i
Yamagata köyünün huzurlu sabahı, vadinin girişinden yükselen nal sesleri ve uğursuz çığlıklarla bölündü. Bölgenin acımasız ve doymak bilmez feodal beyi Daimyo (Japonya'da şoguna bağlı, geniş topraklara hükmeden askeri toprak ağası) Lordu Takashi’nin samuray askerleri köye baskın yapmıştı. Vergi zamanı gelmişti ama kuraklık yüzünden bu yıl pirinç hasadı çok düşüktü. Köylüler, ellerindeki azıcık pirinç çuvallarıyla birlikte köy meydanına toplandı. Herkes korkudan tir tir titriyordu.
Aiko ve ailesi de en öndeydi. Takashi’nin zalim yüzbaşısı Katsu, atının üzerinde kibirle dikiliyordu. Yerde duran zayıf pirinç çuvallarına tiksintiyle baktı.
"Bu kadar mı?" diye kükredi Katsu, sesindeki öfke meydanda yankılanarak. "Lord Takashi bu kış siz sefiller yüzünden aç mı kalacak? Eksik olan her çuval için aranızdan birinin canını alırım!"
Aiko’nun yaşlı babası ileri çıktı, dizlerinin üzerine çöküp başını toprağa vurdu. "Yalvarırız bağışlayın Katsu-sama. Bu yıl yağmurlar azdı, toprak vermedi. Eğer bu çuvallardan fazlasını verirsek çocuklarımız kışın açlıktan ölecek."
Yüzbaşı Katsu, bu sözler karşısında sadece güldü. Elindeki kalın, deriden yapılmış at kamçısını havaya kaldırdı ve yaşlı adamın sırtına acımasızca indirdi. Kamçının şaklayışıyla birlikte Aiko’nun babası acıyla inleyerek çamura yığıldı.
"Baba!" diye haykırdı Aiko. Saray yasalarını, köylülerin samuraylara karşı konuşma yasağını tamamen unutmuştu. Koşarak babasının üzerine kapandı, gövdesini ona siper etti. "Durun, yalvarırım durun! O yaşlı bir adam, ona vurmayın!"
Yüzbaşı Katsu’nun gözleri kömür gibi karardı. Bir köylü parçasının, bir kadının onun önünde sesini yükseltmesi katlanamaz bir itaatsizlikti. "Haddini bilmez dişi köpek," diye mırıldandı Katsu. Kamçısını bu kez Aiko’nun sırtına indirmek için havaya kaldırdı.
Meydandaki herkes gözlerini kapattı. Tam o anda, zaman sanki durdu.
Havada şaklayan kamçı, Aiko’nun sırtına değmeden havada asılı kaldı. Herkes şaşkınlıkla gözlerini açtığında, rüzgarlı patikadan sessizce inen o siyah kimonolu adamı gördü. Kenji, çıplak eliyle Katsu’nun kamçısını havada yakalamıştı. Gözleri, katanasının çeliğinden daha keskin, daha soğuktu. Kimononun altındaki devasa omuzları gerilmişti.
Kenji’nin iç dünyası o an tam bir cehennemdi. Kendi kendine bu köyde kılıç çekmeyeceğine, kan dökmeyeceğine dair yemin etmişti. Geçmişin günahlarından kaçarken, başka bir zulmün ortasına düşmüştü. Eğer burada gerçek kimliğini belli eder, kılıcını çekerse Lord Takashi’nin tüm ordusu bu köyü haritadan silerdi. Ama tam önünde, hayatına su ve sıcaklık katan o saf kızın, Aiko’nun canının yanmasına, o narin bedenine kamçı inmesine kalbi izin vermemişti. Gururu ve yemini, Aiko’nun gözlerindeki o korku dolu bakışla saniyeler içinde yer değiştirmişti.
"Sen de kimsinki?" diye tısladı Yüzbaşı Katsu, kamçısını geri çekmeye çalışarak ama Kenji’nin eli çelik bir mengene gibiydi. Katsu, adamın belindeki çift katanayı fark edince duraksadı. "Bir samuray... Hayır, sen efendisiz bir Ronin’sin. Lord Takashi’nin işine karışmaya nasıl cüret edersin?"
Kenji kamçıyı yavaşça bıraktı. Ses tonu, dağların derinliklerinden gelen bir çığ düşmesi gibi ağırdı. "Bu köylüler vergilerini ödemek için canlarını dişlerine takıyor, yüzbaşı. Lorduna söyle, eğer bu insanları kırbaçlayarak öldürürse, gelecek yıl tarlada çalışacak tek bir gölge bile bulamaz. Kılıcını güçsüzlere karşı sallayan bir samuray, onurunu kaybetmiş demektir."
Katsu öfkeden delirecek gibi oldu ama karşısındaki adamın duruşundaki o ölümcül profesyonelliği, gözlerindeki o yüzlerce savaştan kalma korkusuzluğu sezmişti. Kenji’nin elinin katananın kabzasına ne kadar yakın durduğunu gördü. Bir düelloya girerse oradan canlı çıkamayacağını biliyordu.
"Bu laflarının bedelini ödeyeceksin Ronin," dedi Katsu atını geriye sürerek. Askerlerine döndü: "Çuvalları toplayın! Gidiyoruz. Ama bu köy buradaki yabancının hesabını çok yakında ödeyecek!"
Askerler pirinçleri alıp köyü terk ederken, meydanda derin bir sessizlik hakim oldu. Köylüler Kenji’ye hem minnetle hem de daha büyük bir korkuyla bakıyorlardı. Çünkü o, köyü o anlık kurtarmıştı ama feodal beyin gazabını da üzerine çekmişti.
Kenji, yerdeki Aiko’ya doğru eğildi. Aiko titreyerek ayağa kalktı, gözlerindeki yaşların arasından Kenji’nin yüzüne baktı. İçindeki aşk, adamın kendisini korumak için hayatını ve gizliliğini ortaya koymasıyla artık göğüs kafesine sığmayacak bir boyuta ulaşmıştı.
"Benim için... bizim için yeminini bozdun," dedi Aiko, sesi hıçkırıklarla bölünerek. "Seni ihbar edecekler Kenji. Gitmelisin buradan."
Kenji, elini yavaşça Aiko’nun omzuna koydu. Bakışları ilk kez bu kadar yumuşak, ilk kez bu kadar dürüsttü. "Ben bu dünyaya çok geciktim Aiko," diye fısıldadı içindeki tüm duvarları yıkarak. "Geçmişte çok can aldım, ama senin tek bir damla gözyaşın için tüm dünyayı karşıma almaya hazırım. Artık kaçmıyorum. Benim katanam, bundan sonra sadece senin yaşadığın bu toprağı korumak için çekilecek."
Aiko, Kenji'nin bu sözleriyle onun göğsüne kapandı. Çamurlu meydanda, yaklaşan büyük savaşın gölgesinde, iki farklı sınıfın insanı birbirine hiç ayrılmamak üzere kenetlendi. Katananın soğuk gölgesi, artık sakura ağacının en güçlü kalkanı olmuştu.