle yüzleştiği an, içindeki o son masumiyet barajı yı yıkılmıştı.
"Ben seninim Taehyung," dedi Jungkook. Sesi net, pürüzsüz ve davetkardı. "Beni o karanlığın içine çek. Küllerime kadar beni yak."
Taehyung öne atıldı. Dudakları Jungkook’un dudaklarıyla sertçe buluştu.
Bu defaki öpücük, yaraların ya da tesellinin öpücüğü değildi; tamamen teslimiyetin ve dizginlenemeyen arzunun patlamasıydı. Taehyung’un dili Jungkook’un ağzının içine süzülürken, Jungkook ellerini Taehyung’un geniş sırtına doladı, tırnaklarını adamın sıcak tenine bastırdı. İkisinin de boğuk iniltileri oda içerisindeki sessizliği yırtıyordu.
Taehyung, Jungkook’un siyah kapüşonlusunu ve tişörtünü tek bir hamlede sıyırıp attı. İki çıplak ten birbirine temas ettiği an, odadaki atmosfer adeta patlama noktasına geldi. Taehyung, Jungkook’u belinden yakalayıp kucağına aldı. Jungkook bacaklarını refleksle Taehyung’un beline doladı.
Taehyung adımlarını dev yatağa doğru attı ve ikisi birlikte darmadağınık çarşafların üzerine yuvarlandılar.
Taehyung, Jungkook’un üzerine yükseldi. Dudakları genç ressamın çenesinden aşağı kaydı; boynuna, köprücük kemiklerine ve pürüzsüz göğsüne sert, yakıcı öpücükler kondurdu. Her öpücükle birlikte Jungkook’un teninde mühür gibi kırmızılıklar bırakıyordu. Jungkook başını geriye attı, dudaklarının arasından kaçan kesik nefeslerle Taehyung’un adını fısıldadı:
"T-Taehyung... Ah..."
Taehyung, Jungkook’un titreyen vücudunu kendi vücudunun altına aldı. Parmakları Jungkook’un belini, kalçasını sıkıca kavrayarak onu kendine daha da yaklaştırdı. Aralarındaki temas o kadar yakıcı, o kadar sıkıydı ki, nerede bitip nerede başladıklarını ayırt etmek imkansızdı.
Gece boyunca Seul’ün nehir manzarası önünde iki beden birbirinin içinde eridi. Yaraların, kanın ve barutun geride kaldığı bu saatlerde; Taehyung’un vahşi tutkusu ile Jungkook’un saf adanmışlığı birbirine karıştı. İkisi de birbirlerinin nefesinde, teninde ve ruhunda kaybolarak gecenin sonuna kadar devam eden bir yangının tam ortasında kaldılar.
Ertesi sabah güneş, nehrin suları üzerinden yükselip yatak odasının camlarına sarı bir parıltı düşürdüğünde oda tamamen sakindi.
Jungkook, başı Taehyung’un dövmeli, geniş göğsünde yatıyordu. Bedenleri darmadağın olmuş çarşaflara sarılıydı. Jungkook’un teni Taehyung’un bıraktığı tutkulu izlerle doluydu. Taehyung ise tek kolunu Jungkook’un beline dolamış, parmaklarıyla genç adamın belini yavaşça okşuyordu.
Jungkook gözlerini yavaşça açtı. Yüzünde ilk defa huzurlu bir tebessüm vardı. Başını kaldırıp Taehyung’un keskin çene hattına küçük bir öpücük kondurdu.
"Günaydın ressam," dedi Taehyung, sesi sabahın mahmurluğuyla derin ve pürüzlüydü.
"Günaydın..." dedi Jungkook, elini Taehyung’un boynundaki yılan dövmesine koyarak. "Artık... gerçekten senin yanındayım, değil mi?"
Taehyung başını çevirip Jungkook’un dudaklarını derin, tatlı bir öpücükle ödüllendirdi. "Sonsuza kadar."
Tam o sırada, odaya açılan dahili telefon çalmaya başladı. Huzurlu an bir anda bölündü.
Taehyung derin bir nefes alarak komodindeki telefonu kaldırdı. "Ne var Jimin?"
Telefonun diğer ucundaki Park Jimin’in sesi son derece gergindi. "Efendim... Liman baskınının yankıları şehre yayıldı. Ancak büyük bir sorunumuz var."
Taehyung’un kaşları çatıldı. "Ne gibi bir sorun?"
"Baek-ho klanını fonlayan ve koruyan asıl güç ortaya çıktı," dedi Jimin. "Seul Emniyet Müdürü ve İç İşleri bağlantılı Korgeneral Min. Liman baskınını gerekçe göstererek Geum-sa’ya karşı resmi bir operasyon başlattılar. Ve en kötüsü... Resmi polis kayıtlarında Jeon Jungkook’un adı 'çete üyesi ve cinayet zanlısı' olarak arananlar listesine eklendi."
Taehyung’un gözlerindeki o huzurlu ifade anında silindi. İliklerine kadar işleyen o karanlık aura geri dönmüştü.
Jungkook, Taehyung’un değişen yüz ifadesini gördüğünde yataktan doğruldu. "Ne oldu Taehyung?"
Taehyung telefonu kapatıp masaya koydu. Gözlerini Jungkook’a dikti.
"Savaş bitmedi ressam..." dedi Taehyung, sesi ölümcül bir soğukkanlılıkla kısılarak. "Asıl canavarlar şimdi inlerinden çıkıyor. Ve seni aranan bir suçlu ilan ettiler."