İçeriğe geç

​KATİL ARAMIZDA

Bölüm 6 · 6 dk okuma

​KATİL ARAMIZDA

Bölüm 6

6.Bölüm

BÖLÜM 6

​Kütüphanenin zifiri karanlığa kesmiş salonunda yükselen o genizden gelme çığlıklar, taş duvarlara çarptıkça can çekişen bir hayvanın iniltilerine dönüşüyordu. Hava, kırılan antika lambalardan sızan gaz yağı kokusu ve henüz şahdamarından boşalan sıcacık insan kanının o ağır, paslı metalik rayihasıyla ağırlaşmıştı. Zaman adeta merhametsizce bükülmüş; yıllardır zihnimde inşa ettiğim masumiyet ve adalet sarayı, o tavanı yüksek salonda yerle bir olmuştu.

​Şömineden sıçrayan cılız bir kıvılcım, yerdeki halıyı için için yakarken, fenerin titrek ışığı Olivia’nın kanlı ellerine ve Daisy’nin—ya da zihnimde hâlâ öldürmeye kıyamadığım o küçük kardeşimin—soğuk yüzüne vuruyordu. Tyler ise hemen arkalarında, av bıçağının ucundan süzülen damlaları büyük bir soğukkanlılıkla ahşap zemine silmekle meşguldü. Yerde yatan Arthur’un hırıltıları yavaş yavaş kesilirken, o asil beyefendinin gözleri hâlâ açık kalmış, doğrudan tavandaki kristal avizenin kalıntısına dikilmişti.

​Daisy bana doğru bir adım daha attı. Büyümesi durmuş gibi duran o narin bedeninden yayılan aura, gecenin tüm kasvetinden daha baskıcıydı. Elini uzatmış, parmaklarının arasında tuttuğu o sivri kenarlı kelebekli tokayı sergiliyordu.

​— Gel dedimdi sana James, dedi sesi salonun o rutubetli sessizliğinde yankılanarak. — Ailemiz tamamlanmak üzere. Kaçamazsın. Ravenwood’dan hiç kimse kaçamadı, sen de kaçamayacaksın.

​— Sen... sen benim kardeşim değilsin, dedim boğazımda patlayan hıçkırıkla. Yağmur dışarıdaki kırık pencereden içeriye rüzgarla birlikte savruluyor, yüzümü ıslatıyordu. — Benim tanıdığım Daisy... bir böceğe bile kıyamazdı. Sen neye dönüştün böyle?

​Tyler araya girerek dondurucu bir kahkaha attı. O kahkaha, yetimhanenin soğuk koridorlarında ranzaların üzerinde paylaştığımız tüm o sadakat yeminlerini tek celsede yok etti.

​— O hiçbir şeye dönüşmedi James! O özüne döndü! Dedi Tyler, gözlerindeki o kapkara ve bomboş derinlikle. — İnsanlar doğarken kötülükle doğarlar, sadece üzerlerine toplumsal bir cila çekerler. Biz o cilayı söktük. Ve şimdi... bu küçük tiyatronun son perdesinde perdeyi tamamen kapatacağız.

​O an, kütüphanenin arka tarafında saklanan Leo’nun ve köşeye sıkışmış birkaç kasabalının dehşet dolu çığlıkları duyuldu. Tyler arkasını bile dönmeden elindeki bıçağı hafifçe çevirdi. Olivia ise elindeki o ağır, üzeri pıhtılaşmış kanla kaplı bronz pergelle kapıya doğru bir adım attı.

​Fakat tam o esnada, zihnimde şimşekler çaktı.

​Daisy... İşaret diliyle bana mesaj veren, masumiyetin arkasına saklanan o dilsiz kız taklidi yapan Daisy, bu kanlı hiyerarşinin hem en büyük kozu hem de en mide bulandırıcı figürüydü. Bize oynadığı o zavallı, piyon rolde, kendisini kurtaracak bir ağabey figürünü manipüle etmek için elini, parmaklarını birer tiyatro malzemesi gibi kullanmıştı. Yıllarca annemle aramızda kutsal bir bağ olan o işaret dilini, bir avlama aracına dönüştürmüştü.

​İçimdeki o evlatlık hüznü, o acıma duygusu yerini öyle devasa ve yakıcı bir tiksintiye bıraktı ki, dizlerimdeki titreme aniden kesildi. Yıllarca Taekwondo salonlarında attığım her bir tekmeyi, koruduğum disiplini ve bedenimi bir silaha dönüştürme irademi hatırladım.

​— İşaret dili... dedim yavaşça, sesimdeki kırılma yerini çelik gibi bir sertliğe bırakırken. — Onu annem öğretmişti bana. Temiz bir dildi o. Senin o kirli parmaklarına hiç yakışmamıştı.

​Daisy’nin yüzündeki o kibirli gülümseme ilk kez hafifçe sendeledi.

​— Ne dedin sen? Diye sordu fısıltıyla.

​— O parmaklarla bana yalan söyledin! Dedi bağırtım kütüphanenin tavanını patlatırcasına yükselirken. — O ellerle bu kasabanın kanını akıttın!

​Hiçbir uyarı vermeden öne atıldım. Tyler bıçağını kaldırmaya vakit bulamadan, Taekwondo’nun en patlayıcı tekniklerinden biri olan Twio Dwi Chagi (Zıplayarak Döner Arka Tekme) ile göğsüne yüklendim! Tüm vücut ağırlığımla indirdiğim bu darbe Tyler’ın kaburgalarında korkunç bir kırılma sesiyle patladı. Tyler bir çuval gibi geriye fırlayıp antika kitaplığa çarptı ve üzerindeki onlarca ağır ciltli kitapla birlikte yere yığıldı.

​Olivia pergeli bana doğru savurdu ama yaşlı refleksleri benim öfkemle yarışamazdı. Yan sıçramayla darbeden sıyrılıp kolunu yakaladığım gibi bükerek yaşlı kadını duvara yapıştırdım. Pergel elinden düşerken zemin çınladı.

​Daisy geriye doğru hamle yapmaya çalıştı ama yetişmiştim. Onu belinden yakalayıp kütüphanenin ortasındaki devasa maun masanın üzerine savurdum. Masanın üzerindeki kanlı haritalar ve polis evrakları etrafa saçıldı.

​— James! Ne yapıyorsun?! Sen benim ağabeyimsin! Diye bağırdı Daisy, ilk kez sesinde bir çocuk çaresizliği kırıntısı belirerek. Ama bu sesin bir yalan olduğunu biliyordum.

​— Ağabeyin o gün o piknik alanında öldü Daisy! Doymak bilmeyen o karanlığınız beni de yutamayacak!

​Daisy cebinden sakladığı küçük bir ucu zehirli neşteri çıkarmak için elini uzattı. Fakat ben gözüm dönmüşçesine hamle yaptım. Masanın üzerinde duran ağır, demir harita ağırlığını ve polis amirinin masasındaki o ağır bronz makası kavradım.

​Daisy elini kaldırdı, parmaklarını bana doğru uzatarak tekrar o sahte işaret dilini yapmaya çalıştı. Parmakları havada panikle hareket ediyordu:

A-Ğ-A-B-E-Y... L-Ü-T-F-E-N...

​— Bir daha asla... dedim dişlerimin arasından tıslayarak. — Bir daha asla o masum dili kirletmeyeceksin!

​Gözümü karartıp tüm nefretimle, o sahte masumiyetin simgesi olan parmaklara doğru ağır demir nesneyle vurup bronz kesiciyle hamlemi yaptım! Salonu yırtan o çığlık, tavanı ve duvarları sarsacak kadar şiddetliydi. Daisy’nin bir zamanlar bana işaretlerle yalanlar dizdiği, Lily kılığında insanları kandırdığı ve cinayet zincirini yönettiği o elleri masanın üzerine yığıldı. Parmakları ve bilek kemikleri biçimsiz bir şekilde bükülüp kesilirken, o dondurucu siyahlığın yerini saf, ilkel bir acı aldı. Daisy masanın üzerinde kıvranarak feryat etmeye başladı. Bilincini kaybetmeden hemen önce ellerine bakıyor, pıhtılaşan kanların arasında o pembe kelebekli tokanın kırık parçalarını görüyordu.

​— Elim... Ellerim! Diye böğürdü, sesi artık bir şeytanın değil, yaralı bir canavarın iniltisiydi.

​O sırada kitaplığın altından doğrulmaya çalışan Tyler, Daisy’nin çığlığıyla sendeledi. Bıçak elinden düşmüş, kırılan kaburgaları yüzünden nefes almakta zorlanıyordu. Bana doğru bakarken gözlerinde ilk kez o dondurucu kibir değil, katıksız bir dehşet vardı. Benim bir yetimhane çocuğundan, merhametsiz bir infazcıya dönüşeceğimi hiç hesaba katmamıştı.

​— Sen... Sen çıldırmışsın James... dedi Tyler, kan tükürerek.

​— Hayır Tyler, dedim yere düşen av bıçağını elime alarak. — Ben sadece Ravenwood’un hesabını kapatıyorum.

​Tam o anda, dışarıdan kütüphanenin ahşap kapılarına vurulan devasa balta darbeleri yankılandı! "Açın kapıyı! Şehir polisi! Açar açmaz ateş açacağız!" Sesleri kasabanın dışından gelen takviye ekiplere aitti. Kasabalılar kütüphanenin kırık pencerelerine koşarak polislere bağırıyordu.

​Olivia duvara yaslanmış, elini kırık koluna tutarak felç olmuş gibi batan şömine ateşine bakıyordu. Tyler ise pes etmişçesine geriye doğru çöktü. Masanın üzerinde yatan Daisy, kesilen ve ezilen ellerini göğsüne bastırmış, acıdan baygınlık geçirmek üzereydi.

​Siyah Gölge’nin o muazzam, korkutucu mitolojisi; kırık kemikler, kopuk tendonlar ve şöminenin isi arasında yok olup gitmişti.

​Saniyeler sonra kütüphanenin devasa kapıları kırılarak içeriye onlarca silahlı polis ve özel harekat timi girdi. Fenerlerin parlak beyaz ışıkları salonun her bir köşesini aydınlattı.

​— Silahı bırak! Şemen yere yat! Diye bağırdı polisler bana doğru.

​Elimdeki kanlı bıçağı ve demir ağırlığı yavaşça yere bıraktım. Ellerimi havaya kaldırdım. Gözlerim yerdeki Arthur’a, masada kıvranan Daisy’ye ve kitaplığın dibinde teslim olan Tyler’a kaydı.

​Polisler hızla salona dalıp Tyler’ı, Olivia’yı ve ağır yaralı haldeki Daisy’yi kelepçeleyerek tıp ekiplerine yönlendirdiler. Sağlık görevlileri Daisy’nin masada kanlar içinde kalan ellerine turnike uygularken, Daisy’nin gözleri son bir kez bana kaydı. O gözlerde artık ne bir tehdit ne de bir aile bağı vardı; sadece sonsuz bir nefret ve acı okunuyordu.

​Bir polis memuru omzuma bir battaniye attı ve beni dışarıya, ıslak kaldırımlara doğru yönlendirdi.

​Dışarı çıktığımda, Ravenwood’un o kasvetli, ağır sisi yağmurla birlikte tamamen dağılmıştı. Gökyüzünde aylardır görülmeyen çelimli bir ay ışığı, kasabanın ahşap çatılarına vuruyordu. Gece soğuktu ama içimdeki o yılların yakıcı ateşi sonunda sönmüştü.

​Leo ve kasabadan kurtulan birkaç kişi yanıma yaklaştı. Hiçbiri tek bir kelime edemiyordu. Sadece derin bir saygı ve dehşetle yüzüme bakıyorlardı.

​Polis arabasının arkasına bindirilen Tyler’ın son kez bana baktığını gördüm. Ona dönüp bakmadım bile. Bakışlarımı Ravenwood Ormanı’na, o yüksek çam ağaçlarına diktim.

​Kardeşimi aramak için geldiğim bu tekinsiz kasabada, kardeşimin cesedini değil, ruhunun çürümüşlüğünü bulmuştum. Ama en azından Siyah Gölge bir daha hiçbir çocuğu alamayacak, hiçbir aileyi yok edemeyecekti. Elleri kesilen sadece Daisy değildi; bu kasabanın üzerindeki o kanlı geçmişin parmakları da tek tek kırılmıştı.

​Derin bir nefes aldım. Soğuk hava ciğerlerimi yakarken, ilk kez gelecek günlerin karanlığından korkmadığımı fark ettim. Çünkü gölgelerin en koyusuyla yüzleşmiş ve o gölgeyi kendi ellerimle boğmuştum.

Bölüm sonu

1 yorum